|
Rêber Apo
Delirtilmiş
veya tımarhaneye çevrilmiş bir Anadolu var. Kürdistan ise ondan daha
beter bir durumda. Anadolu, bir halklar mezarlığı haline getirilmiş.
Ölen ölene, ama daha çok tımarhaneye benziyor. Mezarlıkta
gezilebilir, mezarlık o kadar tehlikeli değildir; ama tımarhanede
gezmek çok tehlikelidir. Halklar tımarhanesi veya insanlığın en eski
yeri olmasına rağmen, en ilkel biçime sokulmuş bir yerde geziyoruz.
İşte bu Cumhuriyetin ömrü kadar geçen bu yetmiş altı yılı biraz bu
gerçekliği düşündürüyor. Bu Cumhuriyet içinde halinden şikâyetçi
olmayan çok az insan var. Parlamento, toplumun en üst konuşma
yeridir. Ancak ne yazık ki, Türkiye parlamentosu bizim için çoktan
ölüm fermanının verildiği, bitişin yaşandığı ve artık tartışmaktan
bile çıkarıldığımız bir yerdir. Mukayese olsun diye bir parlamento
oluşturalım dedik. Ancak güç yoktur. Kim gelebilir, gelse de ne
yapabilir? Çürümüş, iradesi çoktan elinden alınmış olanların
parlamento gücü olmaları çok zordur. Yurtdışında olabilir dedik,
ancak olsa da biraz semboliktir. Henüz onun içini doldurmak, yani
parlamento gücü olmak büyük savaş gerektiriyor. Bizde halkın
söylediği bir söz var: “Kırk yıl sonra öcünü alsan da helal olsun”
derler. Bizimki de biraz öyle oldu. Kırk yıl sonra da olsa, bir
şeyler yapmak istedik. Bu bizi avunduruyor. Bu halkı dilinin
büzüldüğü yerde dillendirmek istedik ve herkes biraz kendisini
anladı. Şimdi biraz kendiniz konuşun, ifade edin ve kararlaştırın
diyoruz. Hiç olmazsa bir iddia ortaya çıkarttık. İddiası olanlar bir
gün gereğini yerine getirmeyi bilecekler veya bilmeleri gerektiğini
anlayacaklardır.
Demek ki tarih, yok sayılarak, sonuçları kendi
kişiliklerinizde gizlenilerek veya yüzsüzleştirilerek anlaşılamaz.
Öyle yaklaşılmak istenilse de bir yerlere varılmaz. Tarih bilincine
ulaşmak istiyorsanız bu tarihi çözeceksiniz. Bizzat tarih olmak
istiyorsanız, tarih bilinciyle hareket edecek, hatta tarih savaşını
vereceksiniz. Başka yaşam var diye büyük bir yalancılık ve büyük
kandırmayla kendinize başka şeyleri yaklaştırmayacak ve öyle bir
yaşamın olmadığını bileceksiniz. Artık bu büyük inkârcılığı,
yüzsüzlüğü ve iradesizliği aşma gücünü göstereceksiniz. Ben de kendi
savaşımıma dayanarak diyorum ki, ne kadar tanınmaz halde olsam da,
yine de bir tarih bilincine sahibim ve bundan öyle kolay vazgeçmem.
Halk adına açıkça, hangi aileden, hangi
sülaleden veya hangi halk kimliğinden gelirseniz gelin, gerçeğin bu
biçimini iliklerinize kadar hissetmezseniz, insan diye karşımıza
çıkmayın diyorum. Ben sizin sözde insanlığınızdan nefret ediyorum.
Hiç olmazsa desteğimizle nasıl insan olunacağını, insan gibi nasıl
konuşulacağını anlamaya çalışın. Artık ağaçtaki maymunları
seyretmekten bıktım. Halen kendimi bir savaşçı olarak
değerlendiriyorum. Ben yine kendi savaşçılığıma inanıyorum. Bu da
kendime göre bir savaşçılıktır. Hiç kimsenin yaptığına benzemese de,
hiç kimsenin yapmadığı biçimde de olsa, yine savaşçılığıma
inanıyorum. Siz buna koşup geldiniz. O zaman bu savaşçıyı ve onun
savaşçılığını lütfen tanıyın. Bu bir insan savaşımıdır, maymunların
daldan dala atlayışı değildir. Onu başka yerde başkalarıyla yapın,
benimle yapmayın, rica ediyorum. Çok dar koşullarda da olsa, bir
insanlık yürüyüşünü yapmak istiyorum, bu yürüyüşü bozmayın.
Elinizden gelmiyorsa oturup kenarda seyredin. Sizi sıkıyorsa,
disiplin gücünüz yoksa, bu yürüyüşü de karıştırmayın. Benim bu büyük
yürüyüş tecrübesine dayanarak söyleyeceğim odur ki, bu savaşın
kurallarına biraz uyun. Yılların çocukluğunu bırakın, artık insan
olmayı kendinize yakıştırın. Bu savaştaki ön şart budur.
Bizim savaşçılığımızdan mutlaka bir şeyler
anlamalısınız. Ben sizi zorla bu savaşçılığa sürmüyorum. Bu
kesinlikle büyük gönüllülük ve büyük intikam savaşçılığıdır. Yine
intikam noktasında tam bir kinsiz olma durumundasınız. Bizim
yanımıza bu biçimde gelinemez. Kini çok büyük olmayanlar, düşmana ve
ilkelliğe karşı büyük nefreti olmayanlar bize yaklaşamaz. Size çok
açık söyleyeyim; benim yanımda maymunların yeri olamaz. Ben ilkel
koşullara karşı en erken yaşta isyanımı müthiş yürüten birisiyim,
sizi neden kabul edeyim. “Sende bir hazine var ve düşman adına seni
paralamaya geliyoruz” demeyin. Lütfen dikkat edin. Sizi üzerime
gönderen düşmanın kendisi gelsin. Neden sizi gönderiyor? Düşmanın
objektif ajanları, günün deyişiyle kontraları gibi gelmeyin. O
düşman ki, o kadar kendini güçlü sayıyorsa, gelsin kendisi benimle
uğraşsın. Üzerime neden bu kadar zavallıları sürüyor?
Bu kadar ahmaklığa oynamayın. Savaş
kurallarına gelmemekte ısrar ediyorsunuz, yüzlerce kuraldan birkaç
tanesine bile gelemiyorsunuz. O zaman siz kimin askerlerisiniz,
kimin adına geliyorsunuz demezler mi? Görev başarmamak, görev için
gerekli olan eğitimi, örgütselliği ve emir-komutayı yürütememek,
düşman adına hem de düşmandan daha tehlikeli bir biçimde gelmek
demektir. Çünkü düşmanın bilinçli uzman elemanları böyle tehlikeli
olmazlar. Onlar kolay deşifre edilirler ve tehlikeleri sınırlıdır.
Sizin tarzınızın düşmanlığı ise kırk kat daha fazladır.
Tekrar vurgulayayım: Buna rağmen bizde zorlama
yoktur. Bizim savaşımızın kurallarının ne kadar amansız olduğunu
belirtmekle birlikte, kandırmaca ile, sizi idare edecek bir takım
yöntemlerle, hediyelerle veya o anlama gelebilecek yaklaşımlar
sergileyerek size bu savaşta yer veremem. Ben bu savaşın doğasını
çok iyi tanıyorum. Kendi yaşamımla da bunu oldukça çözmeye çalıştım.
Bizim savaşımımız büyük inanç savaşıdır; kendi kendisiyle büyük
mücadele, büyük anlayış, büyük ilişki ve arayış savaşçılığıdır.
Bunlar sizde yoksa bizim saflarımıza yaklaşmayın.
Sürekli olarak komutanlık, PKK’nin imkânları
gibi lafları duydukça çıldırıyorum. Bizde imkân yoktur. Bizde ne
doğru dürüst bir uyku uyunur, ne bir yemek yenilebilir, ne de doğru
dürüst bir nefes alınır. Bizde olsa olsa amansız mücadele diye bir
gerçeklik olur. Bu mücadele öyle sandığınız gibi birkaç silah
patlatma, bir iki kelimeyi ağza alıp söyleme değildir. Bunlar bizde
mücadele anlamına gelmediği gibi, mücadelenin başına bela olmadır.
Bu savaşımda yer almak farklıdır, daha çok belirttiğimiz gibidir.
Gidin savaşçılığınızı kendinize saklayın, paralı asker olun,
kendinizi başka yerde savaştırın. Ben sizin savaşçılığınızı bu
biçimiyle kabul etmiyorum. Çünkü biliyorum ki, sizin bu
savaşçılığınızın ömrü yirmi dört saattir ve yüzde yüz bana yenilgiyi
dayatmadır.
Düşmanın günlük olarak verdiği bilançolar
vardı; Amed’de bir birimimizi tasfiye etmiş. Buradan vardığım sonuç,
bunların yenilgiyi dayatmanın savaşçıları olduğudur. Çünkü bana göre
dağa bir birim çıktı mı, en azından o koşullarda böyle kaybetmez.
Kaybeden veya kaybettiren ise, sizin yaşam tarzınız ve
kişiliğinizdir. “Ben toplumda kaybetmişim, sana da dağdan inerek
kaybettireceğim” diyorsunuz. Çoğu da ovada, köyde kaybettiriyor.
Aslında her iki durum birbiriyle oldukça bağlantılıdır. Dağa
çıkarken, dağın koşullarına uymak için gelmiyorlar. Özgürlük topunu
aşağı yuvarlamak için dağa geliyorlar. Az çok PKK’nin prestijini
ovaya, yakındaki köye indirip üzerinde oyalanma ve biraz onunla
yaşama istemi var. Amed’de, bu ülkenin başka birçok yerinde gerilla
adı altında böyle yaşandı. Özgürlük topunu düşmana peşkeş çektiler.
Önce biraz kendileri oynadı ve onlara göre bu sözüm ona iyi bir
sanattı.
devam edecek>> |