|

Özgürlük neden bizde bir
tutkudur?
Yok sayılmaya, bitirilmeye mahkum edilen bir halkın umutlarını,
Güneşimizin deyimiyle “iğne ucuyla kuyu kazar misali” özgürlüğü
yaratmaya ve onunla buluşmaya çalışan insanlarız. Kendilerini
özgür sananların, kendilerini kandıranların bunu anlayabilmesi
mümkün mü? İnsanca yaşam koşullarının ortadan kaldırıldığı,
insana dair hiçbir şeyin bırakılmadığı bir dünyada, en doğal
yaşam haklarını isteme ya da arama suç olarak nitelendirildi.
Buna terörizm damgası vuruldu.
Yaşamı yok etmeyi kendileri için
varoluş nedeni sayanlar, yaşam arayışçılarını ne kadar
anlayabilir ki? Kendi dilinden, kendi kültüründen
uzaklaştırılan, kendisine yabancılaştırılan bir halkın
mücadelesine, bunu yaratan egemenlerin anlam verememesi ve
saldırmasını neden yadırgayalım ki? Onların işi köle
yaratmaktır. Bizleri anlamalarını beklemiyoruz.
Kadın gerçekliği kapitalizm ve öncesinde paramparça edilmiştir.
Kendine göre kadın oluşturma mantığıyla kadının parçalanmamış
yanının kalmadığı günümüzde, Kürdistan’da PKK ile beraber kadın
bilincinde bir uyanma gerçekleşmiştir. İradesi kırılarak
metalaştırılıp kullanılan bir cins konumuna düşürülen kadın,
erkeğin kölesi olmayı reddederek özgürlük arayışlarını
derinleştirmiştir. “Ben de varım” diyen kadın, kendisi için tüm
sınırların tutulduğu, yaşam olanaklarının sınırlandırıldığı
erkek egemenlikli bir dünyada, özgürlüğe koşmaya başlamıştır. Ve
kendisini amaçları uğruna bir bomba yapıp patlatacak, bedenini
ateşe verecek kadar bilinç ve irade keskinliği gösterecek
cesareti kazanmıştır. Bu düzeye varmış kadının özgürlük iddiası
karşısında hiçbir gücün dayanabilmesi mümkün değildir. Yüreğini,
beynini duygularını özgürlüğe yatırmış kadının özgürlük
bilincinin sembolü insanın o ada’da ki yalnızlığını, bir derviş
misali anlamak, yoldaşlık sevdalısının öfkesi ile bilenen
yüreğin kinini kime nasıl anlatmalı! Belki bir bilmecedir
yaşayanlar dışında bu yaşanan gerçek.
Anlaşılmayı bekleyen bir halkın
yiğit oğulları ve kızları, dağlarda kendilerine ait
kaybolmuşları aramaktalar, düşmana inat, ruhsuzluktan
kurumuşlara inat. Dağlar umut, özlem, kurtuluş, haram
edilmişlikleri helale dönüştüren mekân. Ya direniş ya teslimiyet
dayatılmış onlara: Yaşam umutlarını yitirmeden düşmüşler
yollara, aramışlar umudu ve özlemi. Belki zamanın aklında ‘iflah
olamaz bir delilik’ olarak nitelendirebilirler. “Olsun!”
diyecekler tebessümle...
Erdemlilik kör bir kuyuya atılmak
istenmiştir. Dostluk dışında sevgi ötesinde duygu ve düşünceyi
hissetmeyi öğrenmemişlerin hikâyesini anlatacaklar.
Bir de, ”Bu hikâye lanetliliğin hikâyesidir,”diyerek,
insansızlaştırmayı sanat edinmişlerin hikâyesini anlatacaklar…
Sınırsız sevgilerimizden beslenen
bitimsiz öfkelerle yaşayan insanlarız biz. Toplumların en
güzelini yaratma umuduyla yaratıyoruz. “Bizleri farklı kılan
nedir” diye soruyoruz kendi kendimize.
Özgürlük tutkumuz değilmidir? Peki, bizleri bu kadar özgürlüğe
tutkulu kılan nedir?
İçerisinden çıktığımız toplum gerçekliği insanları yutacak bir
girdap misali: Yuttu yutacak, gerilikler o kadar örgütlü ki hele
bir ana ya da bir kadın için yaşam o kadar zor ki; Her gün sırat
köprüsünden geçiyoruz. Kadın olmak bile suç, bedeller verilmek
zorunda yaşamda. Her koşul altında kadının acı çekmesi kadermiş
gibi dayatılacak ona. Bizi doğuran, emziren, büyütüp besleyen
analarımız, bin bir kölelik zincirinin halkalarına bağlıyken
bizler ne kadar özgür olabiliriz ki? Anayla başlamadı mı her
şey? Kadın yaşamdı ama yaşamımızın içi boşaltılmaya çalışılıyor.
Farklılıklarımız yaşama ve özgürlüğe bitimsiz
bağlılıklarımızdır. Özgürlüğe susamış bir halk ve cinsiz.
Özgürlük dışında her şey dayatılmış bize. O halde özgür yaşam
koşullarımızı yaratmalıyız. Bu da özgür bir toplum, özgür bir
kişilik, özgür bir cins gerçekliğiyle oluşturula bilinir. Bizler
aklının sesinden çok yüreğinin sesini dinleyen, bir halkın
evlatlarıyız. Böyle bir halkın terbiyesinden; ana terbiyesinden
geçmişiz. Yüreğin sevgiyle yumuşayacağına umudumuz ve inancımız
sonsuz. Yıllardır hep sevgiyle umutla yüreklerimizi yumuşatmak
istedik. Oysaki yüreği nasır bağlayan erkeğin hükmündeki sistem
yüreğimizi acıyla, baskıyla, zulümle bastırmak istedi.
Unutulmamalıdır ki dövülen yürek nasır tutmaz. Her geçen gün
yüreklerimiz, bağlılıklarımız derinleşiyor. Şiddetten beslenen
zulüm ve bu düzenin bekçileri bilmezler ki yüreğimizin yufkalığı
sadece sevgiyle emzirilmekte. Bizleri özgürlüğe tutkulu kılan,
analarımızın sevecenliği kadar, onların köleliğine duyduğumuz
büyük öfkelerdir. Sabrımızı taşıran tutsaklığa duyduğumuz öfke
ve intikamdır.
“Bizleri dağların doruklarında
yıllardır ne besledi” diye soranlara cevabımız; “rüyalarımızı,
umutlarımızı süsleyen bir resim güzelliğinde gülümseyen bir çift
karagöze duyduğumuz sevginin bitimsiz coşkusudur” deriz.
Herkesin her şeyi pazar terazisinde satılığa çıkardığı bir
zamanın dışında kendilerine mekân yaratanlar olarak, alınıp
satılamaz bir sözcüğe bedel koyduk yüreğimizi. Onun adı
dostluktu. Dağlarda yaşamaya karar verdiğimizde, insanın her
şeyi yapabileceğinin gücüne inandık. İnançlar, bağlılıklar
yürütür insanı. İnancı olmayanların bağlılığı olmaz.
Öfkelerimizi demirle dövdük, çelik haline getirdik. Sabrın
büyüklüğünün yürek büyüklüğüyle baş başa büyüdüğünü öğrendik ve
hüzünlendik. Çünkü analarımız sabrın sınırının ötesindeki gazabı
öğretmişti bizlere. Dağlarda bizleri besleyen öfkeden sonra
yaşanan çaresizliklerimizin çaresinin yanı başımızdaki bir
dostun tebessümünde olduğunu öğrendik.
Kışın bütün renklerini donduran
soğuğunda oda yalnızlığında bir dostun yüreğine sığınarak
ısınmayı, yaşamayı, yaşatmayı öğrendik. Bütün ışıklar
karartıldığında, en karanlık gökyüzünde kapkara bulutların
arasında parlayan yıldızın ışığındaki mavi parıltıyı
yürüyüşlerimizde menzil seçmeyi öğrendik. Ve yürüdüğümüz tüm
yollar bizi umuda taşıdı. Özgürlüğün arayışında, sevdalarımızın
bize öğrettiği güzellikleri yaratmayı öğrendik. Özgürlüğü
ararken, sabrımızı, sevgilerimizi, öfkelerimizi, umutlarımızı
besleyenin bir menzil değil, yürüyüşün kendisi olduğunu
öğrendik. Özgürlüğün bedelleri var ve ağırdır. Olsun! Yüreğimizi
koyduk... Anaların bütün yürek acılarına rağmen yine barış ve
kardeşlik sesinin hep karşılıksız kalmasıyla tek yol bırakılıyor
bizlere: Ateşi ateşle söndürmek!
Tarihi tarih yapan, arayışların
yaratmış olduğu direnişlerdir. Bir insanda bir toplum yeniden
doğdu. Tüm yaşam gerekçesi, yaşam ağırlığı bir insanda
somutlaştı. Bir ağaç tüm besinini köklerden alır. Kök bellektir
ve onu oluşturan gerçektir. Ağacın gölgesi hep çölün gazabından
korur insanı. Ve tarih tersine döner birden. Özgürlük çölde
serap mı? Denizde yalnız bir ada mı? Olsun! Yinede tutkudur…
|