|

Doğaya en uygun yaşam nedir diye
bana sorulursa, kadının kendisidir derim. Doğaya en uygun olan
şey anı zamanda ideal olandır. İdeal olan insandan kopuk
değildir. Ancak insan denildiği zaman ise, erkek değil, kadın
anlaşılmalıdır. Zira tarih bize kanıtlamıştır ki, erkek ideal
olanı tasarlayamamış ve ideal olanı yaratmaya yönelmemiştir.
Çünkü öyle olsaydı insanlık tarihi kanlı savaşların tarihi
olmazdı. O nedenle erkeğin tarihte çizdiği resim, kanlı bir
resimdir. Bu kanlı resmi çocuğuna göstermekten de çekinmemiştir.
Ama kadının ideal yaşam tasarısında bu resmin yeri yoktur.
Çocuğuna da bu resmi asla göstermek istemez. Ama ne yazık ki
yaşama erkeklerin kanlı tasarıları hâkim geldiği için, bugün
kadınların çocukları kanlı savaşlarda can vermektedirler.
Çocukların anaları da ardından ağlayıp dururlar. Ve ne yazık ki,
yaşam böyle devam etmektedir. Bugün kadınlar ideal olanın
tasarısını iki biçimde çizerler. Birincisi; ideal olanın
eleştirisidir, ikincisi; ideal olanın tasarısıdır. Bunu iki
resim olarak anlatmak mümkündür. Birinci resim tarihte
katledilen, ellerinden alınan, çalınan hayallerinin,
özlemlerinin, umutlarının, sevinçlerinin tarumar olmuş, harabeye
çevrilmiş resmidir; ikinci resim ise, nasıl yaşamak
istediklerinin resmidir. Akıllara gelebilecek dünyanın en güzel
bahçesi içinde çocuklarının ellerini tutmadan oynayıp
yaşamalarıdır. Çocuğunun ellerinden tutmaması hayatı kazandığını
gösterir. Yok, eğer çocuğunun elini tutuyorsa, hala kazanılmamış
bir tarihi olduğu ve açıkça da tarihin katillerinden korktuğunu
gösterir. İşte böyle bir resimde ideal olanın tasarısından söz
edilemez. Bu tasarıyı bir düşünürün sözleriyle
formülleştirebilirim; “Güzel bir yüzü çizmek başka, bir yüzü
güzel çizmek başak şeydir”. Yaşamın güzel yüzünü ortaya
çıkaracak tasarı, kadınların yaşam tasarısıdır. Kadınlar
kendilerini çizebilseler, ideal olanı da çizmiş olurlar.
İdeal, insanın genel manevi
etkinliği olarak ideal olanın bir oluş biçimidir. İdeal, insanın
bilincinin kendine özgü bir mekanizması olup, öbür
mekanizmalarıyla da karşılıklı bir bağlantı içindedir. Tasarım
gücü, düşünce, coşku vb. uzantılı olmakla birlikte, kendine özgü
işlevleri ve kendine özgü yapısı vardır. İdeal, üreten tasarım
gücü oluyla ortaya çıkar. Onun için tasarımsal bir şeydir. Yani
gerçek olanla benzerlik gösterdiği kadar, aykırılık da
gösterecek bir şeydir.
İdeal, var olanın, var olmayan
ama var olması istenen ya da zorunlu görülen bir şeye fantastik,
masalsı, ütopik bir şeye dönüştürülmesidir. Ütopik olan,
yaşanılan hayatın dışında sıra dışı olanın tezahürüdür. En
çarpıcı örneğiyle mitoloji, bu olguyu kapsamaktadır. Yaşamdan
kopya edilmiş, ama yaşamın üstüne çıkarılmıştır.
Yaşam bütün ilişkilerin
toplamıdır. Yaşamda arayış, ideal olanın mücadelesidir. Çünkü
bireyin ruh hali içinde, herkesin bir ideali vardır. Söylenen
biçimiyle de ideal olan, tasarımsaldır. Tasarım gücü, hayal
gücünü ortaya koyar. İnsan bir canlı türü olarak hayal
edebildiği oranda, kendi hayaline uygun ideal olanı tasarlamaya
çalışır. Arayış, hayal gücü, ideal olanın tasarısının
birleştirildiği yerde, sanat ortaya çıkar. Sanatçılar bu sanatla
var olurlar. Hayallerini de sanat aracılığıyla topluma
göstermeye çalışırlar. Denebilir ki, yalnızca sanat kuramı ideal
olanı yaratmaya çalışır. Sanatın ortaya çıkmasıyla birlikte
insan, ideallerini yeni bir dile kavuşmuştur. Ama ne yazık ki,
tarih sanata da iyi davranmamıştır. Egemen ideolojik sistemler,
sanatın arkasına geçerek, kendi renklerini topluma taşırmaya
çalıştılar. Bu noktada iki şey ortaya çıkıyor. Biri, sanatın ele
aldığı ideal olanın tasarısıdır; diğeri ise, despotik
ideolojilerin ideal olma arayışıdır. Duyguyla, vicdanla,
merhametle, ahlakla, bilinçle, bilgiyle ve temel insan
nitelikleriyle yaşamı hem yücelten hem de yaşanılır kılan
sanatın ortaya koyacağı ilerici olanın tasarısı karşısında,
bütün egemen ideolojik sistemlerin ideal olma sorunu vardır.
Buna en iyi örnek, Roma İmparatorluğu’nun zulmünü ve
despotluğunu anlatan çarmıha gerilmiş İsa’nın resmidir. Diğer
imparatorlukların ilham kaynağına dönüşen Roma İmparatorluğu,
çarmıha gerilmiş İsa hikâyesiyle yıkılmıştır aslında. Yerine de
yüceltilmiş Hıristiyanlık geçmiştir. İşte benim kadına ve kadın
yaşamına biçtiğim anlam ve değer, tam da bu örnekte ortaya
çıkıyor. Hep şunu düşünüyorum; ‘acaba kadınlar ne zaman
resimlerini çizecekler? Bütün hayatlarını anlatan, tarih boyunca
ellerinden alınmış yaşamlarını dile getiren o resim ne zaman
çizilecek?’ Yeryüzünün barışı olacaksa, gerçek hak ve adalet
olacaksa, her insanın kendi rengi, dili ve kültürü ile yaşayacak
bir dünya olacaksa, ancak kadınların eliyle olabilir. Çünkü
erkeklere kalırsa, ne tarihi ne de yaşamı değiştirirler.
Kadınları da bu yaşamın içinde kendilerine sunulmuş bir armağan
olarak görüyorlar. Yazılmış mitolojiler, bu konuda erkeklerden
yanadır. Örneğin; Zerdüşt öğretisine göre tanrı evreni yaratana
kadar üç bin yıl geçmiş, dünyayı ve diğer gezegenleri yarata
kadar üç bin yıl geçmiş, kadını yaratana kadar da ayrıca üç bin
yıl geçmiştir! Yani siz kadınlar tanrının üç bin yılını
almışsınız! Sizi özene-bezene yaratmıştır! Ama diğer dini
öğretiler de bunu yalnızca erkek için düşündüğünü ve kadının
erkek için yaratıldığını söylüyorlar.
Bir efsaneye göre yaratan, yani
tanrı, erkeği yarattıktan sonra, ayın yuvarlaklığını, tırmanıcı
bitkilerin kıvrımlarını, yaprakların hafifliğini, bulutların
ağlayışını, kaplanın zalimliğini, ateşin tatlı akışkanlığını,
karların soğukluğunu ve kuşların cıvıltısını bir araya getirip
KADINI YARATMIŞ ve kadını erkeğe sunmuştur. Üç gün sonra erkek,
tanrıya gelip şöyle demiş:“Bana verdiğin bu kadın durmadan
konuşuyor, beni hiç rahat bırakmıyor, sürekli ilgi istiyor,
bütün vaktimi alıyor, her şeye ağlıyor, hiçbir iş de yapmıyor.
Bu kadını geri almanı istiyorum.” Bunun üzerine tanrı kadını
geri almış. Ama çok geçmeden erkek geri gelmiş ve demiş ki; ‘o
şarkı söyleyip dans ederdi, göz ucuyla beni izlerdi, oyun
oynamayı çok severdi, korktuğunda bana sarılırdı, gülüşü müzik
gibiydi, onu seyretmek çok hoştu. Onu bana geri ver’. Böylece
tanrı kadını erkeğe geri vermiş. Ama üç gün sonra erkek yine
kadını geri getirmiş ve tanrıdan onu tekrardan geri almasını
istemiş. Tanrı ‘olmaz’ demiş, ‘ne onunla ne de onsuz yaşıyorsun.
Elinden geldiği kadar idare etmeye bak!’. Görüldüğü gibi ne
tanrı ne de erkek, kadını anlama çabası içerisine girmemiştir.
Efsane de görüldüğü gibi, ne kadınla yaşayabiliyor ne de
kadınsız kalabiliyor. Bu anlayışın iki özelliği var. Efsaneyi
anlatan dil, erkek dilidir. Dayandığı yer tanrıdır. Tanrı,
tanrıçanın karşısına çıkarılmış erkek iktidarıdır. Kadının yaşam
bilincinin kökeni nasıl tanrıçaya kadar uzanabiliyorsa, erkeğin
kaynağı da tanrıdır. Tanrılar, tanrı krallar ve tek tanrılar,
erkek egemenliğini geliştirmiş ve hayatın canına okumuştur.
Bunu, bütün toplumlar için söylemek mümkündür. Çünkü her
toplumun kendine göre bir mitolojisi vardır. İlk topluluklar
bunun için en iyi örnektirler. İnsan bunu, modern toplumdan
ziyade ilkel toplumlarda daha iyi görebilir. İlkel bir toplumda,
yani başlangıçtaki hayat biçimini sürdürmekte olan bir toplumda,
mit yalnızca bir masal değil, aynı zamanda yaşanan bir
gerçektir. Bugün bizim romanlarda okuduğumuza benzer bir uydurma
değil, yaşayan gerçeğin ta kendisidir, en eski çağlarda var
olduğuna, ondan sonra da dünyayı ve insanların kaderini daima
etkilediğine inanılan bir gerçek… Bu öyküleri uydurulmuş ya da
yaşanmış olaylar olarak ayakta tutan, yalnızca merak değildir.
Tersine yerliler için bu mitler başlangıca ait, daha büyük, daha
önemli bir gerçeğin ifadesidir. İnsan türünün bugünkü hayatı,
kaderi ve çalışması bu gerçeklik aracılığıyla yöneltir, ayrıca
insanlar bir yandan ayinlerinin ve ahlaki eylemlerinin amacını,
bir yandan da davranışlarına yön veren şeyi, bu gerçeğin
bilgisinden çıkarır. Kadını düşüren ve küçük gören mitler kadar,
kadını yücelten mitler ve anlatımlarda vardır. Kadını yaşamın
merkezine koyarak, onunla bir olmayı ve hayıtı paylaşmayı
hedefleşmişlerdir.
Kadın evrenin yaratısıdır, evren
de onun biçimi. Kadın dünyanın pınarıdır, bedenin gerçek biçimi.
Hangi biçime girerse girsin, ister erkek ister kadın olsun, yüce
biçimdir o. Hepsinin biçimi kadındadır. Dünyada yaşayan ve
hareket eden ne varsa, kadından daha değerli bir mücevher,
kadınınkinden daha yüce bir durum yoktur. Kadının kaderine denk
hiçbir kader yoktur, olmamıştır ve olmayacaktır. Kadınla
karşılaştırılabilecek hiçbir krallık, hiçbir zenginlik yoktur.
Kadın kadar kutsal bir yer yoktur, olmamıştır ve olmayacaktır.
Kadın gibi bir dua yoktur. Kadınla boy ölçüşebilecek hiçbir
yoga, kadının emsali olabilecek hiçbir mistik ilke, hiçbir
çilecilik yoktur, olmamıştır ve olmayacaktır. Kadından daha
değerli bir servet yoktur, olmamıştır ve olmayacaktır… Vadinin
ruhu hiç ölmez. O kadındır, ilk annedir. Onun kapısı, gökyüzüyle
yeryüzünün köküdür. Zar zor görülen bir tül gibi. Kullanın onu.
Umutlarınızı boşa çıkarmayacaktır.
|