|
Rêber Apo
Bunu
çok iyi anlıyorum. Sıfırdan, yani hiçbir imkânın olmadığı yerlerden
biz nasıl bu güne kadar böyle gelebildik? Bizim yaptıklarımızın
binde birini bile yapsalardı, o dağlarda kesinlikle böyle bir birim
kaybolmazdı. Orada bambaşka bir biçimde yaşanılıyor. Gerillaya geliş
de katılım için değildir; PKK prestijini kullanıp PKK’yi bitirerek
iflas etmiş bir yaşamı noktalamak istiyorlar. Kişiliklerinizi
inceledim. Bu kişilik toplumda tamamen iflas etmiş, metelik
edemeyecek kadar değersizleşmiştir; şimdi de partiye gelip değer
bulmak istiyor. Parti değerlerini de iflas eden her kişi gibi ucuz
kullanacak ve kendinin olduğunu iddia edecektir. Şu anda yetkidir,
komutanlıktır diyorsunuz; ancak en çok da bu temsilcilikler
kaybettiriyor. Demek ki bunlar aslında toplumun iflas ettirildiği
kişilerin gelip partiden çalma çırpma önderlikleri veya
temsilcilikleridir. Birdenbire parti değerlerini böyle bırakıp
harcatmaları da bunun açık bir ifadesidir. Bu sonuçları çıkarmak hiç
de zor değildir. İyi niyetleri veya devrim uğruna yaptıkları ne
olursa olsun, gerçeklik budur. Bu kişiliklerin aslında savaşa
gelmediği böylece ortaya çıkıyor. Çünkü biraz parti prestiji ve dağ
olmasa, bu kişilerin düşman karşısındaki ömrü yirmi dört saat bile
değildir.
Hiçbir savunma, hiçbir örgütlenme durumu
yoktur; bunu akıllarına bile getirmiyorlar. Bir yenilmeyen ben
varım, PKK adına biriktirdiğimiz prestijler var. Bir insan buna
dayanarak kırk yıl da yaşayabilir; ama bu durum o kişinin kendi öz
çabasıyla yaşadığını göstermez. Bu, kişinin sadece bir prestiji
kullanarak, bir değerler birikimine asalak gibi yapışarak yaşadığını
gösterir. Bu gerçek bir yaşam da değildir. PKK’nin aldığı genel
tedbirler ve kazandığı birçok mevzi var; bunların içine felçliyi de
koysan yaşar, hatta savaşır ve “Ben zafer elde ettim” der. Ama bu
PKK mevzisidir ve onunla bir ilgisi yoktur. Genel bir tedbirlilik
vardır ve bu genel tedbirliliği “Zafer benimdir” diyerek paylaşmayan
içinizde yok gibidir. Ben bile kendim için bunu söylemiyorum, buna
cesaret bile edemiyorum. Demek ki, yanılgılar ve yenilmiş
kişiliklerin gerçekliği halen günlük olarak kaybettiriyor. Onlar
yenmeye değil, yenilmeye veya yenilgiyi gerçekleştirmeye geliyorlar.
Ne yazık ki kişilikleriniz böyledir.
Eğer ispat istiyorsanız, günlük bilançolara
bakın. Akıllı adamın, savaşı bizim gibi yürüten adamın böyle
kaybetmesi mümkün değildir. Böyle beş kişiyi bir dağa koyun, mutlaka
büyük başarılar elde ederler. Ben TC askerini iyi tanırım, tek
başıma bir devlete karşı yıllarca savaştım. O zavallı halimle, o
kimsesizliğim ve çaresizliğimle devlete karşı nasıl savaştığım
bilinmektedir. Her bakımdan devletin imkânlarıyla, o devletin içinde
nasıl savaştığımı ortadadır. Yalnızca PKK’nin prestiji düşmanı
ürkütmeye yeter, onun küçük bir bölümü dahi destan yazmaya yeter.
Ama onu kim tüketiyor?
Türk generalleri bu savaşçıların durumunu
inanılmaz buluyorlar; bunların yanında bir de beni düşünüyor ve
çıldırıyorlar. Buraya savaş ilan edecek kadar dengelerini
yitirmişler, ama dağdakileri yutulacak lokum gibi görüyorlar.
Bizimkiler, “Düşman bize sızma yaptı” diyor. Nasıl oluyor da,
düzenli ordu geliyor ve gerillaya sızma yapıyor? Demek ki gafiller,
orada PKK prestijini düşmana peşkeş çekmeye gelmişler. Yaşam
aşınmış, yaşamasını bilmiyorlar. Orada partinin bazı değerleri,
silahları var; onları peşkeş çekmek için geliyorlar. Böyle yaşam
olur mu? Yaşamın aşınmışlığı da, yozluğu da yoktur; hiçbir şey
yoktur. Biz bunu aşmak için çok yüklendik. Bu çabalarımıza saygılı
olun, anlayışlı olun diyoruz. Ama ne gezer! O zaman dağa neden
çıkıyorsunuz, yanımıza neden geliyorsunuz? Size açık söyleyeyim,
sizi dağa göndermek istemiyorum, yanımda bile tutmak istemiyorum.
Bana gideceğiniz bir yer söyleyin, sizi rahatlıkla göndereyim ve
sizin belanızdan kurtulayım. Ama bana karşı savaşarak değil, samimi
olarak söz verin, “Savaşmayacağız, kesinlikle zararımız olmayacak”
deyin. Sizi istediğiniz yere gönderelim. Yok, “Savaşmaya geldik, biz
de savaşçıyız” diyorsanız, o zaman bu aynada, bu bilançoda kendinizi
görün.
Buna benzer birçok gerçekliğiniz var. Savaşıyor musunuz, savaşı
engelliyor musunuz, belli değildir. Gözümüzün içine baka baka
savaşın en küçük bir gereğini yerine getirmeyeceksiniz; hep
“Birileri bizi kullandı, oyuna geldik, işlerin gereğini yerine
getirmedik, aşındık” diyeceksiniz; ardından da bu yalanlara inanarak
dağlara çıkacaksınız! Hiç böyle gerilla olur mu? Bu tutumunuz
dağlara bile hakarettir. Dağlarda asalet vardır, böyle cüceliklerle
dağlara çıkmak hakarettir. Onun için dağları kirlettiniz diyorum.
Özgürlük dağlarında böyle yaşanılmaz. Artık sizi koyacak yer de
bulamıyoruz. Özgürlük dağları sizi en iyi koruyabileceğimiz
yerlerdi, ancak orayı da kirletmişsiniz. Zaten dağdan gelenleri de
gördük; hepsi ilkelleşmişler, düzen kişiliğinin bile gerisine
düşmüşler. Bir de savaşmıyorlar. O kayalıkların arasına bir kişi
bile yerleştirilse, düşman geldiğinde on beş dakikasını bu işe
ayırsa, eminim ki bir alayı kesinlikle bitirir. Halen hatırımdadır;
köyümüzde bir eşkıyamız vardı, kayalıklarda iyi mevzilenirdi. Bir
alay güç defalarca üzerine gitti, ama bunların hepsi boşa
çıkartıldı. Bu baylar ve bayanlar onu da yapmıyorlar. Müthiş
kayalıklar var; her biri gitse içine yuvalansa, belki şahadet de
olur, ama düşmana da ağır kayıplar verir. Ama bizimkilerin hepsi
derelerde toplanıyorlar. Koyunlar bir araya geldiğinde başlarını
birbirlerinin içine sokarlar, bizimkiler de aynen öyle bir
psikolojiyle hareket ediyorlar. Düşman üzerlerine bir top atıyor,
kuşatıyor ve hepsini düşürüyor.
Yirmi kişi boşaltılmış köy odasında toplanmış,
tek bir kişi dahi dışarı çıkamadan öldürülüyor. Sözüm ona hepsi de
komutandır. Bu ucube bir olaydır, böyle binlerce olay var. On dakika
etrafına baksa veya o silahlarla tedbirini alsa, karşı tarafa çok
sayıda kayıp verdirir ve gerillanın çoğu da kurtulur. Ancak bunu
yapmıyorlar. Peki, bunlar dağda ne geziyor? Sizin bu durumunuza
anlam vermek gerçekten güçtür. Bir kayanın altını bile
değerlendirmeyecek kadar zavallıysanız, dağlara neden çıkıyorsunuz?
Bir dağ keçisi kadar olun diyeceğim. Tilkiyi hiç ağzıma almama gerek
yok; hele şahinden hiç bahsetmeyeceğim. Doğanın içinde yaşayan bazı
yaratıklar var, bunlar usta savaşçılardır. Dağ keçilerine bakın:
Eğer hareket tarzınız onlara ulaşırsa, size bravo, siz bir numaralı
gerillasınız derim. Koyun, suç yaratığıdır. Sizi koyun karakterinden
uzaklaştıramıyoruz. Koyun en kolay kesilecek, kurban edilecek
hayvandır. Bu halinizle sizin başarılı olacağınıza nasıl inanayım?
“Yapamadık, kayayı göremedik” diyorlar. Hayır, siz orada başka
şeylerle uğraşıyorsunuz. Sizi çok iyi tanıyorum. Orada yanlış işler
yaptığınız için kayıp veriyorsunuz. Bunun başka hiçbir izahı olamaz.
“Yaşam aşınmış” diyorlar. O yaşamı kim aşındırıyor? Balık baştan
kokar. Hiç olmazsa aşınan olsa da, o yaşamı kurtarmak için de mi bir
kayanın altına giremiyorsunuz? Aslında durum daha farklıdır. İnsan
izah etmekte güçlük çekiyor. Her türlü düşmanca, gafilce, hilekârca
durumu kendi kendilerine yakıştırmışlar ve adını da yaşamın aşınması
koymuşlar. Gerilla yaşamı aşınsa da, yüzde bir bile kalsa, bu
biçimde sonunu getirmez ve yine bir şeyler yapar. Siz savaşa
geldiyseniz, kendinize biraz anlam verin.
Tekrar söylüyorum: Kendimi öyle ahım şahım bir
savaşçı yerine koymuyorum, ama yine de direniyorum. Kendime göre bir
mevzilenmem, tedbirlerim ve savaş tarzım var. Bu çalışmaları günlük
olarak yürütüyorum. Her şey gözlerinizin önündedir. Sizin de doğru
bir savaşçılığınız olsun. Dağlar sizi daha iyi korur, dağda silah
elde daha iyi savaşılır; ama böyle yenilmek olmaz, böyle ölünmez.
“Gidecek yerimiz yok” diye ağlıyorlar. Dilenciler bile bir ortama
böyle gelmez. Gerilla, adı üstünde, silahlı savaşçıdır. Hiç böyle
zavallılığı kabul eder mi? Kamp raporlarını okuyoruz. Yüzlerce
militanı hastalık hastası yapmışlar. Nasıl oluyor da yüzlerce
militanı, hatta PKK’yi kendilerine borçlu kılarak bu hale
getiriyorlar?
Sıradan bir kişi, düzen sınırlarında sadece üç
somun parası bulmak için on saat kan ter içinde çalışıyor. Üç somun
parası için ölümüne on saat çalışmak gerekir. Her günkü
istatistikler bunu gösteriyor. Peki, nasıl oluyor da yüzlercesi
yıllardır saflarımızda yiyip içtikleri halde, örgüt işleri söz
konusu olduğunda tek bir doğru iş yapmıyor ve bu da yetmiyormuş gibi
partiyi de kendilerine borçlu kılıyor? Bizim sözde komutanlarımızın
veya parti temsilciliklerimizin gafletine bakın ki, böyle kişilere
sen ne yapıyorsun bile demiyorlar.
Biz, sonuna kadar aklı ve yüreği temiz olanların hareketiyiz.
Fedakârlık yapmak için bir araya geldik; her an düşmana karşı
savaşmak için bir araya geldik. Nerede yüzlerce kişinin kendi
kendini hasta yapıp parti sırtından bedavadan geçinmesi? Buna kim
yol açtı, kim göz yumdu? Neredeyse karargâh ortaya yok. Meşhurdur,
“Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı var” derler. Sen her gün partiden
yiyeceksin -ki, bu bir savaş örgütüdür, öyle yeme içme yeri de
değildir, savaşma yeridir-, bunu da yeterli görmeyeceksin, daha
fazla yetki, daha fazla ayrıcalık isteyeceksin! Bizden de bunları
kendiliğinden kabul etmemizi, adeta yutmamızı bekleyeceksin! Bunlar
kontralardan daha beterdir ki, bunları söyleyenlerin de hasta
olduğunu sanmıyorum. Çoğunuzun genç yaştasınız. Genç yaşta ruh
hastalığı mı olur? Ruh hastalığı nedir? Düşmana karşı çılgınca öfken
olur ve bu da beyni çalıştırır. Ruhsal hastalığın ne kadar ağır
olursa olsun, seni bir çırpıda kurtarır. Ben de eskiden öyleydim,
ama şimdi düşmanımı biraz gördüğüm için müthiş sağlamım. Her türlü
psikolojik hastalığın panzehiri devrimin intikam yürüyüşüdür. Bu çok
açıktır. En değme komutanlarımızın olduğu yerde bir çok psikolojik
hastalık değil de, kontra besleniyor. Bunu nasıl idare edeceğim?
*Bizim
Savaşçılığımız Büyük Gönüllülük ve Büyük İntikam Savaşçılığıdır
-I-
devam edecek>> |