|
Rêber Apo
Bir
anlamda ordu günümüz olarak da değerlendireceğimiz 15 Ağustos
Atılımı’nın onuncu yıldönümünü kutlarken; her zamankinden daha fazla
tam ordulaşma ve savaşma, bununla her şeyimizi kazanma temelinde
sizleri selamlıyoruz.
Halkımızın Diriliş ve Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nde, ARGK en temel
umut kaynağı olmak kadar, çare, en sonuç alıcı, her şeyin bağlı
olduğu bir ulusal öncü gücümüz, ulusal kaynağımız ve görevimizdir.
Her şeyimiz, bu ordulaşma ve onun özgür yaşama her yönüyle
hazırlayan sağlığıdır. Nereden ve hangi dönemden bakılırsa bakılsın,
ARGK oluşumu, denilebilir ki tarihimizin en anlamlı, en belirleyici
rol oynayan gelişmesidir, onun en özlü ifadesidir. Denilebilir ki,
halkımız için hiçbir kuruluş, ARGK çalışması kadar değerli değildir.
15
Ağustos Atılımı’nın onuncu yıldönümünde, kazandığınız, anlamı bu
kadar büyük olan, en başta bir ordumuz ve onun her şeyi kazandıran
savaşımıdır. Bu savaşta geçirilen on yıl, sadece ulusal düzeyde bir
gelişme ve kazanılan başarılar değildir, herhangi bir halkın ulusal
kurtuluşuyla elde edilenin kazanılması da değildir. Bu, tepeden
tırnağa ve her düzeyde eşi görülmemiş sistemli bir soykırımı esas
politika olarak yürüten bir düşmana karşı, kutsal yaşam hakkımızı,
var olma ve hiçbir biçimde kabul edilemez kölelikten de,
sömürgelikten de beter bir yaşam tarzına baş kaldırmadır. İster
şahadete ulaşalım, ister ulaşmayalım, zafer yolunda kesintisiz
ilerleyelim. Her anı en değerli, her damla kanı en değerli ve seve
seve yaşayacağımız, şerefimizle öleceğimiz ve bu anlamda en büyük
zenginlik, gurur kaynağımız oluyor.
Böylesine yılları yaşamak başlı başına bir mutluluktur. Böylesine
günlere tanık olmak, onun değerli savaşçıları olmak, sanıldığından
da daha fazla yaşamın en soylucasına sahip olmaktır. Bu bir
zorunluluk değil, bir namus meselesi de değildir; bir yaşam
tutkusudur. Bunun dışında hiçbir tanım, bu yılları değerlendiremez.
Kişi için olduğu kadar, ulus için de bu tanım böyledir. Yaşanılan
gerçeklik, dost-düşman için de tamamen böyle olduğunu açıkça
kanıtlamıştır.
Siz
Değerli Tüm Savaşçılarımız!
Geçirdiğimiz on yılı değerlendirirken, hiç şüphesiz nasıl bir
düşmanla, nasıl bir halk gerçekliğiyle ve en önemlisi de nasıl bir
partiyle, silahlı kuvvetlerle bu işe başladığımızı biliyorsunuz.
Bunu fazla tekrarlamanın da anlamı yoktur. Bu adımı atarken, aslında
bir yaşam tutkusunu, her şeyi kaybetmiş ve alçakça yaşamaktansa,
yüzde bir, binde bir ihtimal de olsa, özgür yaşama adım atmak ve
eğer başarırsak umut ettiğimiz her şeyimizi bulmak gibi bir şansı
denemekti de. Artık, o günden bugüne geldiğimizde görüyoruz ki, bu
bir şans da değil, yaşamın en gerekli, en vazgeçilmez ve herkese her
an kendisini hissettiren, kendisinin ayrılmaz bir parçası olarak
vazgeçilmez kılan ulusal ruhumuz, ulusal onurumuz, ulusal tutkumuz,
hepimizin paylaştığı en yüce değerimizdir.
Yine
iyi bilmekteyiz ki, bunun dışında gırtlağına kadar bireyciliğe
gömülmüş, düştükçe düşmüş, zayıfladıkça zayıflamış, vatan
hainliğinden her türlü köleliğe kadar, insanlık suçu kadar lanetle
anılacak ne varsa, utanılası yaşam tarzı olarak benimsetilmeye
çalışılan ve bütünüyle asla yaşanılmaması gereken, yanına bile
yaklaşılmaması gereken, böylesine her şeyine düşman olan, düşman
kokan bir yakın geçmişe, böyle bir eylemle karşılık vermek;
sanıldığından daha fazla büyük bir zenginlik, büyük bir umuttur.
Yoksa, bu kadar güç dengesizliği, bu kadar zorluklar,
olanaksızlıklar altında, bu savaş, bu biçimiyle yürütülemezdi. Ama,
anlamı böyle olduktan sonra da, hiçbir güç bu savaşın böyle
gelişmesini engelleyemezdi. Olan da budur.
Kısaca, tarihimizde, ulusal yaşamımızda yeri böylesine olan bu
yılları, ne kadar değerlendirsek o kadar yeridir. Burada size bir
savaş tarihçesini yapacak durumda değiliz. Bunu da oldukça
biliyorsunuz. Ama, illa bir hatırlatmada bulunursak; bu on yıl
ordulaşıp istediğimiz tarzda savaşabileceğimizin de kanıtlandığı bir
on yıldır. Özellikle düşmanın son bir yılda kesin imha ve başarma
amacıyla yüklendiğini de değerlendirirsek, ortaya çıkan muazzam
siyasal-askeri ve diplomatik olanak, belki de tarihinin en önemli
kayıp yılı olarak da düşman için bir anlam ifade edecektir.
Çılgınca “ya bitecekler, ya bitecekler” sözü, tam da kendileri için
gerçekleşmeye doğru yüz tutmaktadır. Evet, biz de söylüyoruz; “ya
bitecekler, ya bitecekler”! Tersine çeviriyoruz. Düşman, daha da
yakın tarihimiz için, “dokuz yılda yapılamayanı, bir yılda yaptık”
diyordu. Biz de aynı iddiada bulunuyoruz; “dokuz yılda
yapamadığımızı, dokuz yüz yılda yapamadığımızı, son bir yılda
yaptık”! Anlamı böylesine derindir bu onuncu yılın.
Bu on
yılı daha da değerlendirirsek; fazla umutlu görülmeyen ilk 15
Ağustos Atılımı günü; nefes nefese, saat saat, gün gün, ay ay ilk
beş yılını doldurduğunda, özellikle düşmanın atılımı boşa çıkarma
planlarının tersine çevrildiğini, asıl kendilerinin boşa çıktığını
söylemek gerekiyor. İlk yıl çok sınırlı da olsa, düşmanın kesin
başarmaması önemli bir adımdır.
En
önemlisi de, kendi zaaflarımızı tespit etmemizin, nerede ve ne
kaybettirdiğini görmemizin; bunu ikinci yılda, 1986’da bertaraf
edecek çözüm gücüne ulaşmamızın ve yine bu çözüm gücünden yola
çıkarak, 1987’yi yeniden bir atılım yılına dönüştürmemizin, ardı
arkası kesilmeyen 1988-1989’ları da kesintisiz sürdürmemizin
anlamının ne kadar derin olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.
Zaaflarımızı tespit ediyoruz, çözüyoruz, güce dönüştürüyoruz ve bu
yıllar böylesine tarihi anlamda kazanılıyor.
Herkes
“bu yıl biterler” diyor. Biz ise, o “bitiş” denilen yılı, sonunda
çok güçlü bir yılbaşına dönüştürüyoruz. Her 15 Ağustos Atılımı’nın
geride kalan bir yılı ve başlayan bir yılı böylesi bir gelişmeyle
karşı karşıya bırakılıyor. 1990’lara girdiğimizde, düşman,
askeri-siyasi olarak kaybettiğini ve son bir çırpınışla sonucu
lehine çevirmek için, tavizler politikası da dahil her türlü kirli
politikaya kadar bir çok yöntemi denemeye kalkıştı. Yine başlayan
serihildanlara bu temelde katliamları dayatarak önümüzü kesmek
istiyordu. Ama halkımızın da kahramanca adımlar atması ve tüm iç-dış
engellere rağmen, gerillanın gelişebileceğinin ortaya çıkması,
1990’lı yılları daha da önüne geçilemez, başarısı önlenemez yıların
başlangıcı yaptı.
1990
sonrası, halk artık dirilmiştir, bir daha yok edilemez; gerilla kök
tutmuştur, artık bir daha sökülemez!
Kürdistan’daki devrimci savaşımız, en dayanılamaz ve yürütülemez
denen koşullardan, gerillanın tutunma aşamasına gelmiştir. 1990’lara
doğru geldiğimizde, gerillanın tutunabileceği ortaya çıktı. Ama bin
bir emekle bu gerçekleşti. Savaş tarihini de çok iyi öğrenmelisiniz.
Küçük bir birlikten bir gerilla ordusuna, bir gün bile zor-bela
dağda kalmaktan her tarafın gerillaca tutulan bir ülke durumuna
nasıl geldik? Bu, çok yakıcı bir ordu dersimizdir. Bu dersi iyi
bilelim ve esas alalım.
Devrimci savaş, sadece başlatılma ve tutunma değil, daha niteliksel
bir aşamaya gelmiştir. Uzun süredir adına stratejik savunma
dediğimiz bir dönemi yaşadık ve halen de bir çok bölgede önemli
oranda stratejik savunmanın gereklerine göre savaş yürütüyoruz. Ama
son birkaç yıldır, yavaş yavaş gelişen ve çarpıcı bir çok gelişmeyle
karşı karşıya olduğumuz durum, biraz stratejik dengeyi de yakalayan
bir durumdur. Şüphesiz bir denge durumu değil ama, biraz derinliğine
bakmasını bilen ve genel savaş bilançosunun gidişatını göz önüne
getirirsek, aslında dengeye benzeyen bir durum vardır. Dengeyi
zorlayacak, dengeye kavuşturacak konumlar, mevzilenmeler de elde
ediliyor.
Kaldı
ki bunu düşman da itiraf ediyor. “Arazide genişçe duruyoruz,
amacımız birlik imhası değil, işte lojistiğini kesip sıkıştırma,
giderek kaçmaya ve teslime zorlama” diyor. Bu, aslında savaşın denge
düzeyine geldiğinin düşman tarafından itirafıdır. “Yan yana
kalabiliriz” demek; dengedeyiz demektir. Ve gittikçe yaygınca
yaşanılan durum da budur. Düşman genel kurmayının bizzat kendisinin
söylediği durum, az-çok dengeye benzeyen durumdur.
Artık
sadece stratejik savunmayla, onun sorun ve görevleriyle
uğraşmıyoruz. Denge durumunun ortaya çıkardığı muazzam sorunlar
kadar, çözüm yolları da artık var. Muazzam askeri boşluk ortaya
çıkarılmış ve tarafımızdan doldurulmuştur. Türk ordu birliklerinin
olmadığı her yer bizimdir. Bu çok önemli bir gelişmedir. Bu tür
boşluklar ordumuzca doldurulacaktır. Taktik kazandık, aslında halkın
siyasi kazanmasını sağladık. Bu anlamda bazı boşluklar varsa da, o
fazla önemli değildir, tersine askeri anlamda kazanılanı iyi görmek
gerekiyor.
Bugün düşman birliklerinin olmadığı her yer, bir an için yaşayıp da
bıraktığı her yer ve her zaman kesimi bizimdir. Bunu görebiliyor ve
kullanabiliyor muyuz? İstenildiği kadar bu boşluklara birlik
yerleştirilebilir, istenildiği kadar yer altı ve yer üstü
hazırlanabilir ve savaş her türlü yöntemle değerlendirilebilir. Peki
bu denge değil de nedir? Bu boşluklar tam doldurulursa, acaba savaş
nasıl seyreder? Eğer sayı eksikliğimiz varsa, şimdiki koşullarda
hızla sayıyı tamamlayabiliriz. Birlik kaydırıp oturtabiliriz. İşte
denge durumunun ortaya çıkardığı yeni olanaklar bunlardır. Bunları
doğru görebilmeli ve gerekeni yerine getirebilmeliyiz. Ama savaş
cephelerinde bu durum yeterince görülebiliyor mu? Belli ki
görülmüyor.
Parti Önderliği
14 Ağustos 1994
|