|
Parti Önderliği
Çeşitli
yaklaşımların, ilgilerin, sözlerin ve davranışların savaşını nasıl
yaptım diye kendimi fazla anlatmak istemiyorum. Yanlış yapmamak için
nasıl tiril tiril titriyor, etkili olabilmek için neleri nasıl
düşünüp yapıyordum? Sizde ise zaten bu anlamda da duyarlılık yoktur.
Yani böyle bir ortam içinde suç teşkil eden davranışlar yapmak bir
yana, başarılı olmayacaksam nefes bile alıp veremezdim. Alıp
verdiğim nefes yanlışsa boğazımda tutardım. Dikkat edin, benden çok
az yanlış çıkar. Bu, disiplin gücümden ve anlayış yeteneğimden
dolayıdır. Siz en kaba yanlışları ve hataları olur olmaz
dayatıyorsunuz. En önemlisi de, yapılması gerekeni çok korkak
yapıyor, ilkeller gibi hiç üzerine bile gitmek istemiyorsunuz.
Bunların ikisi de çok tehlikeli ve yanlıştır.
Biz bu durumunuzu aşmanız için size en büyük desteği sunduk. Ben
neden kendimi bu kadar eğittim? Tekrar vurguluyorum: Daha en erken
yaşlarda el attığım bütün işlerde kusursuz olmayı esas alıyordum.
Ben bugün neysem o gün de öyleydim. Yani kusursuz iş yaptım ve neyle
uğraşıyorsam onun gerekli çabasını sergiledim. Tabii bu özellik
sürekli şuna yol açtı: En iyi iş nerede ve nasıl yapılır sorusunu
hep peşi sıra getirdi ve bu da beni müthiş bir çabaya yöneltti.
Sonuç, buralara kadar tırmanışa geçirdi.
Büyük 14 Temmuz direnişçilerinin anlamını
neden size örnek veriyorum? Çünkü Hayri gibi, Kemal gibi insanlar
kendilerini bize karşı en çok sorumlu ve borçlu hisseden çok önemli
insanlardır. Bir de onlar büyük şehitlerdir. Biz bunları göz ardı
edemeyiz. Onları göz ardı etmek, kendimizi inkâr etmek demektir.
Onları her şeye egemen kılmak zorundayız. Çünkü bundan daha kutsalı
yoktur. Düşünün: Hz. İsa'yı bile zorla çarmıha gerdiler ve şimdi
milyarlarca insan onun anısına Hıristiyanlığı benimsiyor. Bizim bu
insanlarımız kendi öz kararlarıyla büyük insanlık kararını kendi
bedenlerinde çarmıhtan daha acımasız bir biçimde uyguladılar. Daha
dün onlar böyle yaptılar ve siz bugün bunları unutmuşsunuz. Onların
hatırasına kendinizi değiştirmiyorsunuz bile.
Açık söyleyeyim: Ben bile kendimi onların anısına tam cevap vermiş
olarak görmüyorum. Artık ne kadar kabul edilirse o kadarım. Yani
eğer bizim bazı büyük değerlere kesin sözümüz varsa, bu böyledir.
Kaldı ki, böyle binlerce değerimiz var. Gelin, sizin bu duruşunuzu
bu değerlerle izah edelim: Bu değerlerin hepsi size bir tokattır.
Israr ederseniz, her gün bin yerden tokat yiyeceksiniz. Ben onları
seslendirmek zorundayım. Çünkü bana vasiyet ettiler. Bozulmanıza hiç
gerek yoktur, yaşadığım müddetçe vasiyeti işleteceğim. Hepiniz de
onlara bağlı olmalısınız. Bağlılığınız bu anlamda yeterli değildir.
Düşman bile onlara saygılıdır.
Şunu demeye getiriyorum: PKK içinde bütün bu büyük değerlerimize
rağmen, kendini böyle dayatanlara karşı savaşmaya çalışıyorum. Bu
değerleri öyle farklı kılmaya hiçbirimizin vicdanı razı olmaz. Bunun
savunması da olamaz. Hiçbirinizin böyle kendini dayatması bir yana,
halk bile “Bu değerlerimiz olmazsa biz de olmayız” diyor. Eğer sizin
de bir şeref ve bir onur sözünüz varsa, bu değerlere bağlı olmanız
kesinlikle gereklidir.
Savaş adına yaşadıklarınıza bakıyorum ve yine
Kemal Pir'i hatırlamaktan kendimi alamıyorum. Siverek'e gitmişti.
1980 yılında Siverek’e gitmiş, o pratiği araştırıp görmüştü. Son
mektubunda, “Ben bu işin sorumlularının yakasını bırakmayacağım,
yakalarına yapışıp siz buna nasıl yol açtınız diyeceğim” diyordu.
Açık ki, sözüm ona bu komuta kişilikleriniz nedeniyle Siverek'te
bile bu kadar derin bir tahribat yaşanmamıştı. Siverek’te savaş
sınırlı bir gelişme göstermişti. Ama ona rağmen Kemal Pir aynen
şöyle diyordu: “Sen nasıl böyle yaptın diye adamların boğazını
tutacağım.” Askeri çizgiye bağlıysak, eğer onlara bağlıysak ve
anılarından sonuç çıkaracaksak bu hepinize bir uyarıdır.
Bu bağlılıktan başka da güç kaynağımız yoktur. Bu bağlılık tıpkı
onların savaştıkları gibi büyük savaştırır. Siz bunun tavizini
benden koparmak istiyorsunuz. “Bırakın, biz savaşalım, ama bu büyük
bağlılığa göre değil” diyorsunuz. Şimdi bu isteminiz sadece taviz
değil, en büyük ihanettir. Her şeyi isteyin, ama bu büyük tarzdan,
bu büyük savaş tarzından taviz istemeyin. Çünkü halen söylüyorum: En
büyük savaşçılık bu bağlılıkla, bu inançla başlatıldı. Zafere kadar
da öyle götüreceğiz. Görev alacaksanız, bir defa iliklerinize kadar
bunu işlemeniz gerekir. Siz o zaman gerçek bir PKK değeri
olabilirsiniz.
Geçmişi umarım kendiniz de değerlendirirsiniz.
Hayatınız bir suç yumağı gibidir. İnsan büyük öfke ve acı duyuyor.
Şimdi sizi ne yapalım? Denetimi biraz bıraksam, gerçekten her şey bu
işin bir günde biteceğine tanıklık ediyor. Hele bazı açgözlüler,
bazı sözde akıllılar adeta bizi yemek için hazırlanıyorlar. Bizi
bölüp parçalamaya, her şeyi tıkatmaya ve bitirmeye hazırlanıyorlar.
Hatta çoğunuzun duyarsızlığı da göz önüne getirildiğinde, nasıl
teslimiyetin geliştirildiği, nasıl imhaların gerçekleştirildiği
görülecektir. Maalesef zemin buna götürmeye son derece müsaittir.
İster partinin ideolojik, siyasal ve örgütsel çizgisine karşı olsun,
isterse onun askeri çizgisine, ordu ve savaş gerçeğine karşı olsun,
bu ilkelliğinizi, kendiliğindenliğinizi ve her tür hastalığın
kaynağı olan bu anlayış ve yaklaşımlarınızı aşamazsanız, hiçbir alan
pratiğinde başarılı olamazsınız.
Her şey açıktır: Benim özgün çabalarım olmasa,
PKK'nin askeri çizgisinden hayır gelir mi? Diğer alan çalışmalarını
bir tarafa bırakalım; esas itibariyle askeri çizgi üzerinde
duracaksak, Siverek pratiğinden başlayalım ve günümüze kadar
gelelim. Aslında bunun ipuçlarını vermiştim. Askeri çizgiyi
incelerken bazı işleri yapmamız gerekir. Önce PKK'de askeri çizginin
askeri teoriye göre nasıl geliştirildiğini bilmeniz gerekiyor. Biz
direkt olarak şiddete başvurmadan önce, Kürdistan'da Zorun Rolü
kitabını yazdık. Kürdistan'da Zorun Rolü, savaşın teorik izahını
yapıyor. Neden Kürdistan'a devrimci zorun gerekli olduğu bütün dünya
literatürlerinden örneklemeler yoluyla ortaya konuluyor. Bu kitapta,
Kürdistan'da devrimci değişiklikler olacaksa, bir savaş teorisine
ihtiyaç vardır, yani devrimci zor gereklidir” deniliyor. Bu sorun
aydınlatılıyor ve bizi savaş kararına götürüyor.
Eğer devrim, özellikle 1980’lerden sonra
başarıyla yürütülmek isteniyorsa, zor sorununa doğru
yaklaşılmalıdır. Savaş, dolayısıyla ordu sorununa açıklık getirmek
için daha grupları ülkeye yollamadan önce, zor koşullarda olmamıza
rağmen, o kapsamlı kitabı yazdık. Sorumluluk gereği yalnızca o
kitabı yazmakla yetinmedik; yüzlerce kişilik grupların pratik
eğitimini de verdik. İlk dönemlerde bin bir pratik çabayla bir tane
savaşçıyı kazanabilmek için altı ayımızı ayırdık. Daha da ötesi,
insanlara mücadele kararı verdirtmek için yıllar gerekiyordu. Böyle
yirmi dört saatini değil, insanların bir saatini bizi dinlemeye
ayırması için yıllarımızı verdik. Bir kişiyi kendimize alıştırmak,
ona mücadeleyi kabullendirmek için bin dereden su getirdik. Daha
ortada askeri çizgi diye bir şey yoktu. Silah elde etmek mümkün mü?
Silaha yaklaşamıyorduk bile. Sadece bir kararı oluşturmak için bütün
bunları yapmak durumundaydık. Şimdi en değme komutanlarımız savaştan
kaçış sürecine girmişler, ancak bunu fark etmiyor bile. Siz ise
hazır olan elden gidiyor, fakat bunu görmek istemiyorsunuz. Size
göre bunlar hiç önemli değildir.
Düşünün ki, en benim diyen komutanlarımız işin
ikna yanını, karar yanını, moral yanını hiç göz önüne getirmek bile
istemiyorlar. Bir silah elde etmenin savaşı nelerimizi alıyordu?
Sizin için bu da hiç önemli değildir, çünkü silahlar yığınladır. Ama
bana göre aslında durum hiç de öyle değildir. Oysa ben o üs
alanlarına gerilla gruplarını çıkarmak için tam yirmi yılımı verdim.
Hatırlıyorum: ‘70’lerden, hatta daha öncesinden, ne zaman özgürlük
dağlarına çıkarız diye düşünüyordum. Özgürlük uğruna çıkma dağa
yılları bu kadar büyük bir umudun ve çabanın bir sonucudur.
Bakıyorum, en fethedici özgürlük dağına ulaşmışlar, ancak dağın
değerini takdir etmiyorlar, basit bir arazi değerlendirmesini bile
yapmıyorlar. Böyle komutanlar içimizde dopdoludur. Görkemli dağları
biraz değerlendirebilseler, her tür barınmayı yaratabilir ve gerilla
savaşını verebilirler. Ama bunları hiç anlamak bile istemiyorlar.
Halbuki biz oraya bir grubumuzu çıkarabilmek için otuz yılımızı
verdik. Bir inanç adamı yaratmak için yılları gerektirdi. Bir silah
hikâyesi var: İlk koşullarda onu temin etmek için yıllar gerekmişti.
Bütün bunları kelleyi koltuğa alarak yaptık. Çünkü silah yakalandı
mı cezası ağırdır, hele büyük silahların cezası daha ağırdır.
Kullandığınız her türlü silahlar kendiliğinden mi elinize ulaştı?
Bir özgürlük dağına ulaşmak için bin bir türlü engel var, öncelikle
hudutlar var. Dağa gitmek için düşünce ile donatılmış, inançlı ve
silahlı bir grup insan olacak. Bundan sonra bu kadar hududu nasıl
aşacaksınız? Bir de bütün yollar tutulmuş; o dağlara ulaşmak için
sabır gerekir. Ayrıca imhalar da olabilir. Onu önlemek için
duyarlılık gerekir. Bütün bunları yıllarca yaptık. Tabii bütün
bunlar size göre pek önemli değildir; önemli olan sizin o
planlaması, keşfi ve denetimi olmayan sahte komutanlığınızdır.
Bunlar da sizin adınıza en büyük utançtır. Ben her zaman böyle
utanmazlığı nasıl yaptınız diye bunu yüzünüze vuracağım. Ama size
diyorum ki, biz bir askeri teori için, bir askerin yola çıkması için
yıllarımız verdik. Sizin buna saygınız yoktur. Saygınız olmadığı
gibi varolan değerleri çarçur ediyorsunuz.
Direnişçilerin canı pahasına inanç savaşını da
size örnek verdim. Peki, siz ne söyleyeceksiniz? Onlar öyle
savaştılar, bizler böyle hazırlandık. Peki, sizler ne yaptınız? Yani
yapılacak hiçbir iş yok muydu? Bazı işleri doğru ele almak mümkün
değil miydi? Bizim sözüm ona anlı şanlı askeri sorumlularımız pek
fazla umut vermiyorlar. Tıkanma ileri düzeydedir. Benim gibi bu
işleri bu düzeye getiren birisi olmasa, neredeyse işleri kendi
akışına bırakacaksınız. Bu düşmanın görüşüdür, bunu bırakalım.
Ortada bizim biriktirdiğimiz bazı değerler var ve bazıları
namussuzca bunlara göz dikmişler. Bu da herkese yol diye
gösteriliyor, yani “Sen de biraz kendini yaşa” deniliyor.
Ortada bizim yürüttüğümüz tarihsel
çalışmalarımız var. Peki, siz ne kazandırdınız? Sırtınızı bize
dayayarak yaşamaktan, kendi yaramaz ve yetmez kişiliğinizi bize
dayatmaktan başka ne marifetiniz var? Dağlarda parti silahını ele
geçirmek yiğitlik midir? Dağda parti savaşçıları üzerinde sözüm ona
komutanlık taslamak marifet midir? Doğru dürüst bir devrimci
ahlakınız olmayacak mı? Bu sınır kültüründen vazgeçmeyecek misiniz?
Bir tek başarılı eyleme göz dikmeyecek, doğru dürüst tek bir savaş
taktiğine kendinizi vermeyecek, ondan sonra da komutanlık adı
altında kendinizi dayatacaksınız. Bu ne anlama gelir?
Siz bunun çözümlemesini yapacaksınız. Böyle ciddi suçlar işlemeden,
“Ben böyle görev istiyorum, komutanlık istiyorum” demeden önce, bu
olup biteni başta kendinize olmak üzere partiye izah edecek ve
samimi bir özeleştiri vereceksiniz. Askeri anlamda olup bitenlerin
tümünü dürüstçe anlatacaksınız. Ölmek herkesin kaderidir, isyan
edenler de vurulur. İsyan etmek de yetmiyor. Biz sıradan isyancı bir
topluluk değiliz. Kaldı ki, isyancıların bile bir ahlakı vardır.
Sizleri asgari gerilla kurallarına dahi uyduramıyoruz.
Bütün eyaletlerin durumuna bakın: Bir gün
tartışıyor, “Gerilla köye dayalı olacak” diyorlar. Bu da günlük
olarak düşman bilgisi dahilinde yaşamak demektir. İşleri güçleri
kendilerini yaşatmaktır. “Her şey lojistiktir” diyorlar. Burada
gerilla için en küçük bir kural var mı? “Yaşam başka türlü olamaz”
diyorlar ve neredeyse beni de buna inandıracaklar. Başka türlü nasıl
olmuyor? Öncelikle siz düşmanı olan insanlarsınız; düşmanının ne
yapacağı belli olan insanlarsınız. Neden tek bir kuralı
uygulamadınız? Ben bir savaşçı yetiştirmek için yıllarımı böyle
vereceğim, siz onları pul pul dökeceksiniz. Ben yılların inanç
savaşını veriyorum; siz onun inancını bozacaksınız. Böyle olmaz!
Bir silah bulmak için benim çok yoğun çaba
harcamam gerekiyordu. Halen hatırlıyorum: Hüseyin Sarıçiçek diye bir
arkadaşımız vardı, silahları arabaya gizli koyup götürüyordu. Tam üç
gün elim kalbimin üzerindeydi; yakalandı mı, yakalanmadı mı diye
nefes nefese kalıyordum. Beş tane silah ya vardı ya yoktu. Hem de
her tür zorluğa ve imkânsızlığa rağmen bu imkânları geliştirdik.
Sizinki ise hazır değerlerdir. Bazı yerlerde ne kadar silahın
düşmanın eline geçti veya silahların pas içinde bırakıldığı
biliniyor. Şimdi bütün bunları gelip PKK'lilik adına bana
dayatacaksınız. Böyle büyük suçlarınız var. Bu işleri yapamıyorsanız
çekileceksiniz. Hiç kimse sizin savaşçılığınıza muhtaç değildir. Siz
istediniz ve ben de size bu ülke adına savaşın hem teorisinin hem de
pratiğinin nasıl yapılacağını en ince ayrıntılarına kadar gösterdim.
Üstelik pratiğinin yüzde doksanını ben hazırladım. Siz pratiğin
yüzde onunu bile hazırlamıyorsanız, bu işten bir şey anlamıyorsunuz
demektir.
İsteyen herkes doğruları bu temelde uygulama
gücündeyse onay ister, izin ister, “Ben de bu işe varım” der. Bu işe
var olan birkaç kişi olsa bile, ben onlarla derinleşmek istiyorum.
Kemal Pir gibi, Hayri gibi bazı değerli militanlar yine çıkabilir.
Ben onlarla uğraşmak, onlarla bu işi geliştirmek istiyorum. Ne diye
kendinizi dayatıp duruyorsunuz? Bu halkın bazı namuslu insanları
çıkar. Şimdi onları da engelliyorlar; “Yapmayız ve yaptırmayız,
savaşmayız ve savaştırmayız” diyorlar. Resmen yenilgiyi dayatma
tutumunda ısrar var. Askeri çizgimize dayatılan bu oyunu bozacağız.
devam edecek... |