|

Şaka yapmıyordu bu kez. Sinesinde
sakladığı ne varsa, bu günlerde çiseleyecekti. Oysa kendi
yatağında uyurken, eteğindeki taşları dökmeye yeltenmiş,
kendisini çıplaklığa adamış birer düş yüklemişti onlara. Uyanır
uyanmaz kendilerini kah bir kayanın, kah bembeyaz karın üzerine
damlamış birer misafir olarak buldular. Yağmur damlalarının tüm
gayesi, üşümüş toprağın ellerine dokunmaktı. Toprağın yüreğini
duymak için tüm kapıları bir an önce çalmanın telaşıyla
yüklüydüler. Nisan yağmurları dokunur dokunmaz, toprağın donmuş,
soğuktan çatlamış çehresi çözüldü. Zap, yüzündeki umut
çimlerinin arasında gelincik yanaklarıyla gülümsüyordu. Tüm vadi
yine Nisan yağmurlarıyla çağlıyordu.
Dola Şîvê’de, kabarmış suların arasında boğulmamak için çırpınan
taşların, kayaların kimisi çıplak, kimisi yosun kaplıydı. Beni
izleyenler ne düşünürdü acaba? Meraklı gözlerle etrafı
kollayanların içten içe: “Bu da ne? Taşların üzerinden seke,
seke geçmeye çalışan biri mi var?” diye sorduklarını hissettim.
Kış boyunca ha çıktılar, ha çıkacaklar diyerek ot toplama hevesi
ile bekledim, durdum. Hevesimden hiçbir şey yitmemişti. Vadi
yeşerir yeşermez, karşı tarafta daha önce keşfettiğim yere
ulaşmak için harekete geçmiştim bile. Taşlardan biri yosunlu,
diğerleri basamayacağım kadar uzaktılar. Yosunlusuna basmaktan
başka çarem yoktu. Ya suya basacaktım ya da suya... Yosunlu taşa
basmam ile kayıp düşmem bir oldu çünkü sırtımda çantam ile
düşünce geride görünen yalnızca kafamdı. Bir anda tüm bedenimle
sudan çıkmış, karşılarında dikilmiştim yine. Ne refleks ama!
Çantamdaki defterlerin ıslanma kaygısı mıydı beni bunca
hızlandıran? Kesin olan bir tek şey vardı: “Baharın ilk duşunu
almıştım, hem de saniyeler içinde. ”
Yanımdaki arkadaşları pek
tanımıyordum. Gülmemek için kendilerini tutmaya çalışsalar da,
gülmeden edemiyorlardı. Kandil’e gitmek üzere bir gurup bayan
arkadaşla yola çıkmıştım. Zap’taki noktalardan birine varmadan
suya düştüm. Üzerimdeki sırılsıklam giysiden bir an önce
kurtulmak istiyordum. Çantamda ne var, ne yok çıkarıp ortalığa
serdim. Başta defterlere uzandı ellerim. Onları kurumaya terk
ettikten sonra üşüdüğümü duyumsadım. Akşam üzeriydi, yüzüme,
bedenime vuran rüzgarla giysilerim daha bir soğumuştu.
Arkadaşlara döndüm: “Siz noktaya gidebilirsiniz. Ben arkanızdan
gelirim artık. Defterlerimi kurutmadan gelemeyeceğim de!” Muzip,
muzip güldüğümü fark edince “Herhalde en iyisi dediği gibi
yapmaktır!” diye düşünmüş olmalılar; beni orada bırakıp kamp
yerine doğru yol aldılar. Bayan arkadaşlar, gider gitmez,
üzerimdeki giysileri çıkardım, sıktım ve kurumaları için
rüzgârın dalgalandırdığı ağaç dallarına asıverdim. Bir an önce
yine arkadaşların yanına gidebilmek için acele etmiştim.
Noktaya ulaştığımda hava iyiden
iyiye kararmak üzereydi. Bir sürü ses yükseliyordu. Arkadaşların
kimisi voleybol oynuyordu. Sahanın etrafına birikmiş bir
kalabalık vardı. Elbiselerim henüz tam kurumamıştı. Islak
olduklarını biraz yakınlaşan biri hemen ayırt edebilirdi. Yanıma
gelen iki arkadaşın bakışları elbiselerime takılınca: “Ben banyo
yaptım da...”dedim “Oh be böylece kandırdım onları” diye
geçirdim içimden.
Geceyi orada geçirdik. Ertesi günü erkenden yola çıkmamız
gerekiyordu. Bize yolu gösterecek olan iki kurye arkadaş, daha
akşamdan görevlendirilmişti. O gün de yine yağmur yağıyordu.
Hafif bir yağmurdu bu kez yağan. Bir önceki günün tersine azar,
azar ıslanacaktım. Kurye arkadaşlardan, Mizgîn ve Zelal de
aramıza katılınca, yine sadece bayan arkadaşlarla yürümeye
başladım. Bu yürüyüşü farklı kılan öğelerden bir tanesi de bu
olsa gerek. Aralarındaki tek erkek arkadaş olmam değişik
sorgulamaların gelişmesini sağlamıştı. Yeni yeni sorular
soruyor, yeni yeni cevaplar buluyordum. Halk olarak karşı
karşıya olduğumuz büyük tehlike, omuzlarımıza büyük görevler
yüklemişti. Böyle olunca, özgür olmayan insanların birlikte
güzel yaşaması için ölçüler de değişmişti. Bir yandan toplumsal
gerçeğimizin bir parçası olan tabular da vardı. Yol boyunca bu
gerçeği iyi izleyecektim.
Zap suları kabardıkça
kabarıyordu. Sular neredeyse bazı yerlerde artık hiç geçit
vermiyordu. İri kıyım ağaçların gövdeleri devrilmiş, geçit
olarak kullanılmaktaydı. Koca taşlar yığılmış, onlara basılıp
geçiliyordu bazen.
Zap suyu denince, herkesin
anlatacağı bir anısı vardır. Ve o gün de öylesi bir gündü. Bir
yandan zorlu geçitlerden geçmeye çalışanlar, bir yandan büyük
sulardan geçerken yaşamlarını verenler canlanıyordu dillerde.
Tam bu anılardan bir tanesi anlatılıyordu ki; arkadaşlardan biri
tüm gövdesini suyun içinde buluvermişti bile. Arkadaşların hepsi
bir anda refleks halinde bana baktılar. Bana çok gülmüşlerdi,
belki ondan. Bana “Şimdi gülme sırası sende!” dercesine
bakıyorlardı. “Üzülme, herkesin başına böyle şeyler gelebilir”
Gülmemek için zor tutuyordum kendimi.
Yol boyunca arkadaşların hepsi
değişik biçimlerde de olsa suya düşmekten kurtulamadılar. Bir
tek grup komutanımız olan Rojîn arkadaş kalmıştı. Taşların
üzerinden geçmeye çalışırken artık herkes gözünü ona dikmiş,
düşüp düşmeyeceğini merak ediyordu. O ise bir asfaltta yürür
gibi taşların üzerinden atlaya, atlaya her seferinde karşı
tarafa geçiyordu, ne hikmetse. En usta oyuncular bile böylesi
seyircilere dayanamayıp heyecandan elleri, ayakları birbirine
dolanırdı bazen. Nereye kadar dayanacaktı.
Mîros’a ulaşmak içindi tüm
çabamız. Gün boyunca yürüdük. Arkadaşlarımızın noktasını
arıyorduk. İkindi saatleriydi. Hava artık kararmak üzereydi.
Arkadaşlar noktalarını değiştirmiş oldukları için onları
belirtilen yerde bulamamıştık. Cihaz çağrıları yapılıyor ama
hiçbir yanıt alamıyorduk. Böylesi durumlarda ne yapılırdı? Tabi
ki kurşun sıkılırdı. Sesimizi duyurmanın başka bir yolu yoktu.
Kısa bir süre sonra cevap olarak kurşun sesleri geldi. Sesler
çok yakın bir yerden geliyordu. Her iki taraftan da sesin
geldiği yöne doğru yürümeye başlayınca yolun ortasına varmadan
karşılaşmıştık. Herkesle teker, teker tokalaştık. Rojîn arkadaş
tam yerimize gidecekken yanımıza ulaştı. Üstü başı sular
içerisinde, sırılsıklamdı. Başta kendisi olmak üzere orada
bulunan ve yol boyunca eşlik eden arkadaşların hepsi gülmeye
başladılar. Bizleri karşılamaya gelen arkadaşlar bu kadar neşeli
gelen bir gurup daha görmediklerini söylüyordu.
Burada iki gece, bir gün misafir
kaldık. Misafir demek gerilla literatürüne pek uymuyordu
aslında. Misafirliklerimiz de bir başka olurdu o yüzden. Her
şeye karşı büyük sorumluluklarla yaklaşılırdı hep.
Bir de uzun yıllardır tek bir insanın uğramadığı, tek bir
misafirin gitmediği yerler vardı buralarda. Savaşın, yıkımın
geliştiği her yerde yakılmış, yıkılmış alanlara rastlamak
mümkündür. Botan’da böylesi yerler çoktur. Behdînan’ın Barzan
alanında gördüğüm bomboş köyleri, boşaltılmış evleri hatırladım.
Böylesi bir manzarayla ilk defa karşılaşmamdan mıydı? Yoksa
yufka yüreklilik miydi? Buna yol açan. Yol boyunca çocuk
oyuncaklarından tutalım yaşamın, her türlü izine rastladığımda,
belleğimde sadece yanından geçtiğim bir enkaz yığını olarak
kalmayacaktı. Bir sürü soru, bir sürü cevap... Sordum ve
cevapladım, kendi, kendime yapıyordum bunu. Kaçınılmazlıkları ve
kurtarılabilecekleri düşünüyordum... “Bir gün buraları terk
etmek zorunda kalan insanlar geri dönecekler !” dedim. Gözüme
küçük bir bez parçasına doldurulmuş kazak söküğü orlonların
orasında, burasındaki yırtıklardan dökülen bir bez bebek ilişti.
Onu oraya düşürmüş, o hiç tanımadığım, gözlerine gülemediğim,
eli topraklı çocuklar da dönecekti bir gün. Yaşlı insanları
düşünüyordum. Derme çatma çardakların altında, bir ellerinde
kıtlama şekerleri, diğerinde çaylar ile tüm sıcağa rağmen
gölgenin tadını çıkaracaktılar yine. Bildiğim bazı köyler vardı,
henüz insan eli çekilmemiş... Ekilmiş tarlaları, meraları vardı.
Kendime geldiğimde, o köylerin belleğimde oluşturduğu şablonu
buralara oturttuğumu fark ettim. Oysa şimdilerde çok sessizdi
buraları.
Gare’de iken bir arkadaşımın
anlattığı öykü aklıma geldi. “Siyana” adlı çok güzel bir köye
uğradığını anlatmıştı. Bu köyün bağlarından, bahçelerinden söz
ediyordu. Asurîlerin yaşadığı bir köydü. Bu arkadaşın yolu
günlerden bir gün Musul’a düşmüş. Orada tesadüfen Siyana’lı bir
köylüye rastlamış. Tekrar o köye geri döneceğinden söz edince,
köylü elinde olmadan ağlamaya başlamış. “Süryani köylüsü
ağlıyordu” dedi. “Sen gidince o köyün filan yerine git, orada
bir bahçe var. Bir salkım üzüm kopar ve benim için ye !” demiş.
Bir üzüm tadındaydı özlemi, yıllandıkça bir tutkuydu onun için
köyü.
Günümüzde birçok insan için vatan
kavramı değişmiş olabilir fakat bir insanın doğup büyüdüğü
yerlerin, hele bir de oralardan zorla koparılmışlarsa farklı bir
değeri vardır. Yıllarca sürdürülen savaşların neticesinde
binlerce köy bu hale getirilmiş, yüz binlerce insan bu durumu
yaşar olmuştu. Böylesi yerlerde görebileceğimiz yaşam izleri
sadece domuzların ayak izleriydi. Barzan alanında inanılmaz
derecede çok domuz vardı. Ot köklerine ulaşmak için
oluşturdukları çukurlara bakıyordum. Üzümü, tatlı meyveleri çok
sevdiklerini öğrenmiştim. Üzüm zamanıydı; tek bir insan elinin
değmediği bağlara erkenden dalmış, üzümlerini bitirmişlerdi
bile. Şimdilerde buralarda bir sessizlik konuşuyordu.
Yürüyüşe kurye olarak katılan
Mizgîn arkadaş, bu alanda yaşanan savaşı onun bağrında taşıdığı
ihanet ve şahadetlerle dolu ikiliğini anlatıyordu. Tabii toprağa
akıtılmış onca kanı düşündükçe yaşama kucak açmış Zagros
eteklerinin, yaşam kaynağı olan bu toprakların neden yüz
yıllardır hep ölüme tanık olduklarını düşünmeden edemiyordum. Bu
kadar bereketli ve zengin olmalarımıydı buna neden olan?
Dimağına baruttan başka bir şeylerin vuracağı güne duruyordu
yine de. “Sen ey kutsanmış güzel, mezarından doğrulup çıkacak
mısın acaba?” diyesim geliyordu. “Kim bilir belki de
yoldasın...” Hayallerimin bir gün gerçekleşebileceğine
inanmaktan yanaydım. Mutlaka değişmesi gereken bir şeyler vardı.
Acıları süpürmekle başlayacaktı başaklar.
Kurye olup da aramıza katılan
Zelal arkadaştan çiçeklerin de konuştuğunu öğrenmiştim. Mağrur
duruşlarını görmüştüm kiminin. Gerçekten de öyleydi. Zelal’in
çiçeklerin ne anlatmak istediğini hissetmesi için kokularını
duyumsaması çoğu zaman yeterli oluyordu. Boynu bükük duruşuyla
“Ben de varım buralarda, ama beni kimse görmüyor” diyordu bir
tanesi. Kendini beğenmiş olanları ise, serilip serpilip,
kokuları metreler öncesinden rüzgârın fısıltısıyla ulaşılmadık
kulak, değmedik burun bırakmıyordu.
Bulunduğumuz yerde çok fazla kalmadık. Yine de kısacık buluşma
anına çok şey sığdırılmıştı. Yıllardır görmemiş olduğum
arkadaşlarıma rastlamıştım. “İşte gerilla ortamının bir özelliği
de bu olmalı ” dedim kendi kendime. “Bir alana gidiyorsunuz
belki de sivil yaşamda on yıldır görmediğiniz bir arkadaş bir
anda karşınıza çıkıveriyor” Hemencecik ayrılmanız da
gerekebiliyor. Çünkü birileri yolu hatırlatıyordu hep. Asıl
birliktelikler biraz farklıdır da, zaten. Öyle de olsa, böylesi
bir duygunun şaşkınlık ve sevinç dolu çehresiyle tanışmak yine
de güzel bir olaydı.
Yolun sonraki bölümünde, eski bir
arkadaşımın kalıcı çobanlık yaptığını öğrendim. Avustralya’da
büyümüş, teknolojinin en gelişkin düzeyde işlediği ortamlarda
çalışmıştı. Sanki bir zaman tünelinin gizemine kaptırmış gibi
çoban topluluklarının yanına, orta taş devrinin, o mezolitik
çağın uzman çobanlar devrine ulaşmıştı demek. “On beş dakika
daha gitsek o arkadaşı göreceğim” diyordum. Roj’u görme
istemimin altında yatan temel itki, tüm zamanları hissetme
tutkusuydu. Kıskanmıştım onu. Bazısının içinde tabii. “Nereden
nereye” diyesi geliyordu.
Mağaraları düşünüyordum,
mağaralarda hep bir kasvet vardır. Buna karanlık olmaları yol
açıyordu. Onca karanlığı günün birinde aydınlığa çevirmek için
aynı mağaraların sürekli sorgulayan, tartışan insan sesleriyle
yankılanabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim. O mağaralarda,
belki de dünyanın hiçbir yerinde yapılmayan tartışmalar
yapılıyordu. İnsanlığın sorunları tartışılıyordu. Böylece
zamanın en ilk ellerine dokunuluyordu. Yolculuğun tutkusunu
paylaştığım iki kurye arkadaş, Mizgîn ve Zelal ile vedalaşma
zamanımız gelmişti. Bundan sonrasını artık kendimiz
yürüyecektik. Yol biraz da tehlikelerle dolu olacaktı. İçinde
çete köylerinin, yine yol boyunca mevzilenen düşman
karakollarının olduğu, çok dikkatli olunması gereken bir
araziydi. Hep sarp kayalıklardan yürüdük. Gün boyunca, hiç
durmadan yürüdük, sarp yerlerden yürüdükçe, susuzluğun hissine
varıyordu insan. Reklam filmlerindeki, Arap çöllerinde yürürken
birden elinde şaşalı ile “Su hayattır” diyen görüntüyü
hatırlayıverdim. Bazen susuzluktan artık yürüyemez hale gelirdi
insan. Serap görmüyordum. Kayalıkların arasında azıcık da olsa,
güneşin henüz eritemediği kara takıldı gözlerim. Lapa lapa
yağarken, dilimin üzerine damlayan taze bir kar değildi bu. Ama
o ilk karın tadından da öte bir tat bırakmıştı; hiç
unutamayacağım.
“Sace” adında bir yere
vardığımızda etrafın sessizliği dikkatimi çekmişti. “Sace” terk
edilmişti, tek bir insan sesine rastlamak mümkün değildi. Sular
dere yatağında süzülürken yalnızlığının üzgün ezgisi çalıyordu.
Çektiği acıya rağmen dimağıma tatlı ferahlatıcı bir aksi oldu.
Kana, kana içtik. Sace’nin yalnızlığı içinde, dere kenarındaki
çalılıkların arasına bir bidon bırakılmıştı. Bir pekmez
bidonuydu, bu. Çok acıkmış olduğumuz o anda, üzüm pekmezi
doldurulmuş koca bidondan biraz alsaydık bir şey olmazdı her
halde. Böyle düşünüyordum. Arkadaşlar, kendi aralarında alıp
almamanın tartışmasına başlamıştı bile. “Heval, biz biraz
alalım, ne olacak?” “Olmaz! Bize ait değil...” Rojîn arkadaş çok
ilkeliydi. “Ama bu kadar kalıpçılık da olmaz ki” diye geçirdim
içimden. Baktım tartışmalar sonuç vermiyor. “Kimindir, heval
Rojîn ? ” Cevap aynı: “Bize ait değil !” “İki ihtimal var; ya
KDP’nindir, o zaman kamulaştırırız ya da arkadaşlar bırakmıştır.
Yani arkadaşların gönderdiği kuryelerindir. Demek istediğim
bizim için bırakılmıştır. Bize aittir. Hadi Rojîn !”
Neyse, arkadaş zorla da olsa ikna oldu. Tehlike sahasından da
çıkmış olduğumuz için çay yapıp, güzel bir yemek yeme fırsatımız
olmuştu. Pekmezden yedikçe suyundan da içip yalnızlığını
paylaşıyorduk. Tam kalkacaktık ki, Rojîn arkadaş demez mi: “Yahu
arkadaşlar, kimsenin yanında bir şaşal yok mu? Yol için biraz şu
pekmezden alsaydık!” Bütün arkadaşlar gülmeye başladılar.
Bundan sonra da hep yürüdük. Yürümeden, yapamazdı gerilla.
Akışkanlığını yürümesine borçluydu. Geçtiği yolları yıkayan bir
su gibiydi ayakları.
Gün boyu yürümenin mükâfatı
olarak Kürdistan’ın en güzel iki suyunun birleştiği yere
ulaştık. Avaşîn, maviliği ile en derin bakışlar yaratıyordu.
Gözler suyu delip geçerdi. Dibindeki kumlarla karşılaşınca
mesafelerin önemsizliğine inanılırdı. Yeter ki; ona bakarken
mavi baksındı gözler. Yeşil, Basya suyu ile birleşince uzun
zamandır mırıldanmadık bir türkü mırıldanır gibi, koskoca bir
mesafe boyunca özgürce, yan yana bir özlemin
gerçekleşebileceğine tanıklık ediyordu. Savaşın ve barışın
diyalektiğini okudum orada.
“Heval, heval! Burada bir başka doğa harikasından daha söz
etmiştiniz ya hani?”
“Orasını geçtik heval! “ Buraya gelmeden önce patikadan çıkıp
gitmemiz gerekiyordu. Buradan yarım saat sürer”.“Neden
söylemediniz? Olsun! Geri dönüp göreceğim” dedim.
Benim gibi çocukluk nöbetleri tutunca kimsenin durduramadığı
Jinda arkadaşla birlikte koşa, koşa gittik. Yarım saatlik yolu
on dakika içinde yürümüştük. Gençlerin evindendi Jinda.
Oraya ulaşmak için göze aldığımız tehlikeli bir patika vardı.
Geçtiğimizde rahatlamıştık. Her şeye rağmen, buna değmişti.
Koskoca bir kayayı, ortasından delip geçen, gürül gürül fışkıran
bir su ile karşılaştık. Üç insan elini birleştirse ancak
kavrardı onu. “Bu kendi başına bir nehirdir!” diyordum. Doğanın
gücünü görmüştüm onda. Bu topraklara barış geldiğinde daha biz
söylemeden burası dünyanın harikalarından biri olacak.
Yol boyunca ot toplama hevesim
sürdü. Bazen burnuma çok tanıdık kokular geliyordu. “Brezilya
kahvesinin şaşılacak derecede aynısı” diyordum. Kahve kokusu ve
o muhteşem su harikası. Onun içine girip çıkmalıydım.
Arkadaşları, “Siz gidin! Ben geliyorum.” demeye o kadar
alıştırmıştım ki; birkaç dakikalık da olsa hücrelerime kadar
donmuştum. İnsan böylesi derin, berrak sularda kutsanmış gibi
bir hisse kapılıyor.
Herkî’ye, karargâha vardığımızda, hava kararmak üzereydi.
Gittiğimiz her yere önce karanlıkta dokunmaya alışmıştım.
Çarçela’ya tırmanacaktık, ama Çarçela bu günlerde çok
sinirliydi; kimseye geçit vermiyordu. Bizden önce Çarçela
eteklerinden tırmanmaya yeltenmiş bir grup ölüm çemberinden
dönmüştü. Bunu duyduğumuzda havanın düzelmesini beklemekten
başka çaremiz yoktu.
Beş yıldızlı oteller görmüştüm. Hiç birini kıyaslayamıyordum.
Oysa burada geçirdiğim günleri hiç unutmayacaktım. Keçileriyle
ünlü Dola Bizina vadisinde kaldık. Bir anda bir sürü keçim
olmuştu. Sürekli taze sütümüz oluyordu. Her taraf yeşermişti.
Kengerler, mantarlar, leğen kadar mantarlar. Bir tanesi koca bir
mangayı beslerdi herhalde. Kartal tepesinin eteklerinde durmuş
etrafıma bakıyordum. Doğanın üretkenliğine şaşırmıştım.
“Milyonlarca insana yetecek kadar ot var burada!” diyordum.
Doğanın bu bereketini görselerdi gözleri kamaşırdı.
Tabii onca keçi olur da çobanları
olmaz mı? Arkadaşlarla sırayla çobanlık yaptık. Roj’u kıskanmama
hiç gerek kalmamıştı artık. “Çobanlar, iyi kitap okur” dedi bir
arkadaş. Bende kendimi hemen önerdim. Keçileri toparlayayım
diyordum ama keçiler sürekli kaçıyordu. Her biri bir tarafa
doğru kaçtıkça bir o yana, bir bu yana koşuşturup durdum. Öğlene
kadar kovalaşıp durduk. Kitap okumak bir tarafa, öğlene kadar
kan ter içinde okuduğum tek bir şey vardı: “Aey, aey !” Keçileri
toparlamak içindi bu.
Sonradan öğrendim. Keçiler çok ayrılabiliyor, uzaklaşabiliyor
ama yine bir araya gelebiliyormuş. Birbirlerinden kopmuyorlardı.
Bir diaspora değildi yaşadıkları. İşin raconunu öğrendim
sonunda. Keçiler daha yeni yavrulamıştı. Oğlakların kavgalarını,
oynaşmalarını izliyordum. Sanki tatildeymiş gibi bir hisse
kapılmıştım. Gerilla için tatil lükstür. Her şeye rağmen güzeldi
yine de. İnsan boyunu aşan otlar, doğal meralar vardı. En
güzelini, insanı çeken Luş’u tanımıştım orada. Hep en zorlu, en
sarp yerlerde otururdu. Kendisine ulaşmak isteyenleri zorlu
sınavlardan geçirirdi. Adını hemen koymuştuk. Diğer adıyla yiğit
öldüren.
Luş’tan ayrılma zamanı da gelecekti elbet. Birkaç arkadaşın
katılımıyla grubumuz kalabalıklaşmıştı. Çarçela’dan sonra
Oramar’a uğradık, ne tuhaftı ama! Bir taraftan bahar gelmişti.
Burada ise Çarçela’nın soğuk eteklerinde bir sırttan diğer bir
sırta erzak taşıyanlar vardı. Her seferinde bir sürü tehlikeden
geçerek yapıyorlardı bunu. Yol boyunca gördüğüm birçok
arkadaştan daha neşeli daha moralliydiler. Gülen çehreleri bu
soğuğu hemen ısıtıyordu. Onlara bakan güç alıyordu. Şaşılacak
bir şeydi. Onca zorluğun içinde yüzlerindeki tebessüm hiç eksik
olmuyordu. Mutluluk biraz da kutsal bir işin aynasında görünürdü
insanlara.
Hep yürüyorduk... Bu sefer her
taraf bembeyazdı. Derin vadileri doldurmuş olan karlar kimi
yerler de yirmi metreyi aşmıştı. Beyaza bakıp da üşümemeyi
düşünemiyordu insan. Tarihte anlatılan, orduların geçemediği
soğuğu duymuştum sonunda. Gündüzleri, gecenin tersine yakıcı,
kavurucu bir sıcak vardı. Gündüz yürürken bir arkadaşlara, bir
kendime bakıyordum. “İnsanlar deniz kıyısında bile bu kadar
yanmaz” dedim kendi kendime.
Çarçela tepelerinde beni bir
sürpriz bekliyordu. Bu yolculuğumda kendimi en hafif hissetmiş
olduğum bir anı yaşadım orada. Kilometreler boyu bir mesafe
çocuksu bir heyecanın hemen kaslarımdan iliklerime sızdığını
fark ettim. Elimizdeki naylon parçalarının üzerinde, kaya kaya
ovaya indik. Buralarda her rahatlığı bir zorluk bekliyordu.
Tıpkı her yokuşu bir inişin beklediği gibi.
Kuzeye geçmiştik. Bunun
göstergesi olan büyük düşman karakolları ilk dikkatlerimizi
çeken şeylerdi. Ova köylerinin büyük bir kısmı çeteleşmişti.
Daha evvel Kuzeyde bulunan gerillalar ise geri çekilme çağrısına
uymuş ve çekilmişti. Artık savaşı istemedikleri bir dönemde bile
kurulmuş pusulardan geçerken şehit düşenleri olmuştu. Oradan
geçmenin tehlikeleri büyüktü. Aksi için barış güvercinlerini
kavrayacak yürekler ve beyinler gerekirdi. Gerçek ise çok
farklıydı. Dikkatli, itinalı ama nefes nefese ovayı geçtik.
Zağros’un devamı olan bir silsileye tırmandık. Korkunç
fırtınanın ıslık sesleri kulağımı tırmalıyordu. İyiden iyiye
soğumuş, donmaya başlamıştım. Bir anda hava tamamen kapandı.
Gökyüzü kararmış, her taraf kararıyordu. Bizleri kollayan tek
bir yıldız bile yoktu. Ayaklarımızın üzerinde zar-zor
duruyorduk. Bir sağa, bir sola sürekli yalpalayan birileri
vardı. Bir önümdekini, ona dokunduğum zaman fark ediyordum
ancak. Böylesi durumlarda en usta kuryeler bile çaresiz kalırdı.
Göremeyen insanlar, yine bizlere rehberlik yapmaya çalışanlar da
görmüyordu çünkü. Kar, tipi, fırtına, yağmur... Görüş mesafesi
sıfıra yakındı, Welat ve Panzer Şoreş adlı kuryeler görmeyen
gözlerle ama hislerle bizleri nereye götürüyorlardı? Oralarda o
bildik patikalar da yoktu. Sonunda kaybolduk. Gündüz her taraf
beyazdı. Hep kar, hep beyaz... Diğer renklere haksızlık
oluyordu. Bencilliği ile onları üşütüyordu. Oysa şimdi kar bile
kararmıştı. Beyazın bencilliği tutunca geriye sadece karanlık
kalmıştı.
Henüz çıplak bir arazideyken sarp
kayaların bulunduğu yerlerde kardan uçurumlar vardı şimdi.
Böylesi yerlerden kaymak, kendini bir uçurumdan atmaktan
farksızdı. Nereye gittiğimizi bilmemenin tedirginliğiyle, gözler
ayın arka yüzüne sitem edercesine gökyüzüne çevrilmişti. Tek bir
yıldız bile görseydik mutluluktan uçacaktık. Ne bir fener, ne
bir çakmak kıvılcımı... Her taraf kapkaranlıktı. Bir birimize
kenetlenmiş ellerimizle uçurumun kenarında gibiydik. Kimse
düşmemeliydi. Beyaz soğuk ölümün taşıyıcısı olmayacaktı.
Güvercinler de beyazdı. Kalabalığın içinde saf bir yalnızlıkları
olurdu hep. Barikatların gayesinden farksızdı gayeleri. Kimse
düşmeyecekti bu uçurumdan. Uçurumlardan kimse atlamayacaktı
artık. Uçurumun kenarından kurtulmanın iki yolu vardı; bir
tanesi atlamaktı, yeniden kalabalıklara karışmak dururken tüm
benliğim ile “Hayır” dedim. Karda, o havada karşı koyulmaz bir
uyuma istemi duyuyordum. Karın üzerine şöyle bir on saniye
uzanıverseydim ne olurdu sanki. Arkadaşlar bir türlü
bırakmıyordu. Sonra Reyhan’ı düşündüm. Ona “dağlar kızı Reyhan”
diyorlardı. Ne bir kefiye, ne bir elbise. Neredeyse ölüm
tehlikesi atlatacaktı o gün. Hiç hareket edemez hale geldi.
Hepimiz üşüyorduk ama Reyhan’ın durumu daha kritikti. Herkes bir
taraftan tutmuş masaj yapmaya çalışıyordu. Ellerimiz kollarımız
hareket ettikçe kan dolaşımımız yine hızlanmaya başlamıştı.
Ellerimiz, üşümüyordu Reyhan’ın yüreği ısıtıyordu onları.
Korkudan ne yapacağımı şaşırmıştım. Kendine geldiğini gördüğümde
ben de biraz rahatlar gibi oldum. Uyumamalıydım her şeye rağmen
direnmeliydin.
Sonunda bir yolunu bulup teker
teker kaymaya başlayabileceğimiz bir yere ulaşmıştık. Yine aynı
heyecan sanki hava boşluğundaymışçasına bir akım hissetim
bedenimde. Ovada yürüyerek Şehidan’a kadar gittik. Her taraf
yemyeşildi. Bir ova ki yeşil olmayan tek bir yeri yoktu. En
gelişkin tarım makinelerinin bile ekemeyeceği bir yeşillikti bu.
Revazlar yol boyu dizilmişti. Sürekli “yol buradan ” diye
avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Kuryelerin pabucunu dama
atmıştı Revazlar.
Çok yakından tören sesini andıran
sesler geldi kulağıma. Bahoz arkadaşın 1 Mayıs anma töreninde
sosyalizm ve işçi sınıfı mücadelesine dair coşkulu sesini
yakınlaştıkça daha net duymaya başladım. Hiçbir zaman
vazgeçmeyeceğimiz barış sürecinde de süreceğini her zamankinden
daha fazla duyumsadığım bir anı yaşadım. Ayaklarımla toprağın
derinliklerinden gelen titreşimleri duyumsamaya çalıştım.
Kandil’e giderken sürekli etrafımı izliyordum. “ Tekrar gelip
görebilecek miyim buraları ?” “Kim bilir?” . Kandil’de beni
bambaşka bir dünya bekliyordu. Oraya vardığımda artık nereye
baksam tanıdık bir yüzle karşılaşıyordum. Ayrılıklar ve
buluşmalarla doluydu yaşamım. Kah bir patikanın üzerinde
tokalaştığım ellerde, kah kütüphanede kitapların arasında
gezinirken dokundum toprağımın yüreğine.
|