|

Yeni bir baharın
başlangıcındayız, dolaysıyla yeni bir başlangıç aşamasındayız.
İnsanlığın yarattığı kültürleri yaşam alışkanlıklarını en çok
etkileyen ve belirleyen içinde bulundukları doğal koşullardır.
İçinde yaşanılan coğrafya, mevsimler ve iklimler halende
günübirlik yaşamımızı etkiliyor. Bu nedenle yeni bir başlangıca
kendimizi hazırlarken doğanın kendi diyalektiği ile nasıl
ortaklıklar yaşadığımızı öncelikle tespit etmeliyiz.
Baharın başlangıcıdır Mart ayı. Mart, kışın ve baharın
aralarında kıyasıya savaş yürüttükleri bir ay. Bazen daha çok
kışa, bazen daha çok bahara tanık olur. O yılın ve yerin
koşullarına göre hangi mevsim hâkim çıkabilirse. Fakat ne kadar
kış renkleri baskın gelmeye çalışsa da kış sonuna da
gelinmiştir, doğa bir başlangıca, yeniden doğmaya, yeniden
harekete gebedir. Doğanın yenilenmesi, doğanın çocuklarından
biri olan insanlara da yansıyor, içimiz ısınıyor, sevinçle,
hafiflikle doluyor. Hayatın tüm kışlarına rağmen bahar tadı
güzelliği içimizi ışıtıyor. Bahar tazeliği geride bıraktığımız
kışı unuttuğumuz anlamına gelmiyor ama tabiî ki bir yandan da bu
baharı büyük bir sabırsızlıkla bekliyoruz. Çünkü kış eğer tarihe
zalimlikleriyle damgasını vuranların mevsimiyse, bahar da
insanlığın güzel günlerini unutmayanların ve o günleri yeniden
yaratmak isteyenlerin mevsimi. Evet, doğaya paralel, insanlık
tarihinde de Mart ayı yeniden doğuş ve yenilenme arayışlarına
tanık olmuştur. Bu yüzden Mart ayı kutsal günlerle örülmüş bir
aydır ve Mart’ın ilk bayramı “8 Mart” Dünya Emekçi Kadınlar
Günü. Öncelikle yaşamın güzelliğinin, emeğin adaletinde saklı
olduğuna inanan tüm kadınların ve insanlığın 8 Mart’ını
kutluyoruz.
8 Mart’ı kadının çalınan
tarihine, çalınan haklarına yeniden kavuşmak için verdiği
mücadelenin başlangıcı olarak ele alıyor ve bunun coşkusuyla
bugünü anlamlandırıp, kutluyoruz. Diğer yandan 8 Mart’ı
sembolleştiren, eşit emek koşulları isteyen 129 kadının diri
diri yakılması tam da egemen sistemin vahşi yüzünün en korkunç
ifadesi. Egemenliğin acımasızlığının varabileceği vahşet sınırı.
Ama bir de orada direnişin ışığı yükseldi! Diri diri yanan
kadınların bedenlerinden yükselen ışığın tarihe damga vuran
direnç günü imgesi. Egemenliğin vahşetine karşın direnişin
kutsallığı. Bu gün de, her 8 Mart gibi bizim için egemenliğin
lanetlenmesi, direnişin kutsallığını anlama ve direnişlerle
kutsallığın ışığını daha da büyütme günüdür. Artık kadının
haksız tarihe karşı direnişi o kadar gelişti ki yıl içindeki tüm
günlere yayılmakta. Çünkü artık kadının doğruyu arama
mücadelesine ışık tutan kadın özgürlük ideolojisi var. Artık 8
Mart yalnız kadınların 1857’de diri diri yakılışlarının yıl
dönümü değil. 1998’de Önder APO tarafından kadın kurtuluş
ideolojisinin tüm kadınlara, PKK’nin direnişçi kadınlarına ve
tarihin akışını değiştirmeyi başaran Zilan yoldaşın anısına
hediye edildiği günün de yıldönümüdür. Yani hem dirilişin yıl
dönümü hem de direniş yolunda nasıl başarıya yürüneceğini
gösteren yolun ışıklandığı günün yıl dönümüdür.
Bu yıl da 8 Mart vesilesiyle
özgürlüğü arayan kadınlar olarak özgürlük düşmanı güçleri iyi
tanımalı, önümüzdeki yıla dayatmayı planladıkları stratejilerini
iyi çözmeli ve buna karşın direniş çizgimizi
sağlamlaştırmalıyız. Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, insanlar
arasında her kesimin konumunun özgünlüklerini göz önünde
bulundurup, eşitçe, özgür günlerin projelerini daha da
somutlaştırmalıyız.
Bu temelde içinden geçtiğimiz sürece bakarsak; insanlık
üzerindeki egemenliğin en çok kurnazlaştığı bir çağı yaşıyoruz.
Egemenlikli sistemin, kadını demokrasi, özgürlük sözleriyle en
çok süsleyip püslediği ve böylece kanla beslenen vahşi yüzünü
gizlemeye çalıştığı bir çağdayız. Egemenlerin, insanları
birbirine düşürerek, kendini de bir kurtarıcı kılığına sokmaya
çalıştığı günleri yaşıyoruz. Ve yaşamın her ayrıntısına girmeye
çalışıyor, her şeyi kendi biçiminin bir versiyonu olarak
biçimlendirmek istiyor. Fakat ortaya çıkan şu ki kan emici
yüzünü gizlemesi imkânsız. Çünkü egemenlik kandan beslenir. Her
gün kan bedeli olarak kendini ayakta tutuyor ve bu ağır
bedellere rağmen de insanların kanındaki özgürlük ruhu
teslimiyete boyun eğmiyor.
Bugün egemen sistem, en büyük
silahı medya aracılığıyla yarattığı vahşet sahnelerini tüm
dünyaya naklen yayınlıyor. Yer Ortadoğu, her gün bir anda
yüzlerce insan ölüyor. Tarihi birlikte yaratan ve yaşayan hatta
aynı halkın çocuğu olan insanlar birbirine girmiş durumda. Bu
kavganın amacı ise belirsiz, karmaşanın yarattığı bir savaş.
Öyle ki mevcut durum mezhepler arası bir kan davasına
dönüşmekte. Oysa durum medeniyetler çatışmasından çok
egemenlikler çatışması. Bu savaş, Ortadoğu’daki bu kargaşa, son
yılların en çok tartışılan dünya hâkim güçlerinin her birinin
kendince çözüm aradığı bir konu. Belki de bu durumda en az sesi
çıkan savaş sahnesinde göze çarpmayan kesim kadınlar. Savaş bir
erkek icadı, erkek mesleği. Hatta tarih boyunca erkeklik, savaş
cesaretiyle ölçüle gelmiş. Savaş kahramanlıkları olarak yazılan,
egemenlik çatışmalarını konu alan tarihte, kadının adı yoktur.
Oysa savaşın en büyük mağduru kadındır. Oğullarını kaybeden,
sevdiklerini kaybeden, kardeşlerini babalarını kaybeden
kadınlar. Savaş ganimeti olan, savaşların tecavüzkâr yüzüyle
kendi bedenlerinde karşılaşmak zorunda kalmış olan yine
kadınlar. Kadının adı geçmiyor da olsa, tüm bu gerekçelerle,
artık savaşlara doymuş, savaşlardan bıkmış insanlık tarihinde en
büyük savaş karşıtı cephe kadınlara ait. Savaşların zararlarına
en çok onlar katlandı. Savaşların vahşi yüzünün en çok tanığı
onlar oldu. Ve savaşlara en çok öfke de kadınların yüreğinde
birikmekte. Birbirine hâkim olma, dünyayı paylaşamama yüzünden
yürütülen savaşların anlamsızlığına az çok ikna olanlar da yine
kadınlar. Savaşlar onlara gözyaşından başka bir şey getirmedi.
Sadece bu kişisel acılar, gerekçeler bile tüm kadınları ortak
bir duyguda birleştiriyor, tarihin bu ters gidişatına 'Öfke'.
Kaldı ki onlar tarihin huzurlu günlerini yaratan tanrıça
anaların çocukları. O günler tarih sayfalarından silinip atılmış
olsa da huzurlu günlerin izleri kadınların ruhlarının bir
köşesinde yaşamakta ve için için o günlerin özlemini, arayışını
beslemekteler. Kadını savaş kültürüyle çelişik tutan en büyük
gerekçe de bu tarihi öz. Yaşamın ve dünyanın paylaşılmazlığı
kadınlar için anlamsız. Onlar için yaşam, dünya paylaşıldıkça
güzeldir. Sınıf, millet, ulus farkı yoktur kadınlar için. Çünkü
kadınlar bunlara bakılmaksızın aynı kadere tabi kalmışlardır.
Ayrı milliyetlerden, kültürlerden oldukları için değil, kadın
oldukları için, tarihin acımasızlıklarına tabi kalmışlardır.
Mevcut gidişatla en derin
çelişkide olan kadındır. Ve bu temelde bu gidişatı tersine
çevirme arayışı en çok kadında somutlaşacaktır. Buna paralel
olarak neden bu arayışın merkezinin Ortadoğu olduğunu anlamak da
çok önemli. Tarihin doruğunu yaşayan egemenlikli sistem,
egemenliğin doğa ve yaşam diyalektiğine olan tersliği ve
egemenlik anlayışıyla birlikte kaosu da yaratmıştır. Ve bugün bu
kaosun merkezi Ortadoğu’dur. Bu ise uygarlık tarihinin gelişim
diyalektiğinin bir sonucudur. Egemenlikli sistemler ve ona bağlı
olarak uygarlıklar ilk Ortadoğu’da gelişmiştir. Oysa daha
öncesinden kadın eksenli eşitliğe dayalı yaşam kültürü, yine
Ortadoğu kökenlidir ve ilk olarak Ortadoğu’da toprak altına
gömülmekle karşı karşıya kalmıştır. Ortadoğu’da start alan bu
tersine gidişat beş bin yıl boyunca tüm dünyayı dolaştı. Gittiği
her yerde kan döktü, dirençlerle karşılaştı, bazen parlaklığıyla
gözleri kamaştırdı, bazen de insanları korkuttu, ama bu dünya
turu boyunca yoruldu, eskidi ve anlamsızlığı gittikçe gün yüzüne
vurdu, dayanılmaz oldu. Bir yandan egemenlerin birbirine hâkim
olma kavgası, bir yandan ezilenlerin ezilmeye alışamamaları ile
aslında, egemenlik, tarihi boyunca bir istikrar
yakalayamamıştır. Egemenliklere dayanan uygarlıklar, insanlık
için beş bin yıllık bir kaos aralığı olmuştur. Tüm dünyayı
dolaşmış ve başarısızlıkla tekrar doğuş memleketine dönmüş,
burada kendini yenilemek istemektedir. Oysa Ortadoğu artık
savaşlara ve kavgalara karşı bağışıklık kazanmıştır. Ortadoğu
için egemenliğin parlak yüzü silinmiş, vahşet yönü gözler
önündedir. Egemenliğe, zulme ve zora dayalı yöntemler artık
Ortadoğu’da çözümsüzdür. Ortadoğu’nun farklı çıkışlara ihtiyacı
var. Ruhunu yenilemeye ihtiyacı var. Ortadoğu ne için neye
direndiğini ayıramayacak denli kafa karışıklığı yaşıyor. Kendini
yenileyebilmesi yeniden tanımlayabilmesi için her şeyi baştan
ele alması gerekiyor. İnsanların tarih yaratmaya başladıkları o
ilk günleri güzelleştiren değerler nelerdi? Ve nerede hata
yapıldı? Nerede kaybedildi? Ve şimdi tarihten hangi sonuçlar
çıkarılmalı? Nasıl yeniden yola koyulmalı?
İşte tarihin en acılı ülkesi Ortadoğu, belki de önce eşitliğin,
sonra egemenliğin doğuşuna zemin vermenin bedelini hala ödüyor.
Egemenlikli uygarlıklarca en çok hakkı çalınan, en çok ihmal
edilen, horlanan, hakaret gören ve tarihin en çok acı çeken
kadını, Ortadoğu kadını. Egemenlikli uygarlıkların tersine,
özgürlük kültürüne dayalı yaşamın temellerini atmanın cezasına
çarptırılmış egemenlerce. Ortadoğu’nun mevcut konumuyla en
çelişkili olan da, Ortadoğu kadınıdır. Ortadoğu’daki kaosla
çelişmek ise egemenlikli sistemin kaosuyla çelişmek anlamına
geliyor.
Ortadoğu’da halkların dostluğuna,
kültürlerin barışıklığına dayanan demokrasi anlayışından başka
bir seçeneğin çıkış şansı yoktur. Bunca iç içe geçmiş halk,
kültür ve inançların birlikte huzur içinde yaşayabilmesi ancak
demokratik ilkeler ışığında olabilir. Milliyetçilik, kendi
inancını kültürünü üstün görme gibi yaklaşımlar Ortadoğu’yu
bitirir. Demokraside birbirinin üstünde olma kavgası yoktur.
Birlikte, iç içe, birbirinin varlığından güç, güven alarak
yaşamaktır demokrasi. Amerika’nın zorla ihraç etmek istediği
demokrasi ise Amerika’nın üstün olma kompleksinin Ortadoğulu
halklara da bulaştırılmasıdır. Halklar birbirine hâkim olma serbestliği
kazanmıştır sanki ve kıyasıya kavgaya girmişlerdir. Bu güçlü
olanı hâkim kılmayı hedefleyen tarza demokrasi denemez. Bu,
demokrasiyi egemen zihniyete uyarlamaktır. Anlaşılan o ki, erkek
egemenlikli zihniyete dayalı arayışlar Ortadoğu’yu daha da
krizlere sürükleyecektir. Tarih sahnesinden dışlandığı günden
beri gücünü, yöntemini, anlayışını ortaya koymayan, egemenliğe
tabi kalmış, acısını çekmiş ama bulaşmaktan da kendini sakınmış
kadın, ancak egemen zihniyetten arınmış bir yaşam kültürünü,
kendine özgü mücadele yöntemlerini tekrar yaratabilir. Yani
kadın özgürlük ideolojisinin Ortadoğu topraklarında yeşermesi
bir tesadüf değildir. Ortadoğu’nun en çok ezilen halkının
kadınlarınca bayrağının yükseltilmesi bir tesadüf değildir.
Kadın, özgürlüğü anlamadan kimse anlayamaz, çünkü özgürlüğün
ihtiyacını kimse kadın kadar hissedemez. İşte bugün Kürdistan’da
kadın onu özgürlüğe taşıyacak her yola büyük bir inançla,
dirençle sarılıyor. Beş bin yıldan sonra belki de özgürlüğün
henüz ilk adımını atmaya çalışıyoruz. Fakat özgürlük nefesi bir
kez ciğerlere çekildi ve Kürt kadınının kanında uyuyan özgürlük
duygularını uyardı. Öyle anlaşılıyor ki artık hiçbir zor, Kürt
kadınını yolundan çeviremeyecek. Kadın özgürlüğün tüm çetrefilli
zorlu mücadele gereçlerine yüreğini açmış, gülümsüyor.
Kürdistan’da yürüyen özgürlük
kavgasında kadınlar her alanda en ön saflarda ve özgürlüğün
rengini belirlemede etkin rol oynamaktalar. Özgürlüğün
gereklerine göre gerekli buldukları şeyleri yapmaktan gözlerini
sakınmıyor, büyük bir sevinçle yürüyorlar. Özgürlüğün çok zor
olduğunu, yine ağır bedeller istediğini anlayan Ronahiler,
Berivanlar kendi bedenlerini ateşe veriyorlar. Ve 8 Mart’ı
Newroz’la birleştirmek isteyen, böylece Kadın Kurtuluş
İdeolojisine cevap olmak isteyen, (kadın özgürlüğünü Kürt
kadınına, Kürdistan gerçeğine taşımak isteyen) Sema Yüce,
içindeki özgürlük ateşini bedenine taşıyan diğer bir kadın. Yine
özgürlüğün bedelini, gözünü kırpmadan, can pahasına eylemlerle
ödeyen, ama yaşamı en çok hissederek ve böylece kendini
sonsuzlaştıran eylem kadınları, Zilan’lar, Beritan’lar,
Viyan'lar var. Ve adını sayamadığımız niceleri, 8 Mart bizim
için aynı zamanda onları da anlama, yücelikleri karşısında
kendini arındırma günü oluyor.
8 Mart 1857’de zalimlerin eliyle
yakılan ateş bugün özgürlük arayışçılarının elleriyle
tutuşturdukları alevlerle daha da büyüyor ve asıl anlamına
kavuşuyor. Özgürlüğün tanımını netleştiriyor. Özgürlüğü özleyen
biz kadınlara düşen ise onların yarattığı ışığın aydınlığının
verdiği güvenle, kendimizi, özgürlük gereklerine göre yeniden
tanımlamak, yaratmak ve yürümektir.
|