|

Kendini bilmek tüm bilmelerden
değerli olduğu kadar, özgürleşmenin de temeli ise, kadının önce
kendinin olabilmesi için kendi felsefesini oluşturması gerekir.
Çünkü felsefesini yitiren insan her şeyini yitirir. Oysa kadın
felsefesi, yani insanlığın ilk toplumsallaşma felsefesinin özünü
oluşturan özgürlük, eşitlik ve adalet idi. İnsanın kendine,
yaşama ve doğaya dair ilk bilmeleri kadın tarafından
gerçekleştirildi. Bilme merakı, aşkı ve arayışıyla tutuşarak,
ilk giysiyi, ilacı, el değirmenini ve çeşitli aletleri yapan
kadın değil miydi? Ve ilk isimlendiren, nitelendiren ve onları
kutsal yasalar olarak sistemleştiren yine kadın değil miydi? O
zaman ilk filozoflar kadınlardır diyebilir miyiz? Toplumun en
küçük hücresine dek benimsenmiş cinsiyetçilik, onun ideolojisi,
tarihi ve felsefesi bunu itiraf etmese de, gelişen bilimsel
düşünce ve deneyimler, cinsiyetçi ve hiyerarşik zihniyetten
arınmış bir bakışla tarihin yazıdan önce saklı kalmış
gerçekliğini açığa çıkarma cesareti
ve
bilgisi veriyor bizlere.
Toplumsallaşmayla diğer canlı türlerinden ayrılan ve düşünmeye
başlayan insan, yaşamın birçok bilinmeyeniyle karşılaşmıştır.
Bilinmeyenin korkutuculuğu, meraklandırıcılığı, çekiciliği,
insan yaşamının sürdürülebilmesi için gerekli ihtiyaçları
karşılamak çabasıyla bütünlenince, tanıma temelinde sorular
artmıştır. Sorulara o dönemki düşünce tarzları olan animist ve
totemik cevaplar verilmiştir. Sorular soruları doğurmuş,
heyecanlı bir serüven gibi öğrenme edimi devam etmiştir. Bu
öylesi bir şey ki, aşk gibi kendine bağlamış, dur durak
bilmemiş, sınırsızca ve yaşamın her alanında yaşanmıştır. Bundan
olsa gerek, Yunanlılar bilgi sevgisi, aşkı demişler felsefeye.
Kadının tanrıça kültü temelinde
kutsal sayıldığı eşitlikçi ve özgür bir toplum olan doğal
toplumda yaşama rengini veren, yani yaşanan felsefe, kadın
felsefesiydi. Doğayla iç içe, meşru savunma dışında bir şiddet
anlayışının olmadığı, barışçıl, üretmeye, yaratmaya ve bilmeyle
birlikte inanmaya dayalı bir toplum felsefesidir bu. Varlığı,
yaşamı sorgulama olan felsefe, tanımanın yanı sıra aşma özünü de
taşır bağrında. Yani var olanla sınırlı kalmayıp sürekli yeniye,
ileriye doğru yol alır. Felsefe yaşamın her alanında ve anında
vardır. Ama hiyerarşinin gelişimiyle sömürüye dayanan sınıflı
toplumda kadın, yaşamın her alanından ve anından silinir.
Felsefe yoluna kadınsız devam eder. Daha doğrusu susturulmuş,
köleleştirilmiş, salt bir beden olarak görülen kadınla devam
eder. Çünkü sömürülen ilk cins, sınıf ve ulus kadındır. Bundan
sonrası kadınsız felsefe ve felsefesiz kadındır.
Aslında kadının yaşadığı bir
felsefe oldu. Varlığı salt bir nesne olarak görülen kadına, tek
felsefe olarak ölüm bırakıldı. Aklıyla, duygularıyla, ruhuyla,
yani özü ve kimliğiyle katılamadığı yaşamdan vazgeçiş. Che’nin
bir sözü var. Diyor ki “Ölümden hiç korkmuyorum. Çünkü ben
varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yoğum.” Oysa kadın yaşarken hep
yokluğu tanıdı. Giderek nasıl da her şeyini yitirdiğini, büyük
acılarla gördü. Sadece cinselliği değil, tüm bedeni, ayak
tırnaklarından saç tellerine dek, duygularına dek, anneliğine
dek param parça edildi ve satıldı. Kendine ait olamadı. Sistem
ve gelenekler ona hep bunu dayattı. Egemenin adı değişti, ama
kendisi değişmedi kadın için. Baba oldu, koca oldu, patron oldu
ve belki de bir başka kadın oldu.
Sevmesi yasaktı; ya gelenekler
engel oldu, ya da sistemin meta sevgileri. Sevse de mutlu
olamadı. Çünkü duyguların hepsi açmazda, sistem krizinin çıkmaz
sokaklarındaydı. Aşk daha büyük bir aldatmaca ve yalandı.
Kadının bedeniyle birlikte tüm duygularını, umutlarını ve
yarınlarını bedelsiz satmasıydı. Çünkü aşk da modası yitik,
değeri düşük bir oyundu sistemde.
Kadında bir de yenilgi felsefesi
hâkimdi. Savaş meydanına çıkmadan çoktan kabullenmişti o
yenilgisini. Belki de bundandı ölüme koşar adım gitmesi. Çünkü
bir kurtuluş oldu onun için. Bir yandan da aşka, güzelliğe,
adalete ihanet etmiş yaşamın çirkin yüzüne daha fazla tahammül
edememek ve onurunu korumanın eylemi oldu. Ama yine de
bitmişliğin ve yenilginin kabulü oldu. Mücadele etmeye bile
gerek yoktu. Söz söylenmiş, karar verilmiş erkek tarafından ve
her şeyin kanunu ona göre olacaktır. Yüzyıllar geçmesine rağmen
egemenlikli sistem tarihe, bilime, hukuka ve hatta sanata
hâkimiyetinden taviz vermeyerek yarattığı sanal özgürlüklerle
insanları uyuşturmaya devam ediyor. Bilimsel bir dogmatizmin ve
salt analitik zekânın güçlendirdiği iktidar sistemi ipleri
elinde tutmayı, tepkileri ve arayışları nötralize etmeyi çok iyi
biliyor. Öyle ki ‘özgürlük ve demokrasi getiriyorum’ derken bile
kan gölüne çeviriyor. Seviyorum derken katlediyor. İşgal ediyor,
tecavüz ediyor ve en çirkin cinsel işkencelerle köleleştirmeye,
karılaştırmaya çalışıyor direnişçi halkları. Hitler, “halklar da
kadın gibidir” derken, egemenliğin bu karakterini ifade
ediyordu. Bu, egemenliğin kendi bunalımının ve yaşadığı
sistemsel krizin bir sonucu. Beş bin yıllık tarihi boyunca
zapturapt altına almaya çalıştığı kadının halen koruduğu
neolitik özüyle insanlığın, doğanın kurtuluşunu kendi
özgürlüğüyle sağlayacağına karşı duyduğu paniğin sonucu.
Böylesi dönemlere gerekli olan,
yeni bir bakış açısıyla bilimi, sanatı ve tarihi doğayla ve
insanlıkla bütünleştirecek bir felsefedir. Tıpkı ortaçağın
karanlık zihinlerine, engizisyonlarına, dogmalarına karşı
gelişen felsefenin, özgür düşünce ve iradenin önünü açarak
kilitlenmiş tarihi akışına kavuşturması gibi. İnandırılmış,
kutsal kılıflara büründürülmüş, dokunulduğunda lanetleyen
doğrularını sorgulayacak, onun vahşileşen şiddet ve zor
anlayışına karşı savaşacak ve onu tam kalbinden vuracak bir
felsefe. Ve onun sahte sevgilerini, aşklarını, yalancı
umutlarını, boş inanışlarını aşacak. İnsanlığın ufkuna yepyeni
hayaller taşıyacak sevgiye, saygıya, onura ve erdeme dayalı.
Öyle sanatlara yol açacak ki, söylenen şarkılarda herkes kendini
dinleyecek, çizilen resimlerinde kendini görecek. Şiirleri ve
edebiyatıyla insan ruhunu coşturacak. Doğanın türküsünü insanlık
ortakça ve eşitçe dillendirecek. Ve bunun ezgisinde hep beraber
halaya duracak.
Bunun için bilimselliği
duygusallıkla bütünleştiren bir kadın felsefesi olmalı. Salt
aklı değil, onunla birlikte inancı, salt maddeyi değil, onunla
birlikte özü, salt teoriyi değil, onunla birlikte eylemi de
geliştirecek. Ruhu ve bedeni güzelleştirecek, yaşamı anlamlı
kılacak, aşkı özgürleştirecek. Ve bildiğine göre yaşama ahlâkı
olacak. Kendini olduğu kadar ötekini de düşünecek. Doğayla dost,
tüm canlılarla arkadaş olacak. Toplumsal ilişkilerde demokrasi
ve barışçıllığı esas alacak. Yüzü zafere dönük, umudu başarılara
gebe kalacak.
İşte bu kadın felsefesi Demokratik Konfederalizm Önderliğimiz
tarafından geliştirilen yeni paradigma temelinde derinleşiyor.
21. Yy.ın özgürlük felsefesi oluyor.
|