|

Doğanın, ananın bilincini, yürek
atışlarını ilk defa duyumsayan, özümseyen ve bu zenginlik
üzerinden kendini var eden kadınlar olmuştur. Doğanın kucağında
kendi varlığını tanımlayan ya da kendini bilen kadın, ikinci
doğanın örülmesinde temel toplumsal öznedir. Dolayısıyla doğa,
kadının ilk öğretmenidir. Kadınla doğa arasında bir birini
besleyen, zenginleştiren, bütünleyen organik bir ilişki vardır.
Bunu ana-çocuk, âşık -âşık olunan ilişkisine benzetmek de
mümkündür. Toplumsal var oluşun başlangıç tezinde böylesine
akıldaş, duygudaş, enerjiyi sinerjiye çeviren, dolayışlı bir
ilişki söz konusudur. Bilincin ve ruhun doğadan kopmadığı,
diyalektik doğalcı bakış açısının hâkim olduğu, bu toplumsallık
sürecinde, bilgiyle insan arasında hiyerarşik bir örgü yoktur.
Bilgi soyutlanarak kutsallaştırılmamış, yaşamın canlılığında
yoğrularak yapıcı bir rol oynamıştır. Bu organik ilişkinin
özünde sürekli öznelliği ve farklılaştırmayı artıran, bir
dinamik söz konusudur. Bu zihniyet doğal toplumun kurucu öznesi
kadının, doğasal, sezgisel bütüncül felsefesinden kaynağını
alır. Özgürlüğü besleyen bir çeşitlilik, bütünleyiciliği artıran
bir etkileşimlik, bireyselliği güçlendiren bu tarzdaki
toplumsallığın, zihniyet haritası doğalcı felsefedir. Kadının
doğal toplumda, doğanın zenginliğinden, yaşlının tecrübesinden,
gencin dinamizminden harmanlayarak oluşturduğu zihniyet,
toplumsal bir karakter taşır. Doğa, birey, toplum arasındaki
ilişkiye tahakküm iktidar girmemiştir. Bilgi edinme, kimlik
kazanma ve toplumsallaşma süreçleri, birbirinden
kopartılmamıştır. Bu toplumsal formdaki birbirini besleyen
barışçıl bilinçlenmenin temelinde toplumsallığın feminal
karakteri yatmaktadır. Doğa okulunun bağrındaki bu toplumsal
çeşitlilik de herkes her şeyi, özneleştirdiği için, herkesten ve
her şeyden her şey öğrenilir. Öğrenme birileriyle bazı
mekânlarla bazı kaynaklarla sınırlandırılmamıştır. Yaşamın her
alanına dağıtılmış, her şeye tinsellik kazandırılmıştır.
Evcil ana düzenine karşı
geliştirilen karşı devrim niteliğindeki erkek düzeni, toplumsal
dokuyu kadavralara bölmüş, bilgiyi, eğitimi, iktidarın aracı
haline getirerek, toplumdan soyutlayıp mülkleştirmiştir. Erkek
egemenlikli toplumsallık, kadının birikimleri toplumcu
değerlerinin ters yüz edilerek, inkârı üzerinden
geliştirilmiştir. Toplumsal var oluşun özdeğini nesneleştirerek
özünden koparmak, anlamsızlaştırmak eril sistemin insanlığın
başına ördüğü en büyük komplodur. Organik toplumundaki bilginin,
tecrübenin demokratik komünal karakteri, toplumun üstünde ezici
toplumsal enerjiyi atomize eden bir hal almıştır. Parçalanan
toplumsallık, parçalanan zihniyet, kişilik, kimlik olmuştur.
Dizginsiz bir at misali şahlandırılan mutlak akılcılık,
duygudan, felsefeden yoksul bilimsellik, öldürülen insanlığın,
başlangıç çizgisi olmuştur. ”En”li kategorize eden,
merkezileştiren, karşıtlaştıran, kendini daima bir zıtla ifade
eden, dolayısıyla analitik zekâyla duygusal zekâyı birbirinden
koparan, bu ölümcül zihniyetin kaynağı erkeğin anti doğasal
karakteridir. Bu anlamda doğa, kadın ve toplum arasındaki
yekvücut ilişkisinin bozulması, insanlığın en büyük felaketi,
yaşam felsefesinin bitişidir. Erkek tarafından fethedilmesi,
sömürülmesi nesneleştirilmesi gereken doğaya yaklaşımla kadına,
topluma karşı geliştirilen iktidarcı yaklaşımlar benzerdir.
Varoluşunu doğaya, anaya borçlu olan insanlık, onlara ihanet
ettiği için yok olmakla yüz yüzedir.
Toplumsallaşmanın kök hücresi
olan doğal toplumun, özgürlükçü zihniyeti ve ekolojik
yapılanması, toplumsal evrim boyunca varlığını sürdürmüştür. Bu
ana damar, kadınlar ve halklar için bütün zaman dilimlerinde
yaşam alanlarının oluşmasında neden olmuş nefes borularıdır.
Tarih boyunca İnanna’nin mücadelesinde, etnisitenin direnişinde,
Rönesans’ın akılla duyguyu yoğuran özgürlükçü felsefesinde…
Toplum kadının doğal eğitici, düzenleyici, kurucu
özelliklerinden yoksun bırakıldıkça özsüzleşmiş
biçimsizleştirilmiştir. Çünkü kadınlar toplumun heykeltıraşları,
dokuyucularıdırlar. Toplumsal çekirdeğin kimlikleşmenin
oluşumunda, kadın emeği başattır. Dünyanın bütün çocukları sevgi
ve bilinçle yoğrulmuş, bu evrensel emeğin yaratımı olurken, bu
emek eril zihniyet tarafından küçümsenir, anlamsızlaştırılıp
hatta yok sayılmıştır. Kadının ev içindeki emeği, emek
sayılmayıp “ev hanımlığı” diye tabir edilerek basitleştirilir.
Emeği ücretle özdeşleştiren metalaştıran erkek egemenlikli
zihniyet aynı yaklaşımı çocukların, gençlerin ve yaşlıların
emeğine karşıda sergilemektedir. Ananın sütüne, incelikle emek
verişine, titreyişine ihanet etmiş bir toplumsallıktır erkek
toplumsallığı. Dolayısıyla ataerkildir, cinsiyetçidir. O kadar
cinsiyetçidir ki çocuğu büyüten kadın soyadını veren babadır.
Bir erkek çocuğu annesi yetiştirmesine, eğitmesine rağmen o
babasının oğludur. Erkek çocuk annesini yâdsıma üzerinden
erkekleşir. Bir erkek“duygusal olmayacaksın, ağlamayacaksın, kız
çocuklarla oynamayacaksın vb.” ölümcül sözlerle terbiye
edildiğinde yaşamdan kopar, kaynağına karşı yabancılaşır.
Dolayısıyla kadını toplum hissedecekse, hangi noktalarda ihanet
ettiğini çözümleyerek hissedebilir. Analarımız sütlerini ancak
bu şekilde helal edebilir.
Kadınlık zayıflıkla,
çaresizlikle, erkeklik güçle, hâkimiyetle benzeştirildiği ve bu
kölelik her iki cinse de içerildiği için, cennet anaların
ayakları altından çekilmiştir. Kadının, erkeğin, düşüncenin,
duygunun, bedenin vb. her şeyin iktidarın yeniden üretimi için
metalaştığı, sömürünün zirvesel ifadesi olan kapitalist
toplumda, kadın doğası emeği çok ince bir tarzda kullanılarak
sistemin hizmetine sokulmuştur. Kadının iyileştirici, koruyucu,
öğretici, duyarlılıkla örülü içsel enerjisi erkek egemenlikli
sistemin üretimi ve sürekliliği için, nesneleştirilmiş özne
durumundadır. Dünyada hizmet sektöründe gücü, emeği en fazla
kullanılan kadınlardır. Öğretmenlik, hemşirelik, sekreterlik vb.
mesleklerde kadınların yer alması tesadüf değildir. Kadınların
doğalitesinden gelen özelliklerin başkalaştırılıp, gücünün
cinsiyetçi sisteme akıtılmasıdır. Dolayısıyla kadın bu sistem
için her gün yumurtlayan tavuk konumundadır. Tek sesli, tek
renkli bu organizasyonun yürütücü organları konumundaki
kadınlar, her zaman felsefe ve bilim ve siyaset alanlarından
uzak tutulmuşlardır. Halbuki tarihsel akış içerisinde Grek
felsefesine kaynaklık eden kadın yüzlü Dionyoss kültürü ve onun
öncesindeki ana tanrıça kültüdür. Yine aydınlanma felsefesi,
doğa ve kadına yeniden dönüşle, yeniden doğuş sağlamıştır. Yine
20.yüzyılın ikinci yarsında sonra gelişen feminist hareketlerde,
modernist düalist paradigmayı çok güçlü eleştiriye tabi tutarak,
felsefe ve bilimin erkek yüzünü açığa vurmuştur. Dünyanın en
eski en evrensel paradigması olan kadın ve erkeğin
karşıtlaştırılması üzerinde, akıl, duygu, beden ayrıştırılarak,
bilim ve felsefe yol ayrımına girmiştir. İktidarın meşruiyeti
için felsefe ve bilim birbirinden kopartılmıştır.
Demokratik komünal değerlerin
uzantısı niteliğindeki sosyalist hareketler içinde de kadınlar
yer almıştır. İspanya şehir komünarlarının kuruluşunda, Paris
komününde, Fransız devriminin en ön barikatlarında, Rus
devriminde ve ulusal kurtuluş mücadelelerinde kadınlar aktif rol
oynamışlardır. Büyük emekler ve yüce bedellerle yürütülen bu
mücadeleler, insanlığın özgürlük hafızasında büyük birikimler,
duruşlar ve toplumsal değişimler yaratsalar da, toplumsal
dokudaki cinsiyetçi hiyerarşik karakteri köklü bir değişime
uğratamamıştır. Devletçi sosyalizmin kaba materyalizme,
determinizme ve sınıf iktidarına dayalı demokrasiden uzak
felsefesi kadın sorununa dair teorik belirlemeler yapsa da,
sorunsallığı derinlikli alıp çözmede yetersiz kalmıştır. Sınıf
temelli bakış açısına sahip sosyalist teori, toplum içindeki
ataerkil jerontokratik tahakküm üreten en eski mikro iktidar
ilişkilerini ortadan kaldırmamıştır. Dolayısıyla tarihin ilk
sınıfı, ilk ezileni, en eski en örtük çelişkisi olan cins
çelişkisine karşı tahlil boyutunda bazı ilerlemeler sağlansa da,
kadın mücadele içerisinde tekrar yedeklenmiş, öz gücünü,
iradesini, düşünüşünü yaratmaktan uzak kalmıştır. Kadın
örgütlülüğü sosyalist hareketler içerisinde bir kol
örgütlenmesini aşamamış, merkezi devlet yapısını güçlendiren bir
pozisyonda kalmıştır. Kadın özgürlükçü doğasal zihniyeti
ekseninde, ideolojik, sosyal, ekonomik alanda öz üretimi
gerçekleştirememiş, kendi toplumsallığını yaratamamıştır.
Sosyalist hareketler içinde çok güçlü, radikal kadın duruşları
da açığa çıkmıştır. Fakat bu duruşlar bir ideolojik kimliğe, öz
örgütlülüğe, yapılanmaya dönüşmediği için bireysel kalmıştır,
bireysel kaldığı içinde devletçi sosyalizmin iktidarcı,
cinsiyetçi, anti demokratik karakteri üzerinde değiştirici
dönüştürücü bir etki yaratamamıştır. Örneğin bir kadın anarşist
olan Emma Goldman Bolşevik hareketin ulus devlet, şiddet ve
devleti çizgisine çok güçlü eleştirileri olmuştur. “ Bolşevizm
pratikte gönüllü bir komünizm formu değil, baskıcı devlet
komünizmi olduğunu öne sürer. En dipteki bireysel şiddeti
yaratan, en tepedeki örgütlü şiddettir vb. değerlendirmeleri
kadının demokratik komünal bakış açısındaki derinliği gösterse
de, sistemli bir özgün felsefeye ve ideolojiye dönüşmediği için
etkisi zayıf kalmıştır.
Bilindiği gibi Önderliğimiz kadın
sorumsallığını diğer Önderlerden çok daha farklı, özgün,
derinlikli bir tarzda ele almıştır. Cins çelişkisini toplumsal
kuruluşun ve değişim merkezine yerleştirilmiş, kadın kurtuluş
ideolojisi ve öncülüğünü öz yeterliliğine dayalı bir öz
örgütlülükle adeta iğneyle kuyu kazarcasına çok büyük bir
emekle, çabayla yaratmıştır. Devrim içinde devrim niteliği
taşıyan böylesine güçlü bir kadın militan duruşu ve kitlesel
örgütlülüğü derinlikli bir yoğunlaşma ve eğitimle açığa
çıkarılmıştır. Önderlik zemininde özgür yaşamla yapılan
diyaloglar ve çözümlemelerle kadına içerilmiş kölelik açığa
çıkarılmış, özgürlükçü duruşlar güçlü bir eleştiri ve sorgulama
üzerinden yaratılmıştır. Dolayısıyla Önderlik zemininde
duygusal, düşünsel, bedensel anlamda görülen eğitimler, kadını
kadınla buluşturmuş onu kimlikleştirmiştir. Önderliğimizin
eğitim tarzında analitik zekâyla, duygusal zekâ birleştirilmiş,
söz yaşam gücüyle çelikleştirilerek özgür irade de
somutlaştırılıp anlamlandırılmıştır.
Kadınlar tarih boyunca yasak
meyveden yani bilgiden uzak tutulmuşlardır. Hatta ona el
uzattığı için cennetten kovulmuş, günahkâr sayılmıştır. Çünkü o
cennettin hâkimi, sahibi, tanrı, onun gölgesi Âdem’di. Bilincin
yaratıcısının bilinçsizleştirilmesi, erkek egemenlikli iktidarla
bağlantılıdır. Erkek hâkimiyeti bilincin, dolayısıyla “öz
düşünüm olan özgürlüğün,” halklardan, kadınlardan çalınmasıyla
tekelleşmesiyle kurumlaştırılmıştır. Egemenliğin, ruhumuzdan,
bilincimizden geçmesi zihniyetimizin köleleştirilmesi üzerinden
örülen bu ince iktidarla bağlantılıdır. Biz kadınları her gün
geriye çeken, “yapamam, edemem, anlayamam” vb. binlerce ölümcül
gel gitlerle yaşam dışı hale getiren bu iktidarı çözdükçe,
özgürlükleşmeye adım adım yakınlaşacağızdır. Kadınların üzerine
serpilen bu ölü toprağı, kadının duygusuyla, zekâsıyla yaşama
çevirerek çiçeklendiren Önderliğimiz, bunu kadının ruhunda,
zihniyetinde örülen duvarlarla çarpışarak sağlamıştır. İçsel
enerjisi, bedeni, zekâsı örselenen dolayısıyla doğalitesine
yabancılaşan kadın, ruhsal ve düşünsel içerikli eğitimlerle
kendini bulabilmiştir. Bu aynı zamanda erilleşen bilinç
dünyasına, felsefesine karşı kadın bakış açısının yüklenimidir.
Kadının doğalitesinden kaynaklı yaşama daha yakın olması,
bilincinin daha yaşamsal kurucu olmasını beraberinde
getirilmiştir. Yaşam kadınla güzeldir. Kadın yaşamın öznesidir,
ruhudur. Sezgilerimizi akılcı bir temeli olmayan, yanlış
sonuçlara götüren bir yetenek olarak tanımlamak yerine, gerçekte
ruh sesinin konuşması olarak tanımlamak, bizi daha kendimizle
barışık ve güvenli kılacaktır. Erkek egemenlikli sistem
tarafından basitleştirilen sezgi gücümüzü analitik zekâmızla
birleştirip yaşama akıtmak, yaşamın kadın yüzünü açığa
çıkaracaktır. Çünkü sezgi şimşek hızındaki içsel görü, içsel
işitme, içsel duyum ve bilişten oluşmuştur.
|