ŞEHİT BERİTAN ÖZGÜRLÜK ONURUMUZDUR

  ANASAYFA

  YJA STAR

  GÜNCEL

 GERİLLA KADIN

  ÖZGÜR İNSAN

  ŞEHİTLERİMİZ

  DOSYA

  KİTAP

  ARŞİV

 

  FOTOĞRAF

 

                                 KADINA BAKARKEN

                                                                             

      Jinda BARAN

 

Yaklaşık onbir yıldır Kürdistan dağlarında yürüyorum. Onbir yıldır Kürdistan Coğrafyası’nın o eşsiz havasını soluyorum. Bu dağlardaki her solukta yeni mekanlar buluyor, yeni hayatlara ulaşıyorum. Soluduğum her nefeste şu gerçeği çok iyi hissediyorum; toplum tarafından bizlere giydirilen elbiseyi çıkarabilmek, tüketilmiş, harcanmış sözlerin dışında yeni sözcükler ile konuşabilmek ve bizlere takılmış maskeleri söküp atabilmek sanıldığı kadar kolay değildir.

Kadın aslında üzerine giydirilen elbiseyle eksiktir. Bütün bunların uzağında ve ancak öğretilen, kanıksatılan o elbiseden soyunması başta kendisiyle güçlü bir savaş içerisine girmesini gerektiriyor.

Kürdistan dağlarında kadın olarak var olabilmek büyük bir mücadele işidir...

Zağrosların kuzeyden güneye uzanan eteklerine yerleşmiş bir yayladan geçiyorum. Esen rüzgarlar bizi kıl çadırların toz ve dumanı arasında bırakıyor. İçinde yaşadığımız koşullar onlara çok ilginç gelmese de, yaşam tarzlarımız birbirine oldukça yabancı... Bu nedenle gözümüzün alışık olmadığı bir çok manzaraya takılıyoruz.

Yaylanın erkekleri yarı uzanmış bir biçimde oturup büyük bir özenle tespihlerini çekerken, çocuklar ortalıkta cıvıl cıvıl koşturuyorlar. Bunların hepsi gözümüzün önünden gelip geçen bir anlık görünümler oluyor. Bütün bunlar içinde anlık olarak bakıp geçemediğim kadınların ortak manzaraları oluyor...

Uzak ve yalnızlar... İki kadını bir arada göremeyeceğimiz kadar dahi birbirlerine mesafeliler. Bizler kadar onlarda bizi merakla izliyorlar. Kimi beşikteki çocuğunu kundaklarken örtülerin altından kaçamak bakıyor, kimi yayık yayarken yayığın ardından gizlenerek seyrediyor.

Herkes gülerken, ‘acaba o örtülerin altından onlarda gülüyorlar mı?’, diye düşünüyorum. Çünkü sarıp sarmaladıkları yüzlerinde ulaşabildiğim tek görüntü yüzleri oluyor. Açık bırakılmış o pencereden yüreklerine ulaşabilmek, orada onlarla bir birliktenlik sağlayabilmek ne büyük bir zafer...

Şimdi düşünüyorum da, onların gözleriyle bizler nasıl görünüyorduk? Görünüşte çok büyük farklarımız var, ama kurtulamadığımız ortak yanlarımızı da görebiliyorlar mıydı?

Bu Zağros yaylasında bütün kadınların dilinden anlamasam, sıcak dokunuşlarına ulaşamasam da içten bir bakışıyla karşılaşıyor ve o bakışlarıyla selamlaşıyorum. Bir tek bakışların diliyle süzüyoruz birbirimizi. Buda güzel... Farklı dünyalardan olsak da dokunulmayan tek bağlarıdır kadınların bakışları.

Ancak ulaşabildiğim bakışların bile uzağında yüzü örtülü bir kadın duruyor. Herkese sırtını dönmüş, bir kaya parçasının altına sinmiş yün eğiriyor. O uçsuz bucaksız zirvelere aldırmayan, ama bir o kadarda isyankar bu duruş ister istemez ilgimi çekiyor. Ona yöneliyorum...

Kim bilir bu küskün duruşu hayatın hangi anlarınadır. Elindeki o teşiyi dizlerine sürüp döndürdükçe yalnızlaşıyor sanki. Kadının bu yalnızlığının, yalnızlıklarımızın tarihi nereden başlıyor?.. Ona yaklaşırken İmralı adasındaki kadının o büyük yoldaşının sözlerini anımsıyorum; ‘...yalnız insan yoktur, toplumsallığı bitirilmiş insan vardır’  sözleri dökülüyor dudaklarımın arasından. Elindeki teşiyi çevirdikçe kendi kaderiyle ritim tutmuş, Zağros dağlarının eteklerinden kopmamış bir tarih gibi duruyor bu kadın. Yalnızlaşıp inkara terk edilmiş bir tarih. Adını sorarken kaç bin yıldır bu topraklarda teşiyi çeviren Kürt kadınlarını düşünüyorum. Kaç bin yıldır dönüyor onun ellerinde teşi...

Adının Şaze olduğunu öğreniyorum. Şaze herkese arkasını dönerek konuşuyor. Kimsenin yüzüne bakmıyor. Yayla yaşayanları onun bu haline gülüp geçse de ben merak ediyorum. Onda bizden, hepimizden, bütün kadınlardan bir şeylerin mevcudiyetini hissediyorum.

Elimi uzatıp yüzünü bana dönmesini istiyorum. Dönmüyor... Israrla bekliyorum. Bir şeylerle yüzleşmenin kaçınılmazlığını daha ağır bir biçimde hissediyorum. Sanki dönse, bir baksa kendimi görecekmişim gibi bir duygu bütün bedenimi kaplıyor. Artık bunu her şeyden çok istiyorum. Zağros coğrafyasındaki bu kadının göremediğim yüzündeki giz beni kendine çekiyor. Onu beklerken sanki kendimi bekliyorum.

Bir zaman sonra Şaze yüzünü bana dönüyor. Yüzünün felçli olduğunu görüyorum. Büyük bir sarsıntı bedenimi sarıyor. Ellerimi kendi yüzüme götürüyorum. Bir aynaya bakarcasına kendi yüzüme dokunuyorum. Onun felçli yüzündeki utancı kendi yüzümde hissediyorum.

Ondan korkacağımı düşünüyor, yüzünü avuçlarıyla kapatarak beni uzaklaştırmak istiyor. Ama ben kendimi ondan alamıyorum. Onun yüzünü görmek, o yüzü tanımak, o yüzü okumak istiyorum. Sanki kendi yüzümle yüzleşiyorum.

Bir kadın yüzü insanlardan kilometrelerce uzakta, bir dağ başında bile neden böylesine saklanmaya mahkum? Yeryüzünde bakılamaz o kadar yüz varken bu yüze neden bakılamasın?

Hangimiz yüzümüz kızarmadan yaşıyoruz bu dünyada ve hangimizin yüzü doğduğumuz günkü kadar temiz ve aynı saflıkta?..

İnsan büyüdükçe o masum, lekesiz yüz de giderek küçülür, yok olur. Yüzümüz giderek kızarmayı, iki yüzlülüğü, utanmazlığı öğrenir. Öğrendikçe değişir. An gelir öyle bir değişime uğrar ki gerçek yüzümüzü ayırt edemez, tanıyamaz oluruz. Artık başkalarının beğenisiyle yaşarız ve bundan sonra bize çirkin gelen tek şey maskesi olmayan yüzlerimiz olur.

Bunları Şaze’ye anlatamadım. Ona yıllar boyu aşılanan bu duruşu bir çırpıda aşamazdım.

Şaze maskesiz bir kadın. Bütün kusuruyla birlikte ortada. Ama yine O, bu çağ hilesini fark edemeyecek kadar uzak. Güzelimizi çirkinimizi bilemeyecek kadar bilgisiz ve cahil bırakılmış bir Kürt kadını.

O kendisini bu yeryüzünde bir kusur gibi görüyor. O suçunu bilmeyen bir suçludur. Bütün herkesin yüzü gözü düzgünken, onun yüzü neden çarpılmış? Bunda yaratanın da ona bir kastı var muhakkak! Ve o bunu tartıp biçmek zorunda. Sonsuza kadar korku ve acı çekmekle görevlendirilmiş!

Uygarlığın tanrılarının ona verdiği görevinden bir an olsun vazgeçmesini, yüreğinin bir an için sevgiyle ve umutla dolmasını istiyorum. Ona bütün içtenliğimle, sözlerimle, bakışlarımla, dokunmak, ona yüzlerimizin gerçek sırlarını anlatmak, güzel olanın bakışların özünde saklı olduğunu ve içinde bulunduğunu ama hiç farkına varamadığını, bu sonsuzluğa uzanmış zirvelerin ferahlığında gizli olduğunu anlatmak istiyorum.

Birbirimizin sözlerinden anlamıyoruz. Aramıza  çok büyük mesafeler konulmuş olsa da, kadınlar birbirine ulaşmayı bilirler. Belki hayatı boyunca yüzünü kimseye dönmeyen Şaze yüzünü ilk defa bir kadına dönüyor. Bu bile bir başlangıç sayılabilir.

Bütün o hareketsizliğin içinde bir hareket, bütün o sessizliğin içinde bir çığlık gibi bakıyor gözlerime. Felçli yüzünde bir tek kımıltı yok, dili bir tek sözcük söylemiyor, ama gözlerinin nemi bana kadının o koskoca acılı geçmişini hatırlatmaya yetiyor.

Onun yüzünün uçsuz bucaksız coğrafyasında kayboluyorum. O derin yarıklarda, geniş çukurlarda, ıssız kuraklıkta mutsuzluğun fotoğrafı gizli. Bu çoraklaşmış coğrafyayı  gözlerinin ucunda beklettiği iki damla gözyaşıyla suluyor.

Yüzünü avuçlarımın içine alıyorum. O öpülesi yüzünden doyasıya öperken, o elindeki rengarenk yünlere sarılmış teşi dönüşlerini sürdürüyor... 

 

 

 

 

 

 

 

 

HPG - YJA STAR (Özgür Kadın Birlikleri) Resmi WEB Sayfasıdır
HPG-BİM tarafından yapılmıştır.
HPG Online © 2003 - 2006 Tüm hakları saklıdır.