|
Rêber Apo
Benim
insanlara saygım var. En temel hususlarda gerçekleri anlatmasam,
saygıyı ifade edemem. Diğerleri gibi kandırabilirim; akı kara,
karayı ak gösterebilirim. Bu konuda benden üstünü yoktur.
Diyalektiği kullanarak benim kandıramayacağım tek bir insan bile
yoktur, ama onu yapmam. Çok zor da gelse, benim için gerçekleri
kavratmak esastır. Bazı şeylere inanmalısınız, iradenizi biraz
ortaya koymalısınız, dürüst olabilmelisiniz. Bu fanatizmi, bu
sübjektif niyetlerle kendini dayatmayı artık biraz geriletin. Yaşama
biraz çırılçıplak bakmayı bilin; tüm olumlu-olumsuz,
gerekli-gereksiz yanlarıyla görün. Çünkü başka tür düzeltemezsiniz.
Gerçeğini hiç dikkate almayan tarzda çok büyük körlükle, şaşı gözle
yaşama bakıyorsunuz. Tabii bunun da savaşla bağı vardır. Kim ki
yaşamak diyorsa, o kadar da savaş gerekir.
Savaş derken neyi kast ediyorum? Ben savaş diyordum, o ise “mavzeri
ver, karakola saldırayım” diyor, halen anlayış budur. Sen mavzerle
karakola nasıl saldıracaksın? En iyi savaşçımızın felsefesi budur.
Bence şimdiye kadar hakim olan tarz da budur. Hiç kimse “incelik
vardır, biz dönüşüm sağlamışız” demesin. Ben en erken yaşta bu
savaştan kaçtım. Köyde ilk tabanca patladığında ödüm koptu. Ama
diğer yandan değişik bir mücadele biçimine de girdim. Köylüler halen
yerinde duruyor, silahlar halen öyle patlıyor. Ben de böyle
savaşıyorum. Savaşsız ve mücadelesiz değilim. Çok iyi biliniyor ki,
bu halk için tarihin en büyük savaşını ben hazırladım, buna ben yol
açtım. Dikkat edin, bu sizin tarzınızdan kaçarak oldu. O köylü tarzı
dediğimiz aile içi ve bol bol dile getirdiğiniz, yaşadığınız
yaşamdan, savaştan ben kaçarım. Açık söyleyeyim, beni ister bir
korkak gibi değerlendirin, ister büyük bir usta gibi; nasıl
değerlendirirseniz değerlendirin, benim savaş tarzım böyle gelişti.
Anlamaktan neden kaçacaksınız? Unutmayın ki, ben sizi savaşa
gönderiyorum. Tepeden tırnağa her şeyinizi hazırlayan benim.
Anlamasanız kendinize yazık edersiniz. Hata yapmayın, bizim bir
komuta gücünde olduğumuza inanmalısınız, ama öyle sandığınız gibi
değil, bunu da hemen söyleyeyim. Bizi gerçek bir komuta gibi
görseydiniz dağda böyle mi yapardınız? “Başkomutanımız filan kestir”
dediğinizde, biraz da bunu tanıyarak yürüseydiniz, bu komutanlar
böyle mi olurdu? Demek ki siz Başkomutanı tanımamışsınız. Peki
Başkomutanı tanımayan komutan olabilir mi? Dünyada bunun başka bir
örneğini hiç görmüş müsünüz? Her kafadan bir sesin çıktığı, herkesin
“ben komutanım” dediği yerde kargaşa, dolayısıyla yenilgi çıkar. Ben
yine de hizmet etmede çok ustalaşmış bir insanım.
Komutanlık hevesleriniz var. Bunlar kendilerini öyle sanıyorlar,
acaba ben biraz gerçekleştirebilir miyim diyorum. Yani insanların
hevesini kırmamakta iddialıyım. Komutanlık, savaşçılık iyi bir
hevestir. Bu hevesleri besleyen benim. Zaten benim en büyük
çabalarım bu yönlü oldu. Çok sevdiğim bir meslek olduğu için, daha
doğrusu yaşamın bununla kazanılacağını, esasta temel çelişkinin
onunla çözümleneceğini bildiğim için, tüm enerjimi, gücümü bu
savaşçı ve ordulaşma işine verdim. Ama neden bu kadar direndim? Siz
buna yeterince cevap veremediğiniz için. Tarihte hiç kimse bu kadar
çalışmış mıdır? Bu kadar olanaksızlıklar içinde savaşı böyle
geliştirmiş midir? Hele bizim halk gerçeğini de göz önüne
getirdiğimizde düşünmekten bile korkuyorum. Neden bu kadar hizmet
sunduk? Neden bu kadar uzun süreli oldu? Sizin eksikliklerinizden
dolayı. Doymak, eksikliklerinizi gidermeyi bilmiyorsunuz.
En
büyük ayıbı savaşçılık, komutanlık adına rahatlıkla kendinize
yakıştırıyorsunuz. Her türlü yetersizlikleri, her türlü
yanlışlıkları buram buram ortamımıza taşırıyorsunuz, dobra dobra
dayatıyorsunuz. Ondan sonra da “gel temizle” diyorsunuz. Ben de
çalışmak zorundayım. Sizin gibi komutanlara doğru tarzı taşımak için
gücümü ortaya koymak zorundayım. Şu anda en temel sorun, komutayı
düzeltme tarzını sizlere dayatmaktır. Gözümü bile açamıyorum. Bu
savaşın bana bağlı olarak gelişmesini halen istemiyorum. En rahatsız
olduğum, en nefret ettiğim söz “sen gidersen her şey gider”dir.
Bensiz olmalıydınız, hatta ben hiç olmadan olmalıydınız. Öyle bir
durum yaratmışsınız ki, ben olmazsam yirmi dört saat ölen ölene,
kaçan kaçana, biten bitene. Bu ne kadar kötü bir durum. İnsan bir
kişiye kendini böyle bağlar mı? Çok büyük bir tehlike. Ben,
bağlılıklarınız olmasın demiyorum, bağlılıklarınız kutsaldır ve
tarih sürdükçe sürmelidir. Ama bu tek taraflı olmamalı, benimle
başlayıp benimle bitmemeli. Ben yine de rolümü oynarım, oynayacağım
da, ama sizin de kesin bir rolünüz var. Buna ulaşmalısınız. Bu
mümkündür.
Benim
başardığımı siz fazlasıyla başarabilirsiniz. Size en büyük destek bu
durumu yaratabilmek, bu durumu ortaya çıkarabilmektir. Bu en büyük
destektir. İddialı olan, “ben bu işte bir güç istiyorum” diyen için
hemen her şey vardır. Alın kullanın. Yani sizi parayla, bilmem kaba
güçle besleyemeyiz. Hazır gücün başına koyarak sizi besleyemeyiz.
Hazır gücün başına koyarsam tembelleşirsiniz. Size rahat bir yaşam
sunsak ikinci gün düşersiniz. Zaten fazla olanağımız da yok, tükenir
gidersiniz. Ne gerekiyor? Sürekli üreten ve sürekli mücadele eden
güç. PKK budur. PKK’nin diyalektiği sürekli ve başartan mücadeledir.
Kimse başka tür PKK anlayışını, başka tür militanlık anlayışını
aklına getirmesin. Eğer bütün bu hususları şimdiye kadar iyi anlamış
olsaydınız, kendinizi değil de söylediğimiz bu çerçeveyi biraz
dikkate alsaydınız, sizde bunun terbiyesi, bunun sağ duyusu, bunun
disiplini hakim olsaydı, her şeyi çok yüksek başarırdınız,
dolayısıyla kazanırdık. Ama halen, hanginizi düzelteyim, neresini
düzelteyim diye kendime soruyorum. Kendinizi bıraktığınız için,
çaresizliğe, düzensizliğe, muğlaklığa soktuğunuz için bunu
soruyorum. “Gel de beni çöz, gel de beni düzelt, gel de beni rayına
koy”, buram buram bunu dayatıyorsunuz. Üzerinizden adeta yetersizlik
akıyor. Bunlar basit değerlendirmeler değildir, sizin için hayati
değerlendirmelerdir. Ben yaklaşımların ana felsefesini, temel
yaklaşım esaslarını veriyorum. Bunu esas alsanız, aslında daha
pratik sorunları, örneğin savaş sorunlarını doğru ele alıp
geliştirmekten geri kalmayız, rahat başarırız. Bence temel
anlayışınızda kusur ve yanlışlık var. Onun için taktik gelişmedi,
onun için savaş sorunları ağırlaştı. Yeniden doğru yaklaşmayı
bilmeliyiz. O halde burada tartışacaksınız.
İstiyoruz ki bu tartışmalar, bu yaklaşım çerçevesinde ülkedeki
savaşçıya rehber, savaşmak isteyenlere bir kılavuz olsun. Savaşın
hangi sorununu size cevaplayayım diye her gün düşünüyorum. Halen
gelen cevaplar, sıradan bir köylünün düşmeyeceği hatalardır. Bu da
bizi isyana sevk etti. Her gün kaza, her gün doğru çalışmama, doğru
hareket tarzından, doğru mevzilenmekten uzak kalma ve benzeri...
Bunları bir gün, iki gün dinle, bir yıl, iki yıl dinle tamam, ama bu
kadar uzun süre insan nasıl dayanır? Bu neden böyle oldu? “Biz
düşünmeyiz, biz temel esaslara dikkat etmeyiz, dağdayız, kimse bizi
görmez, ne yaparsak bize göredir” diye düşünüldüğü için. Bu
ilkelleşmedir. Ben buna maymunlaşma derim. Maymundan geldik, maymuna
geri gitmedir. Maymun iyi bir savaşçı olabilir mi? Çok ucuz insan
taklidi yapar. Ama savaşçılık, en gelişkin uygarlık aracıdır. Biz
onu dağda geliştirecektik. Dağ, özgür savaşçının geliştirileceği
yerdir, ilkeleşmenin, daha da köylüleşmenin, maymunlaşmanın
gelişeceği yer değildir. Buna rıza gösterilmemelidir. Savaş
teorimize göre, tarihi, coğrafi, ulusal gerçekliğimize göre
varolmamızın en temel nedenlerinden birisi dağdır.
Biz dağ halkıyız. Dağ halkının dağla diyalektik bir bağı vardır.
Ondan kopamaz. Onun gereklerine göre kalmışsa özgürdür. Günümüzde
yine özgürlüğü zorluyoruz. Bu da dağın gerçeğine göre olur. Veya
orada yaşamı özgürleştirmeyi bileceksiniz. Diyalektik budur; Kürt
diyalektiğinin özü budur. Eğer özgürleşmek istiyorsa, dağı iyi
değerlendirecektir. Ama oraya taşınan parti gücüne bakın, ne halkın
durumunu, ne dağın kendisini ölçülü değerlendiren yoktur. En
vurulmadık biçimde dağda vuruldular. Yabancı bir düşman neden dağa
geldi? Dağda alan tutma adı altında kendini dayattı. Biz neden bir
tuzak bile kuramadık? Diyalektiğimizi, savaşmayı bilmediğimizdendir.
Düşmanın kuşatmasını bile bile hazırlamayan komutan var mı içinizde?
Düşmanın dayattığı, neredeyse cephe savaşı gibi. Sayısı, nerede
olduğu ve yeri belli. Bunu düşmana sunmayan, düşmanın böyle
yaklaşmasına izin vermeyen tek bir adam var mı içinizde? Yıllardır
her şey düşmanın bilgisi dahilinde, her şey onun çemberleşmesi
dahilinde gelişti. Biraz dağlar korudu, yoksa bu kişiliğe kalsa
hiçbir şey kurtulamazdı. Basit bir savaş kuralını, bir yanıltmayı,
bir düşmanı önceden görmeyi bile akıl edemiyor. Ettiğinde de zaten
çok şey boşa gidiyor! Belirttiğimiz gibi, savaşın çok önemli
kuralları vardır. Hele bu gerilla savaşıysa. Onları da biliyorsunuz.
Sorun
bilmek değildir, sorun onunla yaşamaktır. Sizin sorununuz bu anlamda
bilme değil, bile bile doğrulara ters yaşamadır. Doğruların
gereklerine göre değil de, yanlışın gereklerine göre yaşamadır.
Tabii bu da pratiğinizi ortaya çıkarır. “Köylü usulü böyle olur, biz
köylüyüz, ancak böyle yaparız” tarzı. Böyle yaparsan düşman da sana
öyle vurur. Deve kuşu gibi kafanı neden kuma gömüyorsun? Böyle
savaşçıya böyle sonuç! Bu savaş tarzınızı düzeltmeliyiz. Anlayışta,
köklüce felsefede düzeltmeliyiz. Ve temel taktik esasları da artık
düzeltmeliyiz.
Ben bu savaş tartışmalarımızı geliştirirken aynı zamanda uyguladım
da. Bir defa, eğer başarılı olmak istiyorsak, düşmanın kontrolü
dışına çıkmayı esasta halletmeliyiz. Sadece düşmanın kontrolü dışına
çıkma da değil, her adımda bir de düşmanı yanıltmayı sağlamalıyız.
Dikkat edin, ben kendi savaşçılığımda iki şeyi başardım; öncelikle
düşmanın ideolojik, siyasi, ulusal, kültürel kontrolü dışına çıktım.
Önderlik yaşamını inceleyin, ilk yaptığı iş fırsat bularak düşmanın
dayattığı sosyal, kültürel, siyasal, ideolojik etkilenmelere set
çekmesidir. Bunu başardı. Başardığı için de parti oldu. Alternatifi
koydum, bunda başarı var. İkinci olarak düşmanı yanılttım. Benim
yaşamımın ikinci ana özelliği budur. Bütün süreçlere bakın, düşmanı
yanıltan bir yaşamdır. İlkokuldan tut günümüze kadar büyük
çıkışlarım vardır. Esasta düşmanın tam bildiği ve tedbir aldığı bir
durum değildir. Sanıyorum halen de büyük yanılgı içindedir. Bunu
benim kişiliğim sağlamıştır. Hem teorik hem pratik tüm
becerilerimde, kısaca kendi konumumda düşmanı yanılttım. Ankara’dan
çıkışım bir roman akıcılığı biçimindedir. En değme romana taş
çıkartır bir romandır. Her şeyim öyledir. Benim her anım biraz böyle
geçer. Gerçek anlamda Önderliğe bağlılığın, Önderlik çizgisinin
ikinci önemli özelliğinin ne olduğunu biliyor musunuz? Düşmanı
yanıltma durumunu yakalayacaksınız. Önderlik budur. Şimdi kendinize
bakın, ideolojik, siyasi ve kültürel açıdan düşmanın etkisi ve
kontrolü çok gelişkindir. Bir defa zaten bu yüzden kaybediyorsunuz.
Bunu aştığınız oranda -hiç olmazsa örgüt sayesinde- başarılı
olursunuz. Ama sizin savaşın içinde düşmanın direk ordusunu, emniyet
kuvvetlerini yanıltmanız şurada kalsın, kendinizi yanıltıyorsunuz ve
bu da kaybetmedir. Ama bana göre bir savaşçının, bir komutanın
başarılı olması için düşmanı yanıltması gerekir. Bilakis düşman sizi
dağda yanıltıyor. Savaş içinde neredesiniz, nasılsınız, ne
yapacaksınız, düşman yüzde yüz biliyor. Bu ne demektir? Düşmanın
yanılma payı yoktur demektir. Yani yanıltmamışsınız. Gerilla
savaşında da yanıltma olmazsa, başarı sağlamanız mümkün değildir.
Şimdi
bunu nasıl sağlayacağız? Kendini yoğuracaksın ve sağlayacaksın.
Tabii bu mümkündür. Yani yanıltıcı bilgiler vereceksin. O sağdan
beklerken soldan; yine kuzeyden beklerken güneyden vuracaksın veya
çıkacaksın. Velhasıl o bir beklerken on ortaya çıkacaksın. Mutlaka
onu yanıltacaksın, şaşırtacaksın, birinci şart budur. Ondan sonra
sıra diğer taktik şeylere gelir. Taktiğin diğer hususları biliniyor.
En çok da cesaret, fedakarlık gerekir. Onlar da var. Hamalca
çabalarınız zaten var, çabada kusur yok. Temel anlayışı böyle
oturttunuz mu, taktiğin esası odur. Belirttiğimiz gibi düşmanın
kontrolü, bilgisi dışında, dolayısıyla onu yanıltmayı esas alan
koşullar hazırlanmıştır. Nerede, nasıl, ne kadar olduğunuzu, ne
yapıp ne yapamayacağını biliyor ve tam tersine üçüncü cesaret olarak
düşman nerededir, nasıldır? Siz onu kontrol ve bilgi dahiline almış
mısınız? Bir avı bile avlarken yerini bileceksin, kapasitesini
değerlendireceksin ki, ona göre bir tuzak kurasın. Siz düşmanın
üzerine atlarken bile gücünü hiç hesaplayamıyorsunuz. Etrafınızdaki
hayvanlara bakın, bir kartal bir kuzuyu mu vurup kaldırabilir, bir
koyunu mu? Hayır, hiçbir zaman kartal bir koyunu parçalayıp göğe
çıkaracağım demez. Küçük kuzuyu, tavşanı veya bir kekliği, bir
tavuğu tutup kaldırabilir. Kartal bile hangi hedefe, hangi avına
vuracağını bilir. Size bakalım, sizin meşhur baskın saldırılarınız
var. Ben bunlara Donkişot saldırıları diyorum. Vuracağınıza hiç
inanmıyor musunuz? O bazı saldırı eylemleriniz vardı, girdiğiniz bir
çok çatışma vardı. Bunlarda bir kartal kadar anlayış var mıydı?
Hayır. Bildiğiniz gibi Donkişot rolü meşhurdur, herkes bildiği için
söylüyorum: Çağı geçmiş, modern burjuva çağı başlamış, o feodal
dönemden kalma kılıcı sallayıp sallayıp yel değirmenine saldırıyor.
Sizin tarzınız biraz bunu anımsatıyor. Vuramazsanız mahvolursunuz.
Onun için insan avlayacağı avı iyi seçer. Kısaca vuracağı, vurup da
koparacağını önceden kestirir. Bu da neyle mümkündür? Bilgi gerekir,
takip gerekir, süzeceksin. Avcılık nasıl yapılır? Her zaman
söylerim, etrafınızda yılanlar var, kartallar var, herkes herkesi
avlar. Doğaya bakın -hiç kitap okumanıza da gerek yok- savaşın
saldırı taktiğini anlarsınız.
Düşünün, maymunluk kötüdür, maymun hep kötü taklit eder. Zaten
insanın tam yaşaması maymundan çıkışla başlamıştır. Toplumun
gelişmesi gerilemekle değil, köylülükten çıkışla başlamıştır. Bunda
ısrar ederek değil. Bu şartları karşıladınız mı tam bağımsız
kişilik, düşmanı yanıltarak savaşı tam esas alan kişilik, bir de
bunun yerine tam düşmanı kapsamına, bilgisine, takibine, gözetimine
alarak yaşayan bir kişilik ortaya çıkar. Bu kişilik başarır. Kayıp
da olabilir, kan da dökülebilir, ama hep böyle savaştığı,
ordulaştığı için bu kişilik kazanır. Size çok rahat anlaşılabilir
bir kaç husus belirtiyorum. Bunlar taktik bile sayılmaz, temel
çerçeve anlayışlarıdır. Ama sizin gelemediğiniz, lafta kabul etseniz
de pratikte gelemediğiniz hususlardır. Düşmanı takip edebilmek için,
düşmanın nefesini ensenizde hissedeceksiniz, yalnız kaba anlamda
değil, korkmak için değil, hiçe saymak için değil, düşmansız bir an
bile yaşamayacaksınız. Nedir, ne yapmak istiyor, nasıldır, nasıl
vurmak istiyor? Düşünce budur, ardından “ben bunlara nasıl cevap
vereceğim?” Eğer nasıl cevap vereceğim dersen, örgütlenememe, eğitim
yapamama, birlik düzenleyememe, mevzilendirememe, harekete
geçirememe, onun için lojistiğini düşünememe akla bile gelmez.
Düşmanını bu kadar esas alan bir kişi, ne demek zamanında lojistik
düşünmesin, sığınak düşünmesin, moral düşünmesin, bilgi düşünmesin!
Hepsini düşünür. Demek ki sizde bu yönlü muazzam eksiklikler var.
İşte
fanatizm, dogmatizm, sübjektivizm dediğimiz budur. “Ben düşünemem,
ben gözü kör savaşırım, hiç kafamı yormama gerek yok” biçiminde teke
tek, köylüce tarzda asla savaş olamaz. Her şeyi yap, ama böyle
savaşma. Bu bizim savaşımımız değil, bu tarzı kabul edemeyiz. Bunda
yüzde yüz kaybetme var. Kimse sizin böyle savaşmanızı istemiyor.
Kendinizi bela etmeyin, böyleyseniz hiç gelmeyin, hatta içimizde de
yaşamayın. Kurbanlık koyun gibi geliyorsunuz, gidin kendinizi başka
yerde satın. Gerçekten bizimle birlikte savaşmak isteyenler,
söylediğim bu hususlara dikkat etmek zorundadırlar. Bizi aşiret
örgütüne çevirmeyin. Ben buyum, sizin anlayışlarla ne alakası var?
Sizin anlayışlarla örgüt yaşamının ne alakası var? Yani “imkanı yok”
demeyin, imkanı var. Benim başardığımı siz daha fazla
başarabilirsiniz. Çünkü yorulmamış, yıpranmamışsınız. Biraz namuslu,
dürüst olacaksınız, biraz kafayı çalıştıracaksınız, ona göre adımlar
atacaksınız ve bu işi başarırsınız.
9 Mart 1995
Yaşamın
Her Cephesi Benim İçin Savaştır-I
|