|
İnsanın Örgütlenme Perspektifi Özgürlük
İhtiyacından Doğar!
Zîne SÎCAH
 |
İnsanın insan olma sürecine doğru yol almaya
başlamasında ‘gereklilikler’ temel yaşam perspektifini oluşturan
faktörler olmaktadır. İlk teknik araçların icadı, insanın mimikler,
jestler ve değişik sesler çıkarma yoluyla hem cinsleriyle ilişki kurma
arayışı, giderek topluluklar halinde yaşama geçme gibi gelişmeler, yaşam
sahalarında gereksinimlerin kendini hissettirmesi sonucu açığa çıkan
olaylardır. Bu aynı zamanda toplumsallaşmaya doğru yol alan insanın ilk
örgütlenme biçimidir de. Zaten toplumsallaşmanın kendisi örgütlü olmayı
ifade etmektedir.
Örgütlülük, örgütlenme özgürlük ihtiyacının kendini hissettirmesi ile
doğan olgulardır. Doğa koşulları karşısında zayıf ve güçsüz kalan
insanın topluluklar halinde yaşama geçiş aşaması da, esasen bu özgürlük
ihtiyacının kendini hissettirmesi sonucu varlık gösteren arayışı olarak
algılanabilir. Dahası tek başına güç getiremediği ve yaşayabileceği
kadar yararlanamadığı doğaya yönelik, eşitsizlerin eşitliği temelinde
uyumlu bir denge arayışı olmaktadır. Bu arayış, yaşamaya yönelen insanın
ilk özgürlük ihtiyacının mücadelesi olarak varlık gösterir. Diğer açıdan
ise düşünce ve bilinç olgusunun yavaş yavaş gelişimi, insanda ilk
aidiyet duygusunun gelişiminin de başlangıcını oluşturur. Yalnız başına
hareket eden ve her hangi bir topluluğa bağlı olmayan insana karşın,
belirli bir örgütlü topluluğa – yiyecek temin etmede kısa bir süre bir
araya gelen topluluklar dahi olsa- bağlı olan insanın kendisini
ifadelendireceği bir grubun -örneğin klan, kabile üyeliği- var olması
aidiyet olgusunun gelişimini sağlayan etkenlerdir.
O halde diyebiliriz ki, insanın örgütlenme perspektifi özgürlük
ihtiyacından doğar. Yaşam savaşı içerisine girerken giderek farkına
vardığı bütünlüklü hareket etmenin getirdiği sonuçlar, örgütlenme
ihtiyacını daha büyük bir gereksinim olarak önüne koymaktadır. Bir
örgütlü güce bağlıyken duyduğu aidiyet duygusu, parça-bütün ilişkisini
tamamlamakta, bir tarafın diğerine mutlak bağımlılığı veya
bağımsızlığını değil, karşılıklı bağımlılık temelinde bir ilişkilenme ve
kendini tanımlama olayını ortaya çıkarmaktadır. Elbette ki evrendeki tüm
olgularda olduğu gibi toplumsal olgular da, sürekli bir inşa ve
yapılanma içerisinde bulunmaktadır. Bu ilerleyiş düz bir çizgide değil,
deyim yerindeyse sarmal bir biçimde gelişim sergilemektedir. İnsanın,
örgütlenme tarihi de böylesi bir inşa ve yapılanma içerisinde ilerleme
kat etmektedir. Yalnız bu ilerleme sürecinde gerçekleşen inşa ve yeniden
yapılanmalar her zaman için özgürleştirici bir oluşumu doğurmamakta,
kimi zaman karşıt bir örgütlenmenin varlığıyla sonuçlanabilmektedir.
Yeniden yapılanma sürecinde tez ve anti tezin daha güçlü oluşu ve
yürütülen mücadele düzeyi üçüncü seçeneği belirleyen başlıca
etmenlerdir. İnsanın örgütlenme tarihinde de, özgürleştirici örgütlenme
ile tahakkümcü örgütlenme modeli arasındaki mücadelenin sonucu ortaya
çıkan hiyerarşik sistem böylesi bir sentezi ifade etmektedir. Burada
dikkat çekilmesi gereken önemli bir nokta, örneğin; anti-tezin tez
karşısında başarı kazanması temsil ettiği ideolojik dayanakların, tezin
özgürleştirici yaşam kültürünün daha ileri düzeyde bir yaşam felsefesini
içermesinde değil, yürüttüğü savaşımı güçlü verebilmesinden ileri
gelmektedir. Bu durum aynı şekilde anti-tez konumundaki mücadele
gereçleri içinde geçerlidir.
Özellikle kaotik süreçler karakterleri gereği belirsizlikler içeren ara
aşamalardır. Bu nedenle ara süreçlerden çıkarken tezin veya anti tezin
güçlü mücadele yürütebilmeleri bir sonraki sürecin karakterini
belirleyen yaşamsal öneme sahiptir.
Esas olarak örgütlülüğün özgürleşme ihtiyacından doğduğunu belirtmiştik.
Bu şöyle bir soruyu akla getirebilir; “Devletçi örgütlenme sistemine
geçiş özgürlük ihtiyacından mı kaynaklanmıştır veya örgütlülük bir
zorunluluk mudur?” Devletçi örgütlenme biçimi taşıdığı zihniyet ve
koşullar gereği hiyerarşik bir muhtevaya sahiptir ve hiyerarşinin
kendisi tahakkümü içerir. Tahakküm olayı ise bir kesimin diğer bir
kesime mutlak üstünlüğünü, diğer bir deyimle iktidarını ifade eder.
Karşılıklı bağımlılığa dayalı bütünlüklü ve kapsayıcı bir bakış açısını
içermeyen hiçbir olgunun gerçek anlamda bir özgürlük anlayışını
içermeyeceği ise açıktır.
Demek ki tahakküme dayalı bir örgütlenme sistemini tercih, özgürlük
ihtiyacından değil, bir kesimin mutlak otorite olarak kendisini yaşamın
merkezine oturtarak diğer kesimler üzerinde iktidar kurma arayışından
ileri gelmektedir. Evrendeki her şey karşılıklı bağımlılık içerisinde
olduğuna göre, bağımlı kılan her olgu aynı zamanda kendi özgürlüğünü de
kısıtlamış olmaktadır. Diğer açıdan ise örgütlenme bir zorunluluk değil,
bir gereklilik olarak varlık bulur. Hiçbir olay zorunluluk sonucu açığa
çıkmaz. Her olay ve olgu gereksinimler ve tercihler sonucu varlığını
koşullandırır. Örneğin; bizim hareket olarak özgürlük mücadelesine karar
vermemiz ve mücadele sürecini başlatmamız, Kürt halkının özgürlük
ihtiyacı ve başta mücadeleye katılan her bireyin özgürlükten yana tercih
kılmasından ileri gelir.
Bu açıdan ele aldığımızda gerek Marksizmin gerekse daha sonra Marksist
ideolojiye dayalı örgütlenme modellerinin içine girdikleri temel hata,
devletçi örgütlenme anlayışını bir zorunluluk olarak ele almaları ve
hiyerarşik zihniyet yapılanmasını aşamamalarıdır. Anti-tez olarak
karşısına dikildikleri sisteme benzeşmeleri ve gerçek anlamda başarıya
ulaşamamalarının altında yatan temel gerçeklik de budur. Gerek örgüt
modelinde gerekse yaşamsallaşma boyutunda reel sosyalizmin içine girdiği
durum bunun açık göstergesidir. Hangi ideolojik temele dayanırsa
dayansın devletçi zihniyetin kendisi sınıflandırmaları ve kategorize
etmeleri barındırır. İster buna proleterya diktatörlüğü, isterse farklı
bir ifade yüklensin bu zihniyeti aşamadığından dolayı tahakkümü içerir.
Kaldı ki her tür diktatörlük egemenlik ve iktidar olgusunu ifade eder.
Bu nedenle, bu zihniyetle gerçekleşen her hangi bir örgüt modeli de
farklı renkler ve seslerle açığa çıksa bile, zora dayalı iktidar
anlayışından kendisini kurtarmaz. Çünkü her örgütlülük bir amaca bağlı
olarak gelişir.
Örgüt amaca ulaşmada bir araç işlevini görür, yani örgüt bir amaç değil
bir araçtır. Yeni bir yaşamı kurmada, özgürleşmede, belirli hakları elde
etmede veya ortak çıkarlar için başarıya koşmada vb. bir çok konuda
örnekleri çoğaltılabilecek bir araç. Bu nedenle iktidarı amaçlayan bir
örgütün işlevi ve örgütsel işleyişi de bu eksende gelişim
sergileyecektir.
Kürt özgürlük hareketi olarak çıkış koşullarımızı değerlendirdiğimizde
örgütlenme modelimizde gerek 20. yy’ın karakteristik özelliklerinden,
gerekse reel sosyalizm başta olmak üzere sol hareketlerin örgütlenme
modellerinden bir etkilenmeyi yaşadığımız bilinmektedir. Fakat şu da
unutulmaması gereken bir gerçektir; Kürt halkı olarak özgürlük
ihtiyacının tüm olgulardan daha fazla kendini hissettirmesi bir
örgütlülüğe kavuşulmasının gereksinimini açığa çıkarmıştır. Demek ki
örgüt olarak oluşumumuzda en temel perspektifi özgürlük ihtiyacı
belirlemekte ve amaç özgürlük olarak öne çıkmaktadır. Bu durum bugün
Leninist örgüt modelini aşma yolunda girilen yeniden inşa ve yapılanma
sürecinde, Önderliğimizin ortaya koyduğu yeni paradigmayla da tam
anlamıyla ayakları üzerine oturmaktadır. Amacı özgür bir toplum ve özgür
bir halk olan bir örgütün işleyişi ve uğruna mücadele ettiği hedeflerde
buna göre belirlenmek durumundadır.
Konuyu bu açıdan ele aldığımızda örgüt ve birey ilişkisi en önemli
noktalardan birisi olarak öne çıkar. Her şeyden önce örgüt, bir ideoloji
ekseninde ortak bir amaç için bir araya gelmiş bireyler topluluğunu
ifade eder. Tek tek bireyler bir araya gelip bir topluluk oluşturmadan
ne örgüt oluşabilir, ne de birey tek başına örgütlü bir güce sahip
olabilir. Her ikisi arasında karşılıklı bağımlılık ve birbirini
tamamlama ilkesi mevcuttur. Birisinin varlığı olmadan bir diğerinin
varlığı anlam taşımaz ve bir sonuca ulaşamaz. Ortak amaçlar uğruna
belirli sorumluluklarla yükümlü bireylerin varlığı da bu eksende aynı
önemi taşımaktadır. Hiçbir şey birbirinden bağımsız olmadığı gibi örgüt
birey, birey-birey, yönetici-yapı vb. olgularda birbirinden bağımsız
değildir. Tümü arasında birbirini besleyen ve bütünleyen bir bağ
bulunmaktadır. Özellikle demokratik yapılanmayı esas alan bir örgüt
modelinde bu olguların göz ardı edilmesi yapılanmanın özüne ters bir
durumu ifade edecektir. Kaldı ki gerek yatay gerekse dikey örgütlenme
modellerinde olsun bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi sürekli var olan
bir durumdur. Madalyonun bir yüzü bu. Diğer yüzüne baktığımızda ise
katılımcı demokrasi anlayışında bululan bir örgüt modelinde, kendisini
doğru örgütleyerek demokratik kriterlerde doğru bir katılımı sağlayan
her bireyin, bir örgüt gücüne ulaşabileceği gerçeğidir. Yani örgüte
doğru bir katılımı sağlayan birey, zamanında ve yerinde bir örgüt
gücünde gelişimi kat edebileceği gibi, mücadele süreçlerinin başarıya
ulaşmasında da belirleyici bir role sahip olabilir. Bu da her şeyden
önce özgür iradeye dayalı özgür kişiliklerin yaratılmasıyla, bireyin
kendisini özgür ruhuyla yaratmasıyla gerçekleşebilir. Özgür bireylerle
mücadele rotasını belirleyen bir örgütte ise başarı şansı kaçınılmaz
olacaktır. Böylelikle özgürlük ihtiyacıyla ilk yapı taşını koyan
örgütsel yapılanmada sağlam temeller üzerinde yükselecek ve gerçek
amacıyla örtüşen bir mücadele rotası çizecektir. Amaç ve araç arasındaki
bağ böylelikle gerçek anlamına kavuşacaktır.
|