|
MEŞRU
SAVUNMA STRATEJİSİNDE
KADIN ORDULAŞMASI |
SAVAŞLARIN KÜRT
TOPLUMSAL GERÇEĞİ ÜZERİNDE ETKİLERİ VE KADININ DURUMU
Sürekli işgal ve istilalara maruz
kalan Kürdistan'da kadın, savaşlardan etkilenen en önemli
kesimdir. Bu savaşlarda kadınlar egemen güçlerin hedeflerine
ulaşmak için kullanmak istedikleri bir nesne, savaşın en önemli
ganimeti haline dönüştürülür. Diğer yandan Kürt savaş
karakterindeki isyan anlayışı ve sonuçları kadın üzerinde derin
izler bırakmıştır.
Egemen
güçlerin kadını hedefleyerek toplumu pasifleştirme, teslim alma,
iğdiş etme yaklaşımları hemen hemen her dönemde yaşanır. Kadın
bir düşürme aracı olarak kullanılır. Namus anlayışının çok hakim
olduğu Kürdistan erkeği, bu noktada vurularak ulus duygularından
uzaklaştırılmak istenir. Bir çok direniş ve isyan bu yolla
bastırılmak istenir. Kürt halkının onurunu kırma, tahrik etme,
mücadeleden uzaklaştırma en çok bu yolla gerçekleştirilir. Bu
durum hem Kürt toplumsal gerçeğinde, hem de kadın üzerinde büyük
tahribatlar yaratır.
Halk gerçeğimizde oluşan namus
anlayışı oldukça trajiktir. Kadına yönelim, erkeği öldürür.
Kadınla erkek arasındaki bağ, ulusal-toplumsal amaçların o kadar
dışında ve o kadar geridir ki, bunu tahlil eden sömürgeci sistem
gerçekliği, erkeği teslim alabilmek için ya kızına ya eşine
yönelir. Kürdistan'da bu, en büyük tuzak durumuna getirilmiştir.
Kadın bir koz durumunda kullanılır, öne sürülür ve başta boyun
eğmecilik olmak üzere her türlü olumsuzluk aileye ve topluma
dayatılır. Toplum içinde namus, yaşam, felsefe anlamına gelen
kadın ve de aile tabusu, gittikçe bir kördüğüm haline geliyor.
Böylesine tehlikeli bir durumda bırakılan kadının, toplum içinde
hiçbir rolü olmaması ise daha acı bir gerçekliktir. Kadının,
söz, düşünce, ifade, karar gücü olması bir yanda kalsın, en
düşürülmüş konumu yaşamaktadır. Baskıcı sistemin ve özel savaş
rejiminin en uç sömürüsü, kadının üzerinden yaşatılmaktadır.
Kadına boyun eğdiren erkeğin kendisi hem toplumda, hem de
düşmana karşı en fazla boyun eğen gerçekliği yaşamaktadır.
Düşmandan baskı gören erkek bunun acısını kadından
çıkarmaktadır. Kadının bu konumu, var olan geri, geleneksel
ilişkiler içerisinde geliştirilen bir aşamadır. Kadının
dilsizliği, güçsüzlüğü kendiliğinden gelişmemiştir.
Sömürgeciliğin en fazla kullanıldığı ve kendisini en çok
yansıttığı zemin anlamına gelen kadın, Kürdistan'da savaşın da
en ağır yükünü kaldırır konumda yer almıştır. Kürt kadınlarının işgalci güçler
tarafından farklı farklı biçimlerde kullanılmak istendiği
görülür. Büyük İskender Zağroslara geldiğinde binlerce askerini
Kürt kadınları ile evlendirir. Amacı Helenizm'i bu yolla Asya
topraklarına yerleştirmektir. Erkek egemenliğinin bu biçimiyle
Kürt gerçeğine yansıma çabası, Kürt kadınının gücünü görmesinden
ileri gelir. Kadın aracılığıyla bu kültürü egemen kılma, kadının
salt cins olarak ele alınmasından değil, toplumsal-siyasal
etkinliğinden kaynaklanır. Büyük İskender şunu erkenden fark
eder; Ortadoğu'ya kadınsız giremeyecektir. Ondandır ki tüm
egemenler, amaçlarına ulaşmak için kadını kullanırlar.
Sürekli savaşlar veren Kürt
halkında, savaşların şiddetinden en fazla nasibini alan Kürt
kadını olur. Irza geçme, işkence hep dayatılır. Köleci dönemde
en fazla köle olarak savaş ganimeti olanlar, kadınlar ve
çocuklardır. Şiddet ve zor karşısında ve işgalci güçlerin
saldırganlıklarından dolayı, binlerce Kürt kadını intihar eder.
Hemen hemen birçok savaşta yaşanan bu durum, isyanlar döneminde
daha sık yaşanır. Kürt kadını ganimet olmamak için çoğu kez
ölümü seçer. Dersim İsyanında 1500 genç kızın, ganimet olarak
götürüldüğünü belirten Yalçın Küçük, "Kürt İsyanları" kitabında
kadınların düşmanın eline geçmemek için kendilerini ateşe
attıklarını, uçurumlardan atladıklarını belirtir. Bu konuda
verdiği örnek şöyledir; Bingöl-Genç'in köylerinden birinde
yaşayan bir genç kızın, bulunduğu samanlık askerlerce yakılıyor.
Kız yanan samanlıktan dışarı çıkıyor. Fakat askerlerce yüz yüze
gelince yeniden alevlerin içine dalıyor. Bunun gibi binlerce
örnek vardır. General Moltke ise daha önce belirtilen eserinde;
Garzan dağlarındaki çatışmadan sonra elli kadar kadının ganimet
olarak götürülmek istendiğini, fakat kabaran dağ deresinde
hepsinin boğulduğunu anlatır. Kürdistan'ı işgal eden bir çok
güç, askerini psikolojik olarak hazırlarken, en çok kadın
ganimetleri hatırlatırlar. Erkeğin bu yönlü zaafı iyi
çözüldüğünden, bu vaatlere ulaşmaktan başka bir şey düşünmeyen
askerler, en acımasız şiddeti uygulayarak ganimete ulaşmak
isterler.
Feodal dönemin din anlayışı ve
namus kavramı ise sıkça kullanılır. Kürt erkeğini, direnişlerden
vazgeçirmenin bir aracı olur. Bir yandan erkeği salt kadın
konusunda yoğunlaştırarak mücadeleden uzaklaştırırken ve de
siyasi yaşamdan alıkoyarak tüm enerjisini bu noktaya kanalize
ederken, diğer yandan kadına yönelim tehdidini hep bir kart
olarak gösterir. Aşiretçilik ve ailecilikte en fazla kavgalar,
kan davaları kadın konusunda çıkar. Sevginin katledildiği bir
ortamda, cinsel bir metaya dönüştürülen kadın konusundaki sahte
namus-şeref anlayışı ulusallığın, ülkenin önüne geçer. Bir
kadını namus olgusu olarak gören Kürt erkeği kolayca savaşmayı
göze alırken, ülke değerlerine karşı çok fazla duyarsızlaşır.
Dervişe Avde destanındaki
Adule'nin Mirlere karşı verdiği savaş ise bu temelde oldukça
anlamlıdır. Sevginin ölçüsü olarak, vatan için savaşmayı koyan
Adule, işgal altındaki bir ülkede aşkın, namusun, sevginin
olamayacağını açıkça gösterir. Avde ise bu sevdanın ölçüsünü
anlayan, sevdasıyla ülke aşkını birleştiren yiğit bir Kürt
erkeğidir. Ama istisnadır.

Kürdün trajedisini edebiyatla en iyi ifade eden Derveşê Evdi
destanını günümüzde kadının gerçekliği ve geldiği düzeyle
birlikte ele alan Başkan Apo bunu şöyle dile getirmektedir: "Derveşê
Evdi büyük bir Gerilladır. Adule de öyle. Aslında Adule'ninki
büyük bir Aşktı. 'Filan paşa beni istiyor, ancak ben sadece Derveşê Evdi'yi seviyorum. Bu olmazsa mezar beni kabul eder'
diyor. Bunlar büyük şeylerdir. Kürtlerin sevgi ilkeleridir.
Büyük yiğitliktir. Derveşê Evdi ne Türklere, ne de Araplara
teslim oluyor. Bu yurtseverliktir, büyük bağımsızlıktır. Hem
aşkı tanıyor, hem de düşmanını tanıyor. Kimse ne Derveşê Evdi,
ne de Adule gibi büyük bir aşkın sahibi olamaz. Adule'nin aşkı,
büyük bir aşktır. Kimliksiz kadın olmaz, yaşam olmaz, yiğitlik
olmaz. Bu Derveşê Evdi'nin felsefesidir. Derveşê Evdi gibi
kızlardan önce düşmanın üzerine gideceksiniz. Şimdi birisi
Derveşê Evdi gibi dağlara çıkarsa büyük başaracak."
Derveşê Evdi destanı, Kürt
kadınının yurtseverliği ve savaştırıcı güç olma özelliklerinin
işlenmesi açısından önemlidir. Derveşê Evdi ve Adule aşkında
birey sevgisi ile yurt sevgisini birleştirme, sevgiyi hak etme
anlayışı hakimdir. Yine destanda geçen bir olay, kadının yurdu
karşısındaki duyarlılığını gösterir. Türkmen ve Arap erkekleri
yaylalara el koyduklarında, erkekler kayıtsız kalır. Bu durum
karşısında kadınlar tavır olarak eteklerini kaldırarak suya
giderler. Erkekler buna müdahale eder. Kadınlar ise, Kürt
toplumunun temel değerlerden uzaklaşma boyutunu verdikleri
cevapla çok açık koyarlar. Cevap şöyledir; "Eğer orda erkekler
olsaydı düşman yaylalarımızda oturmazdı. Bunun için biz onlardan
utanmıyoruz" derler. Bu cevapla erkekliğin boşaltılmış yönünü ve
olması gereken erkeklik ölçütünü, namus anlayışını ortaya koyarlar.
Kürt erkeğinin onuru ile
oynamanın en kısa yolu olarak kadın üzerinde cinsel taciz yolunu
seçen işgalci güçler karşısında erkeğin çözümsüzlüğünü gösteren
bir başka örnek ise, "Ivo Bege Pasine" destanıdır. Kürt-Türk
savaşında geçen bu destana göre, komutan olan Ivo Beg savaşta
yenilir ve köyüne geri çekilir. Düşman köye gelir ve kapısına
dayanır. Evde kızı, karısı ve gelini vardır. Eşi bu esnada "bizi
düşmana sağ teslim etme" der, daha sonra kızı ve gelini de "bizi
vur" derler. Ivo Beg çaresiz kalır. Fakat sonuçta silahını çeker
ve üç kadını öldürür. Bu örnek işgalci güçler karşısında çaresiz
kalan bir Kürt erkeğinin dramı değildir sadece. Eli kolu bağlı,
bir namus malzemesi olan, kendisini öldürmesini bile erkekten
beklemek zorunda kalan, Kürt kadınının dramıdır aynı zamanda. Ve
namus cenderesinin trajedilerinden sadece biridir. Bu olayın
Ağrı Dağı İsyanı'nda yaşandığı belirtilir. Ağrı Dağı İsyanı
liderlerinden Bıra İbrahime Husseke Telle'nin hikayesidir. 1930
yılında büyük bir güçle taarruza geçen Türk ordusu karşısında,
halkın nasıl korunacağını tartışan liderler birçok öneri
sunarlar. Bıra'nın önerisi kabul edilir. Bu öneri bütün
kadınları, güçsüz ihtiyarları ve çocukları kılıçtan geçirmektir.
Bıra ilk uygulamayı kendi elleriyle ailesine uygular. Böylece
ilk trajedi onun ailesinde yaşanır. Bu yaklaşım karşısında Bıra
ikna edilerek uygulama durdurulur. Fakat on kişi kurban
olmuştur.
Ailenin düşman eline geçmesi namusun kirlenmesi ve onurun
kırılmasıdır. Özellikle isyanlar sonrası yaşanan yenilgili ruh
hali, direncin kırılması gibi durumların yaşanması, bu
uygulamalarla yakından bağlantılıdır. Bunalımlı feodal
yapılanmaların ve dinin Kürt toplumu üzerindeki etkisi, egemen
güçlerin bu yolla sonuç almasını kolaylaştırır. Dikkat edilirse
Kürt kadını, belki savaşın yürütücüsü değildir, ama temel
öznesidir. Bu anlamıyla savaşların çıkışında ve sonucunda kadın
olgusuna yaklaşım belirleyici olur.
Savaşlarda
kadına uygulanan baskı, zor ve şiddet, kadının kişilik
yapılanmasında da olumsuzluklar yaratır. Düşman karşısında
birleştiği, kaderini paylaştığı erkeğin, yenilgi psikolojisini
aile içinde egemen olma yoluyla dengelemek istemesi, kadını daha
çok silikleştirir ve düşürür. Egemenliğe karşı savaşan erkeğin
egemenliği ile yaşamak zorunda kalan Kürt kadını, isyancı bir
karakter kazanır. Tıpkı Kürtlerin Türkler karşısındaki ezikliği
ve ezilenlerin ruh haliyle hareket etmesi gibi Kürt kadını da,
dışta yenilen, fakat içte en katmerli erkek egemenliği
karşısında aynı durumları yaşar. Kürt isyanları Kürt kadınları
üzerinde önemli izler bırakır.Kürt kadınının tarihin büyük bir bölümünde yoğun olarak yaşadığı
ve hep sonuçta, ondan tarifi imkansız acılar tattığı savaş
olgusunun, günümüzde de halen süren bir sonucu, sürgün ve
yarattığı etkilerdir. Neolitikten beri kendisini en fazla
toprakla var eden, onu işleyen, üreten ve verdiği emekle
sınırsız ve ayrılmaz bir birlikteliği yaşayan kadın, savaş ve
baskıyla kendi toprağından koparılmak istenmiştir. Kadın özgür
çağlarında, bereketi ve bolluğu nasıl ki kendi özüyle
bütünleştirilmiş Toprak Ana biçimini almışsa, köleci dönemden
günümüze kadar da yarattığı değerlerden ve ana toprağından
savaşlarla, zorunlu göçlerle koparılmak istenmiştir. Köyler
yakılmış, ulusal değerler yok edilmek istenmiştir. Bu
asimilasyon sürecinde de, en fazla kadın zarar görmüştür. Ruhta,
duyguda, düşüncede tam bir parçalanmaya maruz bırakılmıştır.
Göçün yanında, düşüncede tam bir parçalanmaya maruz
bırakılmıştır. Göçün yanında diğer özel savaş uygulamalarının da
hedefi olmuştur. Baskı, zor, cinsel taciz ve daha birçok
uygulamaya, sistematik olarak kadın maruz bırakılmıştır. Ama tüm
bunlara rağmen sömürgeci sistemin en fazla düşürdüğü ve
yönelmeye çalıştığı bir kesim olan kadın, ulusal devrimci
mücadeleye ve cins olarak kurtuluşa da en fazla açık ve tutkulu
kesimdir de. Aslında kadındaki devrimci potansiyelin çok
gelişkin olmasının gerçeği de, bu nedenlerden kaynaklanıyor.
Mevcut sistemden en derin etkilenen kesim, kurtuluş yolunda da
en fazla iddialı ve bu potansiyeli barındıran kesimdir. Bu
anlamda kadının özgürleşme düzeyi, toplumun özgürleşme düzeyinin
bir derecesi oluyor. Bugün Kürt kadınlarının tüm ulusal
değerlerine, kültürüne, diline sahip çıkması ve ulaştığı düzeyde
yaşamın her alanına -siyaset, politika, sanat- aktif olarak
katılıyor olması, tüm savaşlar sonucunda yaşadığı ağır acılar ve
psikolojilerden sonuç çıkararak, daha bilinçlice, yeniyi yaratma
iddiasına yoğunluk verdiğinin göstergesi oluyor. Tarihten
günümüze kadar kadının özüne bağlılığı ve destansı bir
direnişidir yaşananlar.
KÜRT ORDU VE SAVAŞ YAŞAMINDA
KADININ YERİ
Kürtler ilkçağ köleci sisteminde,
güçlü merkezlerin çevresinde konumlandıklarından dolayı, oldukça
önemli rolleri olmuştur. Tarihte aktif rol oynamış köleci
imparatorlukların ve devletlerin tam ortasında yer aldıklarından
dolayı sürekli işgal ve istilalara maruz kalmışlardır. Aşiretler
bu konumdan dolayı, ikiye bölünmüş, aşiret üst tabakası hakim
güçlerle işbirliğine gitmiş, alt tabaka ise direnişi seçmiştir.
Aşiret olarak neolitik toplumun eşit ve özgür koşullarında
yaşamak, halkın esas aldığı tarz olmuştur. Yoğun askeri saldırı
ve işgallere karşı da meşru savunma pozisyonunda olmuşlardır.
Köleci dönemle beraber Meşru
Savunma çerçevesinde gelişen Kürt askeri birlikleri ve orduları,
diğer ordular gibi erkek eliyle şekillenir. Bunun temel nedeni
kadının toplumsal yaşamdaki statü kaybıdır. Buna rağmen
saldırılar karşısında gelişen direnişlerde, kadın önemli oranda
yer alır. Özelikle aşirete dayalı askeri güçlerde kadın aktif
rol oynamıştır.
Saldırılar
karşısında topyekun, halk olarak dağlara çekilen ve savaşan
Kürtlerde, kadın da bu savunma savaşında yer almıştır. Kadının
cinsiyeti dışında, önder olma yönünde hiçbir engel yoktur.
Dağlarda yaşar ve savaşır. Fakat erkek egemen karakterin
etkileri sonucu bu önderliğin önü çoğu zaman alınır. Buna rağmen
öne çıkan kadınlar da vardır.
19. yüzyıl öncesi araştırmacı ve
tarihçilerin ortaya çıkardığı bulgular Kürt toplumunda kadının
zaman zaman etkin rol oynadığını gösteriyor. Temeli ve zihniyet
yapısı anaerkilliğe dayandığından, kadının toplum içerisindeki
ağırlığı ve etkileyiciliği, diğer toplumlara oranla daha
belirgin yaşanır. Özellikle 19. yüzyıl öncesinde kadın
hükümdarlar, savaşçı ve sanatçılar ortaya çıkabilmişlerdir.
Dönemlerine göre oynadıkları rol nedeniyle Kürt toplum tarihine
geçen kadınlar, kadının çok yönlü katılım ve belirleyici olma
yeteneğini de ortaya koyarlar.
10. ve 11. yüzyıllarda Ali Hagga
mezhebine ait kadınların içerisinde otorite sahibi ve yine aynı
zamanda şair olan kadınlar vardır. Bunlardan Daye Tebrez,
Havrami, Celale Xanım Luristani, Reyhan Luristani, Xatun Mayzad,
Daya Xazan Sarkati'yi sayabiliriz.Yine 13. yüzyılda Selahaddin
Eyyubi Mısır'da hüküm sürdüğünde, bu hanedanda hüküm sürenler
arasında bir kadının adına rastlanmaktadır. Şeceret Al-Durr adlı
bu kadın, Melek Salih Eyyubi'nin karısıdır. Kısa bir zaman
içinde hem politik, hem ekonomik açıdan büyük başarılar elde
eder. Eşinin ve oğlunun öldürülmesi ardından, 1250 yılında
Mısır'ın kraliçesi olur. Fakat egemen mantık bir kadının hüküm
sürmesine karşı çıkar. Şeceret Al-Durr karşısında
anti-propagandalar başlatılır. Onun İslam kurallarına göre
hükümdar olamayacağı ileri sürülerek 1257 yılında öldürülür.17.
yüzyılda Doğu Kürdistan'da Kela Dımdımê'de Kürtlerin öncülüğünde
büyük bir direniş başladığında, kadın yurtseverlik ruhuyla bu
direnişte büyük rol oynar. 1608-1610 yılları arasında yaşanan
Kela Dımdımê direnişinde, Kürt kadınının gösterdiği cesaret ve
fedakarlık üzerine onlarca destan, türkü, roman vb. edebi
eserler yazılmıştır. Kela Dımdıme'de Şah Abbas'ın güçleri kale
kapısına dayanınca Kürt kadınları düşmanın eline geçmemek için
ya kale surlarından atlar, ya da zehir içerek yaşamlarına son
verirler. Kürtler burada yenilse de, 6 yıl sonra bir Kürt kadını
bu kaleyi tekrar ele geçirir. Emir Xan'ın eşlerinden biri olan
Zadine Xanım adlı bu Kürt kadını, bin kişilik bir güçle Dımdım
kalesinin savunması için Çengzeri'nin güçlerine katılır.
Kocasının ölümünden sonra aşiret reisi olur. 17. yüzyılın
başlarında adından en fazla bahsedilen Kürt kadınlarından birisi
de, Xanzade Sultan'dır. 13 yıl Soran'da Emirlik yapan Xanzade
Sultan Soran Kraliçesi olarak anılır. IX. Murat zamanında
(1623-1640) Herir ve Soran bölgelerini yönetir. Xanzade Sultan,
on iki bini silahlı piyade, on bini de okçu süvarilerden oluşan
bir orduya komutanlık yapar. Ordusuyla İran üzerine bir çok
saldırı düzenler. Bu saldırılar sonucu Hamedan, Dorgnzin,
Cancanab bölgelerine kadar ilerler.
Özellikle Osmanlı döneminde
eşleri Osmanlılarca öldürülen birçok kadının, aşiretlerinin
başına geçtiği ve Osmanlılara karşı savaştığı görülmektedir.
Yine 1842'de Mir Bedirxan isyanında Helime Xanım adlı Kürt
kadını, Başkale bölgesinde hüküm sürer ve şehir kalesinin
denetimini eline alır. Fakat 1845'te fazla kan dökülmemesi için
kaleyi Osmanlılara teslim eder. 1854
yılında Fato Reş (Kara Fatma) üç yüz süvarisiyle birlikte
Osmanlı'nın başkenti İstanbul'a girer. Padişahın huzuruna
çıkarak Rus ordularına karşı savaşmaya hazır olduğunu belirtir.
Maraşlı olan Fato Reş bir Alman gazetesinde "Kürdistan aslanı
Kara Fatma İstanbul'da" şeklinde tanıtılır. Bir çok kaynakta
savaşkanlığı nedeniyle Amazon Fatma olarak da tanımlanır. Cemal Nebez bir kitabında Fato Reş'in 1877-78 yılında Rus-Osmanlı
savaşına katıldığını, 500 kadar askerini Kars ve Erzurum
taraflarına gönderdiğini yazar.
20. yüzyılın en önemli Kürt
kadını ise Şahrezur'un taçsız kraliçesi Adile Hanım'dır. Bilgili
ve otorite sahibidir. 1895'te Caf aşiretinin reisiyle evlenir.
Fakat eşinden daha çok tanınır. Caf aşiretine 15 yıl hükümranlık
yapar.
I. Dünya Paylaşım Savaşı'nda Caf aşiret önderi olan Adile Hanım,
yönetim meselelerinde aktiftir. Caf beyzadelerinin önderliğini
bizzat yürütür. Çok etkili bir kadın olarak belgelere geçer.
Savaş sonrası ortaya çıkan çatışmalarda bağımsız bir politika
yürütür. 1924'te ölünceye kadar hükümdar kalır.Yine bu dönemde
yaşayan Şeh Mahmut'un kızkardeşi Hafzexan, siyasi otoriteye
sahip bir kadındır. Henüz genç kızken isyan döneminde esir
alınan İngiliz subaylarının korunması görevini üstlenir.
Süleymaniye'de önemli bir konumu vardır. Yine Kürt kadınları
açısından önemli bir deneyim olan Kürdistan Kadınlar Birliği'nin
(1952) başkanı olan Nefsa Xan Naqip, siyasi bir kişilik olarak
Kürt kadın tarihinde önemli bir isimdir. Bu kadınlar genelde
ailelerinden dolayı öne çıkma, yeteneklerini gösterme imkanını
bulmuşlardır. Fakat buna karşın genelde Kürt kadını direniş ve
isyanlarda bizzat savaşan güçtür. İlk dönemlerde Kürdistan'da
bir çok aile kadınların adıyla anılır. Aşiret önderi olan
kadınlar, aşiret savaşlarını da yönetir. Feodal etkilerin
derinleşmesiyle, bu durum değişmeye başlar. Kürt kadını
İslamiyet'in kabulü ile beraber eski statüsünü büyük oranda
kaybetmiştir. İlk süreçlerde direkt halkın geneline dayanan
direnişlerde, savaşa katılsa da, daha sonraları beyliklerin,
askeri güçlerin, merkezi otoritelerle işbirliğine girmesiyle,
ordu ve askeri yaşamdan tamamen dışlanır.
Kürtlerin tarihinin
başlangıcından beri var olan direniş ruhu, Kürt kadınında oldukça
hakim olmayı sürdürmüştür. Bu nedenle Kürt kadını direnişçi ve
kavgacı bir özelliğe sahiptir. Medya sürecinde savaşlara
katıldığını vurgulayan yazarlar vardır. Örneğin "Büyük İskender"
adlı kitabında Dreoyesen, Büyük İskender'in Doğu seferinde bir
Medya Satrapı'nın İskender ordusuna iki yüz altı savaşçı Kürt
kadını verdiğini belirtir. Bu örnek Kürt kadınının savaşa
katıldığını göstermektedir. Bunun dışında bir çok örnek vardır.
I. Dünya Paylaşım Savaşı'ndan sonra Anadolu ve Kuzey
Kürdistan'da gelişen kurtuluş savaşında Kürt kadınlarının savaşa
katıldığı ve önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Kürt
kadınının bu savaşkanlığı, hem direniş kültüründen, hem de
yurtseverlik özünden kaynaklıdır. Kürtlerin isyan tarihinde,
kadınların konumu ise ilgi çekicidir. Ağır feodal etkilere, dini
baskılara, değer yargılarına rağmen bu isyanlarda kadının,
yurtseverlik çerçevesinde erkekle beraber düşman karşısında
savaştığı görülür. Toplumun, kadını içine sıkıştırdığı cendereye
rağmen, tüm kalıpları kırarak, en az erkek kadar düşman
karşısında savaşabileceğini gösterir.
Bese ve Zarife Hanım bunun en çarpıcı örnekleri olsa da,
binlerce Kürt kadını bu isyanlarda yerini almıştır. Kürt
isyanlarını bastırmak için Türk ordusunda yer alan Alman general
Moltke bu konuda şunları belirtir: "Kadınlar bile nizamiyenin
üzerine ateş ediyorlardı. Bir Kürt kadını bir askeri hançerle
vurup öldürdü." Moltke Kürt kadınlarından sadece birini anlatır.
Oysa binlerce kadın bu örnekte olduğu gibi ülkesi için kendisini
feda etmekten çekinmeyecektir. Kadınlar silah kullanmayı ve
nişan almayı bilirler. Bu konuda bilgisi olmayan kadınlar
taş-sopa vb. aletlerle savaşırlar. Biz bu isyanların en ön
saflarında yer alan Bese ve Zarife Hanım kişiliklerini ayrıca
değerlendirmeyi uygun görüyoruz. Kadın açısından sadece
yurtseverliğin değil, bir güç olmanın, egemenler karşısında
kararlı bir savaşçılığa ulaşmanın bu örnekleri oldukça
önemlidir. Özellikle mevcut yaşam koşullarında böyle bir düzeye
ulaşmak, kadın gerçekliğinin kendisinde barındırdığı öz
açısından önemlidir.
Bese Hanım, Dersim İsyanı'nın
önder ismi Seyit Rıza'nın eşidir. Fakat Bese'yi Bese yapan bu
değildir. Bu durumun yol açıcı bir etkisi olsa da, Bese Hanım
bir kadın olarak isyanda kendi öz gücüyle, öz güveniyle,
yurtseverliğiyle, kararlılığıyla önemli bir rol oynar. Türk
basını Bese Hanımı anti-propaganda olarak kullanmak ister. Oysa
Bese Hanım, Dersim'de bir efsane olur. Türk gazetelerinde Dersim
İsyanı'nın perde arkasındaki ismi olarak verilir. Çok savaşçı,
fedakâr ve silah kullanmada ustadır. Son nefesine kadar savaşır.
Gazeteci Barbaros Baykara isyanı anlatan kitabında Bese
Hanım'dan "gözüpek, sonuna kadar direnen bir kadın" olarak
bahseder ve Bese Hanım'ın keçi sekmez kayalıklardan bir avuç
insanla bir ordu kadar askere, en önemlisi de gökten ölüm
yağdıran uçaklara karşı kurşunu bitene dek çarpıştığını
belirtir. Kurşunları bitince yanına yaklaşan askerlere taşlar
fırlatır. Ve yakalanacağını anladığı an "beni sağ
yakalayamazsınız" diye bağırarak kendini uçurumlardan attığını
söyler. Bese Hanım, egemen sistem karşısında oldukça öfkeli
direnişi ile güçlü bir kadındır. Son kurşununa kadar savaşır.
Savaşı, bir özgürlük savaşıdır. Kadın olarak kendi kaderini
halkının kaderiyle birleştirmiş ve tek bir savaşta
somutlaştırmıştır.Zarife Hanım da, Dersim İsyanı'nda yer alan
bir Kürt kadınıdır. Dersim İsyanı'nın ikinci büyük ismi,
Alişer'in eşidir. Zarife Hanım da, Bese Hanım gibi savaşkan bir
kadındır. Silahını hep yanında taşır. Alişer ile ilişkileri
yoldaşçadır. İki karşı cins olmaktan ziyade, iki insan olarak
arkadaşlık kurmuşlardır. Savaşta da sonuna kadar beraberdirler.
Alişer'in Reyber tarafından öldürülmesi olayında silahını
çekerek, hainlerden birini öldürür. Bunun üzerine Reyber Zarife
Hanımı şehit düşürür. Dersim'de emsalsiz bir Kürt kızı olarak
tanınan Zarife Hanım savaş yoldaşlığı ile, yurtseverliği ile
gerçekten de emsalsiz bir kadındır. Peki tarihe böyle şanlı
geçmek kolay mı? Kolay olmasa gerek! Kürdistan gibi feodal
geriliklerin kör kuyularının olduğu bir coğrafyada kadın olmak
ne denli zorsa, bir kadın olarak, erkeğin işi olarak bilinen
savaşta yer almak daha zordur. Buna rağmen kendindeki enerjiyi
açığa çıkararak tarihte önemli bir rol oynayan kadın, Kürdistan
kadını için önemli miraslar bırakmıştır. Her şeyden önce kadının
kendine güvenmesi, savaşabilmesi yönünde bir inanç ve güç
kaynağı olmuştur. Kürt kadınının böyle bir düzeye
ulaşması, onun Neolitik kültür bağıyla ele alınmalıdır. Bütün
baskı, sömürü ve egemen yaklaşımlara rağmen Kürt kadını bu özü
hep korumuştur. Bu anlamda toprak bağı, direngenlik, eşitlik
uğruna mücadele onun şahsında hep ortaya çıkmıştır.
devamı»
|