|
Rêber Apo
Savaş
eylemi en öğretici okuldur. Bütün öğrenme yolları içinde en etkili
öğrenme yolu böylesine bir eylemin yoluna girmekken,
savaşanlarımızın bu okulda öğrenmek yerine, öğrenmede yetersiz
kalmaları, sanki tam tersine savaşta değil de başka bir
etkinlikteymiş gibi davranmaları, bizi en çok uğraştıran konu
oluyor. Bunun neden böyle olduğunu bütün gücümüzle açmaya
çalışıyorum. Savaş seviyesine gelmiş bir çalışma müthiş
öğretmeliydi. Buna rağmen neden öğrenmemekte ısrar var? Bu çok
tehlikeli. Yetkin bir beyin gücüyle karşılanması gereken, ancak bu
temelde kazanabilecek bir eylemi, bu kadar tehlikeli bir biçimde
karşılıyor, gereklerini hiç yerine getiremiyor ve kendimizi en ağır
bir yenilgiyle karşı karşıya bırakıyoruz. Bu ne biçim ruhtur, ne
biçim kişiliktir? Gerçekten anlamakta çok güçlük çekiyoruz.
Bunu halkımıza da öğretmenin en etkin yolu, onun savaşımını
gerçekleştirmektir. Bu çok açık ve tartışma götürmezdir. Ancak bunu
yönetmekle sorumlu olanların, kendi gerçeğinin bu kadar uzağına
düşürülmüş bir halkın anlayış ve sorumluluk düzeyinden kesinlikle
çok geri bir konumda yöneticilik yapmak şurada kalsın, onun sahip
olmaması gereken ne kadar özelliği varsa onu esas alarak adeta boşa
çıkarma durumları vardır. Bu neden böyledir, bunda neden böyle ısrar
var? En çok üzerinde durduğumuz konu budur. Savaşa yönümüzü vermenin
bile müthiş düşündüren etkileyici bir yanı varken, bir kaç yıl da
demeyeceğim onunla temas eder etmez, onun kurallarını, onun gerekli
kurumlaşmasını, sevk ve idaresini, bir de bu halk savaşıysa, mutlak
verilmesi gereken ve yaşamın tamamen bağlı olduğu bir savaş
çeşidiyse, neden giderek gereklerinden uzaklaşma yaşanıyor? Bu,
kişiliğinizde en çok kördüğüm haline getirdiğiniz bir konudur. Biz
çok çözmeye çalıştık, ama kendi en temel işinin nedenini, niçinini
bir türlü anlamamak, anlamaya gelmemek, böyle çok çeşitli bahaneler
uydurarak yaklaşmak ve böylece işin içinden ucuzca sıyrılmak son
derece kişilikle de ilgilidir. Belki de düşmanın tamamen kendi en
iyi ajanı haline getirdiği özellikleriyle de ilgilidir. Ama tek bir
şey var ki, bu kişilik ahmaktır. Bu kişilik kendine çok zarar verir
ve böylece asla eylemlerin militanı olamaz.
Şimdi bunu oynuyorsunuz ve bu oyun tehlikeli
bir oyun. Hiçbir biçimde, hiçbir gerekçeyle bu oyunu kendinize göre
böyle oynayamazsınız, oynamamalısınız. Buna ne hakkınız var, ne de
gerek vardır. Düşman sizinle, sağduyunuzla, kişiliğinizin tüm olumlu
yönleriyle ne kadar oynamış, sizi kendinize ne kadar
yabancılaştırmış olursa olsun; bütün o sorumlu olmanız gereken
kişilikle sizi ne kadar çeliştirmiş olursa olsun, belirttiğimiz gibi
savaş eylemi çok kısa bir süre içinde sizi kendinize getirmeliydi.
Demek ki bu bizi düşündürdükçe düşündürecektir.
Sizin davranışlarınızın altındaki bir çok
nedeni hemen görmek mümkün, zaten bunları yoğunca sıralıyoruz. Bu
oyun tamamen sığ bir cüceliği oynama oyunudur veya siz bunu esas
alıyorsunuz. Büyümenin yoluna girmek, büyük eylemin yoluna girmek,
bir yerde aslında bu işin başarı yönünde yarısını elde ediyor. Bir
yerde kendinizi inkar etmek; düşmanın yarattığı zayıf gerçeğinizi,
hayatta ciddi iddiası, büyüme iddiası olmayan, yalanla-dolanla
oluşmuş kendinizi adeta inkar etmektir. Sanıyorum siz bundan
vazgeçmiyorsunuz. Bu anlamda oluşmuş kimlikler, düşmana en büyük güç
kaynağı rolünü oynuyor. Eğer kişi, devrimde temel çelişkiye göre
kimliğini çözmez ve onu savaştırmazsa, devrim ve onun çalışması da
hiç olmaz.
Ustaların sözüdür: “Savaş meydanı, akla
karayı, iyiyle kötüyü, yaşaması gerekenle ölmesi gerekeni,
alçaklıkla yüceliği, gerçekle yalanı, çirkinle güzeli, velhasıl ne
kadar çelişkili ve birbirini reddeden şey varsa, hepsini ortaya
çıkarmanın, biri lehine diğerini bitirmenin odağıdır, ayıracıdır.”
Bu temel saptamaya göre bir türlü çözümlenmemek, çözüm için kendini
ayrıştırmamak, kendini çözümsüz bırakmak da oldukça ertelemeci
anlama gelir. Her türlü savunmacı, tutum geliştirmeyen, kendini
bambaşka biri gibi gösterme ve böylece kendini tamamen büyük
aldatma... Daha çok kanıtlamak istediğimiz bu oluyor. “Savaş bizi
ayrıştırmaz, şöyle veya böyle çözüme getirmez, biz ona karşı da
direniriz ve kendimizi geçmişteki gibi şu veya bu biçimde gizleyip
örtbas ederek, kandırarak götürürüz” demeniz, en temel toplumsal
gelişme yasasını inkar etmek oluyor. Yalancı, olmayan,
gerçekleşmeyecek olan hayal ve ahmaklığın büyük direnmesi olarak
değerlendirilen bu durum, biraz sizin gerçeğinizi ifade ediyor.
Kürt neden gelişmemiştir, neden bu kadar dünyanın gerisinde ve çok
farklıdır? Bu temel toplumsal yasaya göre böyledir. Bizim eylemimiz
işte buna bir başkaldırı, buna bir son verme, bu anlamda da büyük
deneme oluyor. Bu denemenin öğretmesi kaçınılmazdır. Ne kadar
direnirseniz direnin, objektif olarak bu yasa hükmünü icra
edecektir. Kendi bönlüğünüze, yaşam anlayışınıza da demeyeyim,
oldukça gerçek dışı anlayışsızlığınıza, incir çekirdeğini doldurmaz
hayallerinize ne kadar ısrarla dayanırsanız dayanın, sonunda
çözüleceksiniz. Çözülüş, hiç şüphesiz kaybetme temelinde hızlı
olabilir. Özellikle kendi çabalarımda ısrar etmezsem, hızla
kaybetmeniz işten bile değildir.
Sessiz bir biçimde sizin adeta vurgulamak
istediğiniz şu: “Bırakın, biz öleceğiz, biz bu işe gelemeyiz.
Bırakın, ne olursa olsun, biz buna razıyız.” Oluşturulmak istenilen
savaş ve Önderlik gerçeğine her gün adeta haykırarak kendinizi
dayattığınız tarz budur. “Ölüme razıyız, anlamaya gelemeyiz. Bu
kazanma işi bize ölümden daha zor geliyor. Bu savaşı körce karşılar,
sonuna kadar dayanırız, ama onun yasalarına göre yüksek anlama
gereklerini yerine getirmeye de gelemeyiz.” Şimdi sizin oynadığınız
tiyatro budur ve bu çok ilginç bir tiyatrodur. O keyfiyet dediğiniz,
çokça sizin kişilik değerlendirmelerinizde kendinizin de ortaya
koyduğunuz “biz böyleyiz, bu canı kendimize göre böyle kullanırız,
özgürlüğümüz olsa olsa budur” anlayışıdır. Yani toplumsallığa
gelmeme, toplumun beklentilerine göre kendini vermemedir. Aslında
bu, bir lümpenin, çok kötü bir bireycinin yaşadığı yaşamın kendi
içimizde ısrarla savunulmasıdır. Keyfiyet dediğiniz tutumun gerçek
değerlendirmesi budur. Savaş yasalarını tanımak, giderek ona yüksek
anlam vermek, aslında toplumsallaşmanın da başlangıcı ve her türlü
gelişmenin özüydü. Yine çok komik bir tarzda kanıtlamak istediğiniz
“bu savaş ancak böyle olur” düşüncesidir. Nasıl böyle olurmuş? Evet,
en trajik ve komik olan da budur. Ateş içindedir, komediyi oynuyor
veya en olmaması gerekeni sergiliyor. Toplumsal ayıp, savaşta büyük
bir kusur olup çıkıyor. Yani daha da derinleştirilirse şu anlama
geliyor: “Bu savaş bize göre değil veya biz savaşacak bir halk
olamayız; savaşırsak da kazanacak bir halk olamayız. Zaten böyle
gelmiş böyle gider formülüne göre de başa ne gelse çekilir; bu
savaşta düşman nasıl buyurursa öyle gider!”
Bu, toplumsal kaybediş sürecinin savaşta da
peşinen onaylanması anlamına gelir. Ve fark etmeden yine
dayattığınız budur. Bu kurala gelememe, taktiğe gelememe,
örgütlenmeye gelememe nedir? Bunlar savaşın kazanılmasına
gelememedir. Bu da şu veya bu tarzda kendi köleliğini sürdürme, buna
da fırsat bulmadı mı, kaçma, ölme anlamına gelir. Başka türlü
kendinizi anlatamazsınız. Bizde bir gerçeklik var: Köylüler hiç
anlamadıkları Allah’a en büyük gerçek diye taparlar, hiç
bilmedikleri konularda bin defa yemin içerler, hiç anlamadıkları bir
selamı günde bin defa tekrarlarlar, hiç anlamadıkları bir
hal-hareketi yine bin defa öyle iyiymiş gibi gösterirler; ters olan
her şeye “doğru” biçiminde, hem de çok safça inanmış gibi gözükerek
anlam verirler. İşte bizim toplumsal düşünce gerçeğimiz, yalan
gerçeğimiz budur.
devam edecek...
7 Temmuz 1995 |