|

Biz kadınlar için “Erkeklerin
dünyasında yaşamak” demek olan ataerkil sistemi, çok
yorumlamadan Kamla Blahim’in o çok sade ve çarpıcı kitabından
derleyerek vermeye çalışacağım. İdeolojik ve teorik olarak
üzerinde çokça tartıştığımız, hayatımızdaki bütün kötülüklerin
kaynağı olarak gördüğümüz, tarihi kökenlerini ve genel gelişim
seyrini kronolojik olarak neredeyse ezberlediğimiz ama günlük
hayatlarımıza, örgütsel işleyişlerimize, insan ilişkilerimize
indirgerken çokça yanıldığımız ataerkilliliğin en basit ve sade
tanımlarını yapmayı esas alacağım. Ve bu konuda yukarıda da
ifade ettiğim gibi, sevgili Blahim’in dolaysız kaleminden
faydalanacağım.
“Her şeyden önce, ataerkil
sistemden ne anlamalıyız?”;Ataerki kelimesi yazınsal olarak
babanın ya da “aile reisi sayılan adam”ın yönetimi anlamına
gelir ve aslen belirli bir “erkek egemen aile” türünü tarif
etmek için kullanılmıştır: Egemen erkeğin yönetimi altında
bulunan kadınları, daha genç erkekleri, çocukları, köleleri ve
ev hizmetlilerini kapsayan geniş ev halkını ifade eder.
Günümüzde ise, daha genel olarak erkek egemenliğini, erkeğin
kadına egemen olduğu güç ilişkilerini anlatmak ve çeşitli
yollardan kadınların ikincil konumda tutulduğu bir sistemi
nitelendirmek için kullanılıyor. Hangi sınıfa mensup olursak
olalım, kadınlar olarak her gün maruz kaldığımız ikincil konum,
ezilmişlik, aile içinde, iş yerinde, cephede, mevzide ya da
toplumda çok çeşitli biçimler almaktadır; ayrımcılık,
önemsenmemek, aşağılanmak, denetim, sömürü, baskı, şiddet vb.
gibi. Detaylar değişse de konunun değişmediği tek alan... Peki
ataerkil sistemi kendi hayatımızda nasıl fark edebiliriz?
Üstü kapalıda olsa ayrımcılık,
önyargı ya da kabul görmeme ile karşılaşan herkes, ona isim
koymasa bile, bunu hisseder ve tanır. Yaşamlarımızda
ayrımcılığın bir şeklini ve ataerkil sistemin belirli bir yönünü
gösteren sayısız örnek yazabiliriz. “Duydum ki ben doğduğumda
ailem üzülmüş. Onlar bir oğlan istiyorlarmış.”(Erkek çocuk
tercihi)
“Erkek kardeşlerim yiyecek isteyebilir, ellerini uzatıp ne
dilerlerse alabilirlerdi. Bize ise, verilinceye kadar beklememiz
söylenirdi. Kız kardeşlerim ve annem geriye ne kalırsa onunla
idare etmek zorundaydı.” (Yiyecek dağılımında kızlara
karşı ayrımcılık)
“Anneme ev işlerinde yardım etmek zorundayım, erkek
kardeşlerim değil” (Kadınlar ve genç kızlar üzerindeki ev
işi yükü)
“Okula gitmek başlı başına bir mücadeleydi. Babam, biz
kızların okula gitmesini gerekli görmüyordu.” (Kızlar
için eğitim fırsatlarının olmayışı)
“Erkek kardeşlerim istedikleri zaman eve gelirlerdi ama benim
hava kararmadan evde olmam gerekirdi.” (Kızların hareket
özgürlüklerinin olmayışı)
“Babam sık sık annemi döverdi.”( Koca dayağı)
“Erkek kardeşlerim babamdan daha kötü. Benim herhangi bir
oğlanla konuşmamı istemiyorlar.” (Kadınlar ve kızlar
üzerindeki erkek egemenliği) “Patronumun istediklerine
razı gelmediğim için işimden atıldım”( İşyerinde cinsel
taciz)
“Babamın mülkiyetinde benim payım yok. Kocamın mülkiyeti de
benim değil. Aslında benim diyebileceğim bir şeyim yok.”
(Kadınların miras ve mülkiyet haklarının olmayışı.)
“Bedenimi, ne zaman isterse kocama sunmak zorundayım. Benim
söz hakkım yok. Cinsellikten korkuyorum, hoşuma gitmiyor ama
kocamın isteklerine boyun eğiyorum.” (Kadının bedeni ve
cinselliği üzerindeki erkek egemenliği.)
“Kocamın aile planlaması yöntemlerini uygulamasını istedim
ama o reddetti. Kürtaj olmama da izin vermedi.”
(Doğurganlık üzerinde erkek hakimiyeti, kadının hakkının
olmaması)
Bu gerçeği hayatın her alanına
uygulayabiliriz. Göreceğiz ki ayrıntılar değişse de konu
değişmez. Karar mekanizmaları maliye, teknik, ulaşım imkanları,
en geniş mevzilenme olanağı vb. her şey erkeğin lehine erkeğe
göre şekillenmiştir ve hepsinde kadına karşı ayrımcılık,
dışlama, hor görme etkilidir. İkinci konumda olma hissi ve
ezilmişlik, kendimize duyduğumuz saygıyı, değeri ve özgüveni yok
eder, arzu ve amaçlarımızı sınırlar. Kendimizi ispat etmek için
giriştiğimiz her cesur hareket “kadınsı olmamakla” suçlanır.
Bizim için tayin edilen alandan ve rolden bir adım dışarı
çıkmayı denesek “utanmaz” olarak adlandırılırız. Bizi
erkeklerden aşağı olarak tanımlayan ve üzerimizde denetim kuran
normlar ve uygulamalar her yerde vardır: kendi ailelerimizde,
sosyal ilişkilerde, dinlerde, yasalarda, okullarda, ders
kitaplarında, kitle iletişim araçlarında, fabrikalarda,
bürolarda, cephelerde, mevzilerde vs......vs...Birbirimizi
dinlediğimizde, bu ezilmişliğin talihsiz birkaç kadının kaderi
olmadığını ve sorunun bazı kadınları sömüren ya da baskı altında
tutan kimi “kötü” erkeklerden ibaret olmadığını fark ederiz. Bir
sistemle karşı karşıya olduğumuzu anlamaya başlarız. Kadınların
ikincil konumda olduğu, erkek egemenliği, üstünlüğü ve denetimi
altında olduğu bir sistem.Kısaca ataerkil sistem; etrafımızda
sürekli gördüğümüz erkek egemenliğini özetleyen bir terimdir.
Ataerkil sisteme bağlı ideolojiler şöyle buyurur: erkek kadından
üstündür, kadınlar erkekler tarafından
denetlenir/denetlenmelidir, kadın erkeğin mülkünün bir
parçasıdır. Örneğin, birçok dilde koca için kullanılan
kelimelerin hepsi “efendi” ya da “sahip” anlamına gelmektedir.
Ataerkil sistem her yerde, bütün zamanlarda aynı değildir.
Doğası, aynı toplumlardaki farklı sınıflar içinde, farklı
toplumlarda ve tarihin farklı dönemlerinde farklılık gösterir.
Genel ilkeler aynı kalır, yani denetim erkeklerin elindedir. Ama
bu denetimin doğası değişebilir. Her toplumsal sistem ya da
tarihi dönem, ataerkil sistemin işleyişine ve toplumsal ve
kültürel uygulamalar kendine özgü değişiklikler getirir.
Ataerkil sistemde erkeklerin denetim alanlarının neler olduğuna
baktığımızda ortaya çıkan tablo aslında kadın yaşamının her
alanı olduğu şeklindedir.
Kadınların üretim gücü ya da
işgücü; erkekler, hem ev içinde ve hem de dışarıdaki ücretli
işte kadınların üretkenliğini denetim altında tutar. Ev içinde
kadın, çocuklarına, kocasına ve ailenin diğer üyelerine ömür
boyu, yirmi dört saat her türlü parasız hizmeti sağlar. Erkekler
kadınların ev dışındaki emeğini de çeşitli şekillerde denetim
altında tutar. Kadınları emeklerini satmaya zorlayabilir ya da
onları çalışmaktan alıkoyabilirler. Kadınların kazançlarına el
koyabilirler; kendilerinin seçtiği işlerde ara sıra
çalışmalarına izin verebilirler. Bu nedenle kadınlar daha yüksek
ücretli işlere giremezler, emeklerini çok düşük ücretlere
satmaya zorlanırlar.Kadınların emeğinin üzerindeki bu denetim ve
sömürü, erkeklerin ataerkil sistemden maddi yarar sağladıkları;
kadınların baskı altında tutulmasından somut ekonomik kazanç
elde ettikleri anlamına gelir. Başka bir deyişle, ataerkil
sistemin maddi bir temeli vardır.
Kadınların doğurganlığı; erkekler
kadınların doğurganlık gücünü de denetim altında tutar. Pek çok
toplumda kadınların sahip olacakları çocuk sayısı, zamanı
gebelikten korunma yöntemi vb. kararları erkek verir. Bireysel
erkek denetiminin dışında, kilise, devlet, toplumsal kültür gibi
erkek egemen kurumlarda kadınların bu gücü ile ilgili kurallar
koyarlar. Bu kurumsallaştırılmış denetimdir. Günümüzde ataerkil
devlet, kadınların doğurganlığını aile planlama programları ile
denetim altında tutmaya çabalar. Devlet, ülke için en uygun
nüfusa karar verir ve buna göre kadınları çocuk sahibi olmaları
için cesaretlendirir ya da bundan alıkoymaya çalışır. Ataerkil
sistem, kadınları anne olmaları için zorlamakla kalmaz analık
koşullarına da, karar verir. Bu analık ideolojisi kadınlar
üzerindeki baskının temellerinden biri olarak görülür, çünkü bu
ideolojisi ataerkil sistemi sürekli kılan erkek ve kadın
karakter modellerini yaratır, özel ve kamusal alan arasında
bölünme yaratır ve bunu güçlendirir; kadınların hareket
özgürlüğünü ve gelişmelerini kısıtlar ve erkek egemenliğini
yeniden üretir.
Kadınların cinselliği üzerindeki
denetim; Cinsellik, kadınların ikincil konumda ve baskı altında
tutulduğu çok önemli bir diğer alandır. Kadınlar erkeklerin
ihtiyaçları ve arzuları doğrultusunda onlara cinsel hizmet
sağlamaya mecbur edilir. Erkeğin rast gele cinsel ilişkide
bulunmasına geleneksel olarak göz yuman her toplumda, kadınların
evlilik dışında cinselliklerini ifade etmelerini yasaklayan
ahlaki ve yasal bir sistem vardır. Yelpazenin diğer ucunda ise
erkekler, kendi denetimlerindeki karılarını, kızlarını ve diğer
kadınları fahişeliğe, yani cinselliklerinin ticaretine
zorlayabilirler. “Utanç” ve “Onur” yakıştırmaları ile kadınların
cinselliğinin denetim altına alındığı bir başka yöntemde tecavüz
ve tecavüz tehditleridir. Kadınların cinselliğini denetim altına
almak için, giyim kuşamları davranışları, faaliyetleri, ailesel,
toplumsal, kültürel ve dinsel davranış kuralları, örf ve adetler
kanalıyla dikkatle izlenir, yani kadınlar cinsel köledir.
Ataerkil ideoloji kadınları, anne ve cinsel varlık olarak iki
zıt kutuba ayırır. Eril kültür anneler dışındaki tüm kadınları,
erkeğin zevki için var olan cinsel nesneler olarak tanımlar.
Buna göre tecavüz ataerkil sistemin tanımlayıcı bir özelliğidir.
Tecavüz, etkili bir siyasi araç, güçsüz sınıfın üyeleri üzerinde
güçlü sınıfın üyeleri tarafından uygulanan politik bir baskı
eylemidir.
Kadınların hareket özgürlüğü
üzerindeki denetim; Kadınların cinselliğini, üretimini ve
doğurganlığını denetim altına alabilmek için, erkekler
kadınların hareket özgürlüğünü de denetlemek ihtiyacındadır.
Dışarı çıkma özgürlüğünün kısıtlanması, özelin ve kamusalın katı
ayrımı, cinsiyetler arasındaki etkileşimde sınırlamalar ve
benzer... Tümü tam da kadınların hareketlerini emsalsiz
şekillerde denetim altında tutar. Bunlar toplumsal cinsiyete
(erkek lehine cinsel ayrımcılık) özgüdür, çünkü erkekler aynı
sınırlamalara maruz kalmazlar.
Mülkiyet ve diğer ekonomik
kaynaklar üzerindeki denetim; mülkiyet ve diğer üretim
kaynakları erkeklerin denetimindedir. Ve genellikle babadan
oğula olmak üzere bir erkekten diğerine aktarılırlar. Kadınların
yasal olarak miras edinme haklarının olduğu yerlerde bile, bir
dizi töresel uygulama, duygusal baskı, toplumsal yaptırım ve
kimi zaman şiddet, kadınların bu malların denetimini elde
etmelerini önler. Başka durumlarda da, özel yasalar, kadınların
haklarını artırmaktan ziyade azaltırlar. Her durumda kadınlar
zarar görür. İstatistiklerin gösterdiğine göre; “Tüm dünyada iş
saatlerinin %60’ından fazlasında kadınlar çalışıyor, ama tüm
dünya gelirinin ancak %10’unu alıyorlar ve tüm dünya
mülkiyetinin %1’ine sahipler.” Şimdilik tüm kadınlara, kendimize
ait bir dünyada yaşamak dileğiyle diyorum....
|