|

21. yüzyılın temel çelişkisini
kadın ve çevre sorunu teşkil etmektedir. Devletçi ideolojiler
gelişirken, halklarla birlikte kadın ve çevre üzerinde de
tahribat yaratılmıştır. Bir yandan ötekileştiren, bunu
geliştirdikçe de hiçleştiren, nesneleştiren bir yaklaşım
içerisine girmiştir. Kulluk felsefesi yaratılıp
derinleştirildikçe, bundan en çok nasibini alan da yine kadın
olmuş, duygulu yapısı erkek aklının çok gerisinde varsayılarak,
hem gökteki tanrının, hem de erkek aklının tanrısallaştığı bir
düzenin kullaştırma çarklarına takılmıştır.
Sümer Rahip geleneğinin yarattığı
sınıflaşma ve devletin oluşturulması olurken, bu zihniyetin
kökenini de erkek aklı oluşturmaktadır. Tanrı son derece
siyasallaşmış, politize olmuş bir yapıya sahiptir. Toplumlar
ancak bu şekilde yönlendirilebilirler. Neolitik dönemin
tanrıları göğe yükseldikçe, sömürü de derinleşerek artmıştır.
Erkeğin üretimdeki rolü onu politize ettikçe tanrı da
politikleşmektedir. Tanrılar toplumu sömürdüğü gibi, erkeğin de
kadın üzerindeki tahakkümü artmaktadır. Oysaki kadının toprakla
olan ilişki tarzı politik bir yapılanmaya ulaşmasına izin
vermediği gibi, duygusal yanını da arttırmaktadır. Neolitik
dönemde cinsiyet farkının belirginleşmesi bir baskı olarak ele
alınmadığı gibi, tamamlayıcı bir toplum yapısına götürmüştür.
Toplumda farklılıklar her açıdan vardır. Kadın-erkek,
ihtiyar-genç, doğa-toplum biçiminde kategorize edilen bir
ayrıştırma durumu ortaya çıkmaktadır. Fakat bu bir sömürü, boyun
eğdirme aracı olmazken kolektif toplum yapısı olduğu gibi
sürdürülmektedir. Toplumu genel bir kategorize etme durumu
oluşmakta, fakat pek karmaşıklaşmamış, birbirini bütünleyen bir
yapı arz etmektedir.
Sınıflı köleci toplumun
gelişiminde de kadının cins olarak düşürülmesi temel rol
oynamaktadır. Kadının üretimdeki yeri ile beraber duygu ve
düşünceleri inkâr edildikçe, sınıflaşma o denli derinleşmekte ve
günümüze kadar da bu konu farklı biçimlere büründürülerek
sürdürülmektedir. Sınıflı toplumda ilk ötekileşen kadın olup,
doğa ve toplumda kadınla beraber nesneleşmekte ve hatta
hiçleşmektedir. Sınıflı toplum kendi gelişimini kadının inkârına
dayandıracak akıl, düşünce, üretim, yaratıcılık ve hatta
özgürlük ve diğer birçok kavram erkeğin mülkü olacaktır.
Toplumlara yansıma biçimi olarak da tanrının mülkü olurken,
bununla sınıflaşmanın kadında yarattığı sömürünün derinliğini
daha açık görmek mümkün olmaktadır. Kavramların mutlaklaşarak
tanrıya mal edilmesi kullaşmayı da derinleştirmektedir. Oysa pek
karmaşıklaşmamış ve bilgilenmenin çok fazla gelişmemiş olduğu
neolitik dönemde bu kavramlar henüz tam tanımlanamamış olsa da,
toplumun ortak malıdır. Sahiplenme söz konusu olmayıp paylaşım
esastır.
İnsanlık bilgi toplumuna doğru
evirildikçe, kadın da o denli geriye itilmektedir. Feodal toplum
bilgiye daha fazla ulaşmış, teknik daha fazla gelişmiştir. Her
yeni üretim tekniği kadının daha fazla arka planda kalmasına yol
açmış ikinci cins olma konumu derinleşmiştir. Kadının duyguları
ve aklı inkâr edildikçe, cinselliği de o oranda öne çıkarılarak
metalaştırılmıştır. Sınıflaşmaya dayalı toplum yapılanmaları
kadının inkârını getirirken, günümüzde bilimsel-teknik
gelişmelerin yarattığı düzey sınıflı toplumsal yapılanmaların
aşılmasını gerektirmektedir. Çağın gereklilikleri sınıfsal
toplum yapısını değiştirmeye zorlamaktadır. Artık ulusal,
sınıfsal çelişkilere dayalı çatışmalar aşılmayla yüz yüze olup
küreselleşen sistemde meslek toplumları açığa çıkmaktadır.
Endüstriyel üretim tarzı kaba
emeği gerektirir ve bu temelde bahsedilen her emek olgusu
proletaryayı anımsatır. Emek salt maddi ve kaba güce dayanan bir
olgu olarak insanlığın gündemine geldikçe de kadının emeği inkâr
edildi. Günümüz bilişim-iletişim çağı salt maddi olmayan bir
emek tarzını açığa çıkarırken emeği daha çok düşünsel bir temele
dayandırmaktadır. Ve duygulanımsal yani kadınsı denilen emek
tarzı ön plana çıkmaktadır. Ananın bir insanın yaratımından
tutalım toplumsal gelişime kadar harcadığı emeğe dair değer
teorisi geliştirilmelidir. Emek-değer teorisi ancak bu temelde
özgürleştirici bir anlama kavuşur ve sınıflı toplumun insanı
kendi emeğine ve kendine yabancılaştıran değer ölçüsünden
arınır. Ulus devletlerin aşılmasına dayanan küresel emperyalizm
farklılıklara daha fazla yer vererek daha demokratik bir
görünüme bürünmektedir. Oysaki ulus devlet aşamasında
farklılıklara yer olmayıp emekçiler adına bile olsa, açığa çıkan
devletler toplumu tek tip bir biçimlendirmeye tabi tutmaktadır.
Bu belirlemelerden yola çıkarak
21. yüzyılın kadın yüzyılı olacağı tezinin dayandığı temeller
daha iyi anlaşılabilmektedir. Duygulanımsal emeğin ön planda
olduğu, üretimin yaratıcılığa, farklılığa dayandığı, sınıfsal
çelişkilerin aşılmayla yüz yüze olduğu bir dönem olarak temel
toplumsal çelişkilerin açığa çıkması bu tezi doğrulamaktadır.
Yıllara dayanan sınıfsal çatışmalar toplumun diğer birçok
biçimde ezilen kesimlerinin çelişkilerine çözüm arayışı olarak
umut vaat ettiyse de bu kesimlerin çelişkilerinin arka planda
kalmasına yol açtı. Proletarya, tüm toplumsal kesimlerin
özgürlük istemlerinin dile getirildiği bir savaşım sahası olsa
da kadın, ekoloji, insan hakları ve günümüzde çokça gelişen
birçok hareket bu savaşımlar altında gölgede kaldı.
21. yüzyıl gerçeği
sınıfsallaşmanın aşılmasıyla toplumun diğer ezilen kesimlerinin
çelişkilerinin açığa çıkıp çözüm arayışlarını ortaya koyacağı
bir yüzyıl gerçekliğidir. Bilim-tekniğin gelişmesi
sınıfsızlaşmayı dayatırken, demokratikleşmenin koşullarını da
hazırlamaktadır. Çünkü insanlık tarihinde bilimsel-teknik
gelişmeler ilk defa böyle güçlü bir düzeyi yakalamış ve
demokratikleşmenin ön koşullarını hazırlamıştır. Sistem kendini
yarattıkça demokrasinin gelişimine de hız kazandırmıştır. Farklı
alternatifler karşıt sistemler olarak gelişseler de her iki
sistemde de kadın kimliği ön plana çıkmaktadır.
Postmodernizm cinslere
yaklaşımında da politikalar geliştirip kendi yaşam kültürünü
yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. İnsanları günü birlik bir yaşama
yönlendirerek toplumun kendi kültürünü, manevi değerlerini
eriterek felsefesiz, mücadelesiz bir yaşama teşvik etmektedir.
Kadına yaklaşımında ise onu üretime her boyutuyla katarak daha
fazla metalaştıran ve güdüleri daha fazla ayaklandıran bir
yaklaşımı esas almaktadır. Demokrasi ve bireysel özgürlükler
adına bireyi toplumdan koparan, bireycileştiren, ideolojisiz,
ütopyasız bir toplum yaratmaktadır. Sömürü kaba bir biçimde
sürdürülmek yerine insanın duygularında, ruhsal yapılanmasında
yoğunlaştırılmaktadır.
Tüm bunlar karşısında 21.
yüzyılda demokrasinin üstünlüğünü sağlamak köklü bir ideolojiye
dayanmayı ve topluma yepyeni paradigmalar çerçevesinde yaklaşım
geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır. Demokratik-ekolojik toplum
paradigması tarihten beri var olan sınıfsal yaklaşımlar da dahil
olmak üzere günümüz sistemine alternatif bir paradigma olup
kadın kimliğinin öne çıkarak toplumun özgürleşmesini
belirleyeceği bir temel teşkil etmektedir. 21. yüzyılın kadın
kimliğiyle yaratılacağı kesinleşmiş bir gerçeklik olup
demokrasinin toplumsal tabanını oluşturmaktadır. Kadın
kimliğiyle yaklaşım hem sınıflı tarih gerçekliği hem de küresel
emperyalist sistem karşısında bir antitez konumunu açığa
çıkarmak olacaktır. Bu nedenle her şeyden önce kadının köklü bir
ideolojiye dayanması şarttır.
K ürdistan
gerçekliğinde ele alındığında Kürtlerin tarihsel yenilgilerinin
temelinde yatan tek şey ideolojik bir güce ulaşılamamış
olmasıdır. Kürdistan tarihinde Zerdüşt felsefesi önemli bir
süreci başlatmış, hatta uzun bir süre Kürdistan’da önemli bir
ideolojik işlev görmüştür. Ancak İslamiyet’in 7. yüzyılda
Kürdistan’a girmesiyle birlikte katı dogmatik yapıların
yerleşmesi düşünceyi köreltmiş, sonraki aşamalarda ve özellikle
20. yüzyılda inkâr politikalarının da derinleşmesiyle
ideolojisiz, felsefesiz bir toplum yapısını açığa çıkarmıştır.
Kürdistan tarihi incelendiğinde birçok isyanın baş gösterdiği
görüleceği gibi her birinin başarısızlığının ideolojik bir
temele dayanmamasından kaynaklandığı da net bir biçimde açığa
çıkacaktır. İdeolojik bir temele dayanmadığı için son derece
parçalı bir toplumsal yapı açığa çıkmış, doğru bir stratejiye,
taktiğe dayanmayan bir savaşım tarzı gelişmiş ve bu durum
yenilgilerin temelini oluşturmuştur. Kürtlerde güçlü bir
önderliğin ve komutanın gelişmemesinden kaynağını alan
ideolojisizlik yürütülen onca mücadele ve direnişe rağmen
yaşanan yenilgilerin de en önemli nedeni olmuştur.
Kürdistan’da kadının konumu da
toplumsal gerilemeyle paralel bir seyir izlemiştir. Kadın, erkek
aklı ve zihniyetinin düşürdüğü konumda derin bir parçalanmışlığı
yaşamış, özellikle de feodal zihniyetin üzerinden
kurumsallaştığı temel bir yapı olmuştur. Kürdistan’da
ideolojisiz, felsefesiz bir yaşamın varlığı en çok da kadın
üzerinde tahribat yaratmıştır.
Genel bir 21. yüzyıl ve Kürdistan
değerlendirmesini bu temelde geliştirirken Kadın Kurtuluş
ideolojisini alternatif olarak ele alma gerekliliği her
zamankinden daha fazla geçerliliğini korumaktadır. Tarih boyunca
tüm ezilmişliğine rağmen kadın, birçok biçimde mücadele etmiş,
ulusal-sınıfsal mücadelelerde en aktif bir biçimde savaşma
gücünü göstermiştir. Siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel
alanlarda katılım sağlayabilmesi yönünde de büyük mücadeleler
verilmiş ve belirli kazanımlar elde edilmiştir. Fakat güçlü bir
cins bilinciyle, bunun tarihsel, toplumsal analizlerine
ulaşılamamış olması ve de bu mücadelelerin köklü ideolojik
temellere dayanmaması kısır sonuçlar vermekten öteye
gitmemiştir. Ancak şunu da eklemek gerekir ki, tüm bu
mücadeleler yadsınamayacağı gibi günümüz kadın hareketleri
açısından büyük öncülük değerine sahiptirler.
21. yüzyılın temel karakterini
kadın özgürlüğü oluştururken, PKK öncülüğünde gelişen Kadın
Kurtuluş İdeolojisi ve Kopuş Teorisi Önderlik ideolojisinin ve
yaşam felsefesinin bir sentezini oluşturmaktadır. Ya-şanan
bilimsel-teknik gelişmeler, Marksizmin yetersizlikleri, reel
sosyalizmin çözülüşüne yol açan yanılgılar ve de ilk sömürülen
ulus, sınıf ve cinsin kadın olduğu bilinci sonucu Demokratik
Konfederalizm Önderliği, Kadın Kurtuluş İdeolojisini
geliştirmiştir. Bunu geliştirmesindeki amaç, kadın gerçeğini
açığa çıkarmak kadar, bilinç düzeyini geliştirmek ve sisteme
alternatif bir sosyalist özü açığa çıkarmaktır. Kadın Kurtuluş
İdeolojisi kadına dayalı, kadın eksenli bir yaşam anlayışını
geliştirmeye dayanmaktadır. Nasıl ki neolitik devrim kadına
dayalı bir biçimde geliştiyse ve sınıflı, köleci yapılanmalar
kadının düşürülmesine kendini dayandırdıysa, Kadın Kurtuluş
İdeolojisi de günümüzde toplumsal anlamda özgürlüğün, kadının
özgürlüğüne dayandığının ifadesi olup “çağdaş neolitiğe” dönüşün
temel aracı olmaktadır.
Sınıflaşmayla beraber tüm
toplumsal yapılanmalar erkek egemenlikli değer yargılarıyla
kendini yaşatmakta olup, askeri ve siyasal tüm kurumlaşmalar da
bu zihniyet ekseninde gelişme göstermiştir. Bu, tarihten beri
süregelen bir durum olup, ezilenler adına ortaya çıkan birçok
mücadele ve ulusal-sınıfsal savaşımlar sonucu yaratılan
devrimlerde erkek damgasını taşımıştır. Bu nedenle de kaçınılmaz
bir sonuç olarak sömürüye, diktatörlüğe eğilimli yapılanmalar
olarak ortaya çıkmışlardır. Kadın Kurtuluş İdeolojisi
çerçevesinde şekillenen Kadın Ordulaşması, erkek egemenlikli
toplumsal yapılanmalara karşıtlığı ifade eder. Kadın
ordulaşması, tarih boyunca ilk kez PKK zemininde gelişirken,
salt askeri ordulaşma olarak değil, sosyal, siyasal ve kültürel
alanlarda kurumlaşarak, erkeğin yarattığı eşitsizlik ve sömürü
karşısında bir eşitlik ve özgürlük aracı olarak rol
oynamaktadır. Bu anlamda kadın ordulaşmasını bir zihniyet
ordulaşması olarak ele almak en gerçekçi yaklaşım olacaktır.
Meşru savunma anlayışı ekseninde
kendisini örgütleyen YJA-STAR salt zora, ya da kaba silahçılığa
dayanmayıp, ideolojik bir donanımla hareket etmektedir. Devletçi
ideolojilerin aşılıp, demokratik-ekolojik toplumun
yaratılmasında meşru savunma anlayışıyla hareket eden
YJA-STAR’ın rolü tarihsel bir önem arz eder. Zihniyet bir bakıma
insanın bilincini, düşünce biçimini, olay ve olguları ele alış
tarzını ifade ederken YJA-STAR; kullaştırmaya, eşitsizliğe ve
sömürüye dayanan zihniyet karşısında özgürlüğe ve eşitliğe
dayanan bir zihniyetin yaratılmasının ifadesidir. YJA-STAR bu
anlamıyla egemen ordu sistemleri karşısında demokratik
karakterde bir ordu niteliğini taşır. YJA-STAR’ın dayandığı
ideolojik temel, erkek egemen karakterli yapıların antitezi
anlamına gelmektedir.
Kadın Kurtuluş İdeolojisi ve
Kadın Ordulaşmasını bu temelde değerlendirirken, süreç açısından
ciddi bir konumu teşkil eden öncülük ve komutanlaşmanın önemini
belirtmek gerekmektedir. Her örgütlenme, ordulaşma bir öncü güce
dayanmak ve komutasını yaratmak zorundadır. Bu anlamda kadın
komutanın açığa çıkarılması ve niteliklerinin belirlenmesi önem
taşır. YJA-STAR komuta tarzında genelde Ortadoğu, özelde
Kürdistan’da kadının yaşamış olduğu kırılma ve parçalanmışlıklar
kendini açığa çıkarmıştır. Ordulaşma temeli köklü bir ideolojiye
dayansa da toplumsal sınıfsal özelliklerin tam olarak
aşılamaması güçlü bir çıkışı engellemektedir. Ordulaşmada büyük
kahramanlıklar yaratmış olan kadının komutanlaşmada yaşadığı
yetersizliklerin tahlil edilmesi büyük bir önem taşır. Güçlü bir
çıkışı yaşayamamanın önündeki temel engelin ideolojik
yetersizlik olduğu da kesindir. Çünkü ideolojik donanımın
gelişmediği, yetersiz olduğu kişi ve kurumlar bir tıkanmayı
yaşayacağı gibi çözülüşe kadar da gidebileceklerdir. İdeolojik
anlamda yeterli donanıma ulaşmayan yapıların dağıldığını tarihte
birçok uygarlığı değerlendirirken de görmekteyiz. Bu tür yapılar
erkenden bir tıkanmayı ve çözülüşü yaşamakta ve kısa bir ömür
sürmektedirler. Komutada yaşanan temel yetersizlikleri bu
noktaya bağlamak yanlış olmayacaktır.
T arihte
çokça bilinen bir örnek olarak İskender’in sekiz yılda Asya’ya
hakîm olmasının arkasında Helen ideoloji ve kültürü durmaktadır.
Oysaki Persler ordu ve asker gücü olarak İskender’den hiç de
geri değildir. Ama dayandığı düşünce yapısı Helenizm olduğundan
başarıya kilitlenme ve sonuç alıcı bir tarza ulaşma
gerçekleşebilmiştir. Önemli olan ideolojik üstünlüğün
sağlanabilmesidir. Yeni zihniyet durumu açığa çıkmadıkça eski ne
kadar kökleşmiş de olsa aşılmaktan kurtulamayacaktır. YJA-STAR
komutası açısından da bu husus oldukça önemlidir. Komuta
kendisinde zihniyet değişimi yaratmadıkça onu aşacak etkenler
hiçbir zorlanma olmasa dahi kendiliğinden de olsa
gelişebilecektir.
Demokratik Konfederalizm
Önderliği, “Hayat yaşam dışılığı uzun süre kaldırmaz,
yaşamı ilerletmeyen güç engel haline gelir ve bizzat yaşamın
kendisi en büyük devrim gerçeği haline gelir, engeli aşar”
belirlemesiyle yeni zihniyet durumu açığa çıkarılmadıkça eskinin
kendiliğinden dahi olsa yaşam tarafından aşılacağı gerçeğini
ifade etmiştir. Komuta eğer ki zihniyet öncülüğünü, ideolojik
öncülüğü üstlenmişse ve onun iddiasını ortaya koyuyorsa
ilerleten, sürükleyen bir konumda olmak zorundadır ve bu da
ancak başarı düzeyini ortaya koymakla mümkün olacaktır.
İdeolojikleşen birey-toplum
başarıya ulaşacağı gibi, ideolojiyle birey olgusu ve öz
sorumluluk anlayışına da ulaşılabilecektir. Tarihten beri var
olagelen hiyerarşik ve devletçi zihniyetin etkileri insanlığa
kul-köle olmaktan başka bir şey vermedikleri gibi tanrıları
yüceltmekten başka bir şey de yapmadılar. Birey bu temelde
yitirildi. Bireyin yitirilmesi insani öze karşı içerisine
girilen en ilkesiz tutum olurken buna bağlı olarak kullaşma ve
ben-merkezcilik derinleşerek günümüze kadar gelebildi. Günümüz
sisteminin insanlıkta açığa çıkardığı tek şey ideolojisiz,
felsefesiz, mücadelesiz ve bireysel bir yaşam anlayışı olmuştur.
Özellikle böylesi gerçeklikler karşısında gelenekten bağını
koparmadan tarih ve toplum analizleriyle köklü bir ideolojiye
dayanmak emperyalist sistem karşısında alternatif bir güç olma
anlamını taşıyacağı gibi tarihsel bir anti-tez konumunu da açığa
çıkaracaktır. Kadının böylesine ideolojik bir donanımla hareket
etmesi tarihsel çağlardan beri ilk defa üstün bir moral ve yaşam
anlayışına yol açacaktır. Önemli olan bunun öncülüğünü yaratmak
ve bunun gerektirdiği görevleri sahiplenebilmektir.
Komuta, tüm yetersizliklerine
rağmen önemli bir güce, birikime ulaşmış ve pratik bir düzey
kazanmıştır. Söz konusu olan zihinsel ideolojik öncülük
düzeyinde yetmezlikler hala birçok farklı biçimlerde yansımasını
gösterse de kadın ordulaşma tarihinde kadın komuta sembolleri
olarak Zilan, Beritan ve Gulan arkadaşların mücadele ve yaşam
anlayışları ideolojik, yaşam, moral öncülüğün nasılını en güçlü
biçimde açığa çıkarmıştır.
Zilan arkadaş, en üst düzeyde bir
ideolojik donanımla kadındaki potansiyelin, gücün dışavurumunu
sergilemiş, bir zihniyet öncülüğü kadar siyasal, askeri ve
taktik anlamda niteliksel bir gücü açığa çıkarmıştır. Kendi
kişiliğinde devletçi zihniyetin tüm etkilerini aşarak gerçek
anlamda özgür bireyin kadının ve en önemlisi komutanın açığa
çıkarılmasının öncülüğünü yapmış ve kendisini tarihe mal
edebilmiştir. Unutmamak gerekir ki, ideolojik güce ulaşmayan
hiçbir birey, toplum ve uygarlık kendisini tarihe bırakabilme,
tarihe mal olma gücünü gösterememiştir. Zilan arkadaşın kendi
kişiliğinde gerçekleştirdiği de kendisini tarihe bırakabilmedir.
Yaşam ve eylem anlayışında başarısızlığa yer bırakmamıştır.
Zilan arkadaşın kişiliğinde açığa çıkan kadının gerçek özü, aynı
zamanda özgür bireyin yaratılması olurken tarihten beri
süregelen erkek egemen karakterli sistemin, devletçiliğin iflası
olmuştur. Aynı zamanda ideolojisizleştiren, felsefesiz ve
mücadelesiz kılan, moral değerlerden koparan sistem karşısında
Zilan arkadaşın; “Tarihi bir temele dayanmayan dava adamı
köksüzdür” sözü tarihten aldığı gücün, özgüvenin ifadesi
olmuş ve eylemini tarihsel kılan temel noktada bu tarih bilinci
olmuştur. Tarih bilincine ulaşılmadan moral ve toplumsal
değerlerden koparak böylesi bir eylemin, öncülüğün gerçekleşmesi
asla mümkün olmayacaktır. Tarihsel bilince ulaşmak yaşam
bilincini ifade ederken, sistemin köklerinden koparmaya
çalıştığı kadının, kökleşerek geleneğe ve toplumsal moral
değerlere bağlanarak sisteme verdiği cevabı ifade eder.
Zilan, Beritan ve Gulan
arkadaşların kişiliklerinde belirginleşen bu temel hususlar,
ideolojikleşmeyle bağlantılı olarak gelişmektedir. Bir bireyin
kendisini eğitmekten başarı için disiplinli yaşam tarzını
geliştirmesine kadar kendini yaratma arayışı bu arkadaşlarda en
önde gelen özellikler olmuştur. Hiçbir güç, birey veya toplum
ideolojikleşmeden süreklilik kazanamaz. Oysaki bu arkadaşların
kişiliklerinde yaşam ve moral anlayışlarında her boyutuyla bir
süreklilik söz konusudur.
İdeolojisiz bırakılan yerde
ideolojiyle, moralsizliğin olduğu yerde moral olarak,
başarısızlığın olduğu yerde başarıyla hesapsız ve gerekçesiz bir
biçimde kendilerini katarak cevap olmuşlardır. Tarihten beri en
çok ideolojiden, yaşamdan ve mücadeleden koparılan kadın için en
büyük miras, bu arkadaşların mücadele gerçeklikleridir.
Sistemin ideolojisizleştirme
yaklaşımı karşısında tarihte hiçbir ideolojiye sahip olmayan
kadının kendi ideolojisiyle cevap olması bir kadın devrimi
olduğu kadar temel toplumsal devrimin de ifadesi olacaktır.
Ancak, önemli olan zihinsel ve ideolojik donanımın
sağlanabilmesidir. İdeolojik temelde kendini özgürlük iradesi ve
bilinciyle gerçekleştiren birey ve komutada yenilginin adı bile
olmayacaktır.
(Özgür Kadın Komutanlaşması
kitabından alınmıştır) |