|
ÜLKEMİN
KALBİ
Her fotoğrafın bir öyküsü
vardır. O yaşananların içenden çekilip çıkarılmıştır. O geçmişten
bir izdir... Öncesi ve sonrasını anlamlandıran bir yaşam parçasıdır.
Bir hatırlatmadır hepimizi için, gözlerimizin tanık olamadığı
yaşamların anımsanmasıdır. Ve anımsanan, hatırlanan şey hiçlikten
kurtarılmış demektir. Unutulan şey ise terkedilmiş, yitirilmiş
demektir.
Bir zamanlar bu dağlarda
bir çocuk gezerdi. Masmavi gözleri ve sapsarı saçları ile dolaşırdı
aramızda. Hepimiz onu çok severdik. Çok az konuşurdu. Ama herkese
yetecek kadar gülümsemesi vardı. Yaz güneşinde terlemiş o kırmızı
yüzü ve kocaman sessiz gülümsemesiyle hatırlıyorum onu. Yüzünün
yarısını yakan tank ateşi bile küçültememişti gülümsemesini...
Bendeki tek fotoğrafı
budur... Masmavi gözler, sapsarı saçlar ve o sessiz büyük
gülümseyiş... Fotoğraflayamadığım bir fotoğraftır ve hep taşırım
yanıbaşımda. Ve fotoğrafları anlamlarından koparmak en büyük
haksızlıktır...
’97 yılında o yoğun
operasyonların yaşandığı günlerdeydik. Gerilla birlikleri içinde
elimdeki kamera ve fotoğraf makinesiyle savaşı fotoğraflamaya
çalışıyordum. Fotoğraf makinesi için elimde son birkaç makara ve
kameram içinse birkaç dakikaya yetecek piller kalmıştı.
Operasyonların daha ne kadar süreceğini bilemiyordum. Elimdeki
makaraları ve kamera pillerini idareli kullanmam gerektiği için çok
seçici olmaya başlamıştım. Bütün malzemem tükenmek üzereydi. Onların
tükenmesi benim de tükenmem anlamına geliyordu. Savaş ise son
hızıyla sürüyordu. Son makaraları ve son pilleri iyi kullanmam
gerekiyordu. En önemli olanı en iyi biçimiyle tespit etmeyi
başarmalıydım. Operasyonların daha neler getireceğini bilemezdim.
Hep daha ileriyi, bizi bekleyenleri düşünüyordum.
Bu savaşın kalbini
yakalamalıydım...
‘benim bir
fotoğrafımı çeker misin...’
diye birinin seslendiğini duyuyorum. Bu ses bana sesleniyor olmalı,
diye düşünüyorum. Etrafta benden başka fotoğraf çeken yok. Herkesin
işi gücü var. Çantamın içinde bulmayı umduğum malzemelerden başımı
kaldırıp bakıyorum. Masmavi gözleri, sapsarı saçları ile Berxwedan o
tatlı gülümseyişiyle yüzüme bakıyor. Gün kararmak üzere ve ben O’nun
ilk defa konuştuğuna tanık oluyorum. Ve ilk defa benden bir şey
istiyor.
‘Sonra...’
diye karşılık veriyorum. Berxwedan gülümsemesinden
hiçbir şey eksilmeden ama bir tek söz daha söylemeden ayrılıyor. Bir
an için içime, kalbimin derinliklerine bir şey saplanıyor. Tükenmek
üzere olan makaralarıma bakarken büyük bir ikilemeyi yaşıyorum.
Bir zaman daha
bekliyorum. İçimdeki saplantı bekledikçe büyüyor. Düşündükçe
saplanan bıçak daha derinlere kayıyor. Daha fazla dayanamıyorum ve
fotoğraf makinemi alıp onu aramaya koyuluyorum. Bir zaman sonra
arkadaşları ile birlikte hazırlıklarını yaparken buluyorum onu. Bu
gece tepeye gidecek manga onların mangası...
Fotoğraf makinemi hızla
çıkarıyorum ama hava karardı kararacak. Beni elimde fotoğraf
makinesi ile görünce yine gülümsüyor. Işık fotoğraflamaya el
vermeyecek kadar düşük. Bütün renkler silinmiş, karanlık hüküm
sürüyor artık. Ne sarı saçları, ne de mavi gözleri görebiliyorum.
Bu fotoğrafın çıkmayacağını bildiğim halde deklanşöre basıyorum.
Berxwadan deklanşörün sesini duyuyor, çantısını sırtına alırken bir
kez daha gülümsüyor. Bu defa sevincini görüyorum yüzünde.
Ama içime saplanan
bıçaktan kurtulmuş değilim. Fotoğraflayamadığımın farkındayım. Hava
kararmış ve ben karanlığın fotoğrafını çekmiştim. Bunu bir tek ben
biliyorum. Zaten bütün her şey burada gizli. Ertesi gün için kendime
söz veriyorum. Onu bekleyecek ve gelince sarı saçları, masmavi
gözleriyle en güzel gülümsemesini fotoğraflayacağım.
O gece çatışmaya ilk
giren gerillalar tepeciler oluyorlar. Türk Ordusunun gece harekatını
fark ediyorlar ve pusularla vuruyorlar. Yedi kişiden oluşan tepeci
mangası onların pozisyonuna gelen yaklaşık ikibin askeri durdurmayı
başarıyor. Askerler sabaha kadar oldukları yerde çakılıp kalıyorlar.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bütün cephe boyunca çatışmalar
başlıyor.
Ben ise ne yapıp edip
Berxwedan’a ulaşmak istiyorum. Tepecilere ulaşmanın yolunu arıyorum.
Artık yerimde duramıyorum. İçimdeki bıçak her kımıldayışta daha da
derine kayıyor. Ona bu gün güneş batmadan önce mutlaka ulaşmalıyım.
Bulunduğum her yerden O’nun çatışmaya girdiği tepeyi izliyorum.
Kobralar bir an olsun ara vermeden bombardumanı sürdürüyor.
Gün boyu süren
çatışmalarda tepedeki gerillalar kıyasıya bir direniş gösteriyorlar.
Havanın kararmasına kısa bir zaman kala o tepeden aşağıya iki
gerilla cenazesinin indirileceğini öğreniyorum. Daha çok uzaklardan
cenazelerin getirilişini farkettiğimde neredeyse çocuklar gibi
ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Yanımıza ulaştıklarında
vurulanların yüzlerine bakamıyorum. İsimlerini bile soramıyorum.
Öğrenmekten korkuyorum. Kalbime saplanan bıçağı kımıldatmaktan
korkuyorum. Dokunamıyorum...
Arkadaşları defnetmek ve
ertesi gün gelişecek çatışmalar için yeniden mevzilenmek için acele
ediyorlar. Kasaturaları çıkarıyor ve toprağı kazmaya başlıyorlar.
Kazım işi yaklaşık iki saat sürüyor. Hiç kimse konuşmuyor. Onları
kucaklayıp sonsuza kadar kalacakları mekanlarına indiriyoruz.
O zaman mezara giriyorum.
Onun yüzünü saran kanlı kefiyeyi kaldırıyorum. Işık dün akşamki
gibi, onun fotoğrafını çekemediğim o andaki gibi... Karanlıktan
başka bir şey göremiyorum. Elimi uzatıp kanlar içindeki yüzüne
dokunuyorum. Sıcacık yüzü uykudaymış gibi duruyor. Sapsarı
saçlarını, masmavi gözlerini okşuyorum. En son dudaklarına
ulaşıyorum. O kocaman sessiz gülümsemesi yerli yerinde duruyor.
Aradan yedi koca yıl
geçti. Son birkaç haftadır Halk Savunma Güçlerinin arşivini
düzenleyen birimden Ulaş Arkadaş ile birlikteyim. Arşivde ne kadar
fotoğraf varsa gözden geçiriyoruz. Ama sapsarı saçları ve masmavi
gözleriye o çocuğu hala bulamadık. Binlerce fotoğraf içinde onun bir
tek fotoğrafına raslayamadım.
O’nun ağabeyi Çukurcalı
Celal’i yine bir akşamüstü Zap nehrinin kıyısında buldum. Işık
yitmek üzereydi. akşam üstünün son mavisi yayılmıştı Zap vadisine...
Hiç zaman kaybetmeden bastım fotoğraf makinemin deklanşörüne. Celal
ne olup bittiğinin farkına bile varmadı. Onu yıllardır arıyormuşum
gibi bu sabırsız ve içten yaklaşımımı anlamaya çalıştı. Onun yaralı
yüzü ve masmavi gözleri kardeşini anımsatsa da ruhumun
derinliklerine saplanan o bıçağı hala kendimle taşıyorum.
Sonsuza kadar süreceğini
bilsemde, sapsarı saçlı, masmavi gözlü o çocuğun sessiz
gülümseyişini yakalayıncaya kadar ile bu dağlarda yürümeye devam
edeceğim.
Fotoğraflayamadığım, O
çocuk bu ülkenin kalbiydi...
Mücadele Arkadaşları
*BERXWEDAN
ÇELE ARKADAŞ 1997 YILINDA ŞAHADETE ULAŞTI. |