Kürtçe | Türkçe | Farsça | İngilizce | Arapça | Almanca

 
   

 

 

 

Şehitleri Göz Ardı Etmek
Kendimizi İnkâr Etmektir

 

Parti Önderliği

 

Çeşitli yaklaşımların, ilgilerin, sözlerin ve davranışların savaşını nasıl yaptım diye kendimi fazla anlatmak istemiyorum. Yanlış yapmamak için nasıl tiril tiril titriyor, etkili olabilmek için neleri nasıl düşünüp yapıyordum? Sizde ise zaten bu anlamda da duyarlılık yoktur. Yani böyle bir ortam içinde suç teşkil eden davranışlar yapmak bir yana, başarılı olmayacaksam nefes bile alıp veremezdim. Alıp verdiğim nefes yanlışsa boğazımda tutardım. Dikkat edin, benden çok az yanlış çıkar. Bu, disiplin gücümden ve anlayış yeteneğimden dolayıdır. Siz en kaba yanlışları ve hataları olur olmaz dayatıyorsunuz. En önemlisi de, yapılması gerekeni çok korkak yapıyor, ilkeller gibi hiç üzerine bile gitmek istemiyorsunuz. Bunların ikisi de çok tehlikeli ve yanlıştır.
Biz bu durumunuzu aşmanız için size en büyük desteği sunduk. Ben neden kendimi bu kadar eğittim? Tekrar vurguluyorum: Daha en erken yaşlarda el attığım bütün işlerde kusursuz olmayı esas alıyordum. Ben bugün neysem o gün de öyleydim. Yani kusursuz iş yaptım ve neyle uğraşıyorsam onun gerekli çabasını sergiledim. Tabii bu özellik sürekli şuna yol açtı: En iyi iş nerede ve nasıl yapılır sorusunu hep peşi sıra getirdi ve bu da beni müthiş bir çabaya yöneltti. Sonuç, buralara kadar tırmanışa geçirdi.

Büyük 14 Temmuz direnişçilerinin anlamını neden size örnek veriyorum? Çünkü Hayri gibi, Kemal gibi insanlar kendilerini bize karşı en çok sorumlu ve borçlu hisseden çok önemli insanlardır. Bir de onlar büyük şehitlerdir. Biz bunları göz ardı edemeyiz. Onları göz ardı etmek, kendimizi inkâr etmek demektir. Onları her şeye egemen kılmak zorundayız. Çünkü bundan daha kutsalı yoktur. Düşünün: Hz. İsa'yı bile zorla çarmıha gerdiler ve şimdi milyarlarca insan onun anısına Hıristiyanlığı benimsiyor. Bizim bu insanlarımız kendi öz kararlarıyla büyük insanlık kararını kendi bedenlerinde çarmıhtan daha acımasız bir biçimde uyguladılar. Daha dün onlar böyle yaptılar ve siz bugün bunları unutmuşsunuz. Onların hatırasına kendinizi değiştirmiyorsunuz bile.
Açık söyleyeyim: Ben bile kendimi onların anısına tam cevap vermiş olarak görmüyorum. Artık ne kadar kabul edilirse o kadarım. Yani eğer bizim bazı büyük değerlere kesin sözümüz varsa, bu böyledir. Kaldı ki, böyle binlerce değerimiz var. Gelin, sizin bu duruşunuzu bu değerlerle izah edelim: Bu değerlerin hepsi size bir tokattır. Israr ederseniz, her gün bin yerden tokat yiyeceksiniz. Ben onları seslendirmek zorundayım. Çünkü bana vasiyet ettiler. Bozulmanıza hiç gerek yoktur, yaşadığım müddetçe vasiyeti işleteceğim. Hepiniz de onlara bağlı olmalısınız. Bağlılığınız bu anlamda yeterli değildir. Düşman bile onlara saygılıdır.
Şunu demeye getiriyorum: PKK içinde bütün bu büyük değerlerimize rağmen, kendini böyle dayatanlara karşı savaşmaya çalışıyorum. Bu değerleri öyle farklı kılmaya hiçbirimizin vicdanı razı olmaz. Bunun savunması da olamaz. Hiçbirinizin böyle kendini dayatması bir yana, halk bile “Bu değerlerimiz olmazsa biz de olmayız” diyor. Eğer sizin de bir şeref ve bir onur sözünüz varsa, bu değerlere bağlı olmanız kesinlikle gereklidir.

Savaş adına yaşadıklarınıza bakıyorum ve yine Kemal Pir'i hatırlamaktan kendimi alamıyorum. Siverek'e gitmişti. 1980 yılında Siverek’e gitmiş, o pratiği araştırıp görmüştü. Son mektubunda, “Ben bu işin sorumlularının yakasını bırakmayacağım, yakalarına yapışıp siz buna nasıl yol açtınız diyeceğim” diyordu. Açık ki, sözüm ona bu komuta kişilikleriniz nedeniyle Siverek'te bile bu kadar derin bir tahribat yaşanmamıştı. Siverek’te savaş sınırlı bir gelişme göstermişti. Ama ona rağmen Kemal Pir aynen şöyle diyordu: “Sen nasıl böyle yaptın diye adamların boğazını tutacağım.” Askeri çizgiye bağlıysak, eğer onlara bağlıysak ve anılarından sonuç çıkaracaksak bu hepinize bir uyarıdır.
Bu bağlılıktan başka da güç kaynağımız yoktur. Bu bağlılık tıpkı onların savaştıkları gibi büyük savaştırır. Siz bunun tavizini benden koparmak istiyorsunuz. “Bırakın, biz savaşalım, ama bu büyük bağlılığa göre değil” diyorsunuz. Şimdi bu isteminiz sadece taviz değil, en büyük ihanettir. Her şeyi isteyin, ama bu büyük tarzdan, bu büyük savaş tarzından taviz istemeyin. Çünkü halen söylüyorum: En büyük savaşçılık bu bağlılıkla, bu inançla başlatıldı. Zafere kadar da öyle götüreceğiz. Görev alacaksanız, bir defa iliklerinize kadar bunu işlemeniz gerekir. Siz o zaman gerçek bir PKK değeri olabilirsiniz.

Geçmişi umarım kendiniz de değerlendirirsiniz. Hayatınız bir suç yumağı gibidir. İnsan büyük öfke ve acı duyuyor. Şimdi sizi ne yapalım? Denetimi biraz bıraksam, gerçekten her şey bu işin bir günde biteceğine tanıklık ediyor. Hele bazı açgözlüler, bazı sözde akıllılar adeta bizi yemek için hazırlanıyorlar. Bizi bölüp parçalamaya, her şeyi tıkatmaya ve bitirmeye hazırlanıyorlar. Hatta çoğunuzun duyarsızlığı da göz önüne getirildiğinde, nasıl teslimiyetin geliştirildiği, nasıl imhaların gerçekleştirildiği görülecektir. Maalesef zemin buna götürmeye son derece müsaittir. İster partinin ideolojik, siyasal ve örgütsel çizgisine karşı olsun, isterse onun askeri çizgisine, ordu ve savaş gerçeğine karşı olsun, bu ilkelliğinizi, kendiliğindenliğinizi ve her tür hastalığın kaynağı olan bu anlayış ve yaklaşımlarınızı aşamazsanız, hiçbir alan pratiğinde başarılı olamazsınız.

Her şey açıktır: Benim özgün çabalarım olmasa, PKK'nin askeri çizgisinden hayır gelir mi? Diğer alan çalışmalarını bir tarafa bırakalım; esas itibariyle askeri çizgi üzerinde duracaksak, Siverek pratiğinden başlayalım ve günümüze kadar gelelim. Aslında bunun ipuçlarını vermiştim. Askeri çizgiyi incelerken bazı işleri yapmamız gerekir. Önce PKK'de askeri çizginin askeri teoriye göre nasıl geliştirildiğini bilmeniz gerekiyor. Biz direkt olarak şiddete başvurmadan önce, Kürdistan'da Zorun Rolü kitabını yazdık. Kürdistan'da Zorun Rolü, savaşın teorik izahını yapıyor. Neden Kürdistan'a devrimci zorun gerekli olduğu bütün dünya literatürlerinden örneklemeler yoluyla ortaya konuluyor. Bu kitapta, Kürdistan'da devrimci değişiklikler olacaksa, bir savaş teorisine ihtiyaç vardır, yani devrimci zor gereklidir” deniliyor. Bu sorun aydınlatılıyor ve bizi savaş kararına götürüyor.

Eğer devrim, özellikle 1980’lerden sonra başarıyla yürütülmek isteniyorsa, zor sorununa doğru yaklaşılmalıdır. Savaş, dolayısıyla ordu sorununa açıklık getirmek için daha grupları ülkeye yollamadan önce, zor koşullarda olmamıza rağmen, o kapsamlı kitabı yazdık. Sorumluluk gereği yalnızca o kitabı yazmakla yetinmedik; yüzlerce kişilik grupların pratik eğitimini de verdik. İlk dönemlerde bin bir pratik çabayla bir tane savaşçıyı kazanabilmek için altı ayımızı ayırdık. Daha da ötesi, insanlara mücadele kararı verdirtmek için yıllar gerekiyordu. Böyle yirmi dört saatini değil, insanların bir saatini bizi dinlemeye ayırması için yıllarımızı verdik. Bir kişiyi kendimize alıştırmak, ona mücadeleyi kabullendirmek için bin dereden su getirdik. Daha ortada askeri çizgi diye bir şey yoktu. Silah elde etmek mümkün mü? Silaha yaklaşamıyorduk bile. Sadece bir kararı oluşturmak için bütün bunları yapmak durumundaydık. Şimdi en değme komutanlarımız savaştan kaçış sürecine girmişler, ancak bunu fark etmiyor bile. Siz ise hazır olan elden gidiyor, fakat bunu görmek istemiyorsunuz. Size göre bunlar hiç önemli değildir.

Düşünün ki, en benim diyen komutanlarımız işin ikna yanını, karar yanını, moral yanını hiç göz önüne getirmek bile istemiyorlar. Bir silah elde etmenin savaşı nelerimizi alıyordu? Sizin için bu da hiç önemli değildir, çünkü silahlar yığınladır. Ama bana göre aslında durum hiç de öyle değildir. Oysa ben o üs alanlarına gerilla gruplarını çıkarmak için tam yirmi yılımı verdim. Hatırlıyorum: ‘70’lerden, hatta daha öncesinden, ne zaman özgürlük dağlarına çıkarız diye düşünüyordum. Özgürlük uğruna çıkma dağa yılları bu kadar büyük bir umudun ve çabanın bir sonucudur. Bakıyorum, en fethedici özgürlük dağına ulaşmışlar, ancak dağın değerini takdir etmiyorlar, basit bir arazi değerlendirmesini bile yapmıyorlar. Böyle komutanlar içimizde dopdoludur. Görkemli dağları biraz değerlendirebilseler, her tür barınmayı yaratabilir ve gerilla savaşını verebilirler. Ama bunları hiç anlamak bile istemiyorlar. Halbuki biz oraya bir grubumuzu çıkarabilmek için otuz yılımızı verdik. Bir inanç adamı yaratmak için yılları gerektirdi. Bir silah hikâyesi var: İlk koşullarda onu temin etmek için yıllar gerekmişti. Bütün bunları kelleyi koltuğa alarak yaptık. Çünkü silah yakalandı mı cezası ağırdır, hele büyük silahların cezası daha ağırdır. Kullandığınız her türlü silahlar kendiliğinden mi elinize ulaştı?
Bir özgürlük dağına ulaşmak için bin bir türlü engel var, öncelikle hudutlar var. Dağa gitmek için düşünce ile donatılmış, inançlı ve silahlı bir grup insan olacak. Bundan sonra bu kadar hududu nasıl aşacaksınız? Bir de bütün yollar tutulmuş; o dağlara ulaşmak için sabır gerekir. Ayrıca imhalar da olabilir. Onu önlemek için duyarlılık gerekir. Bütün bunları yıllarca yaptık. Tabii bütün bunlar size göre pek önemli değildir; önemli olan sizin o planlaması, keşfi ve denetimi olmayan sahte komutanlığınızdır. Bunlar da sizin adınıza en büyük utançtır. Ben her zaman böyle utanmazlığı nasıl yaptınız diye bunu yüzünüze vuracağım. Ama size diyorum ki, biz bir askeri teori için, bir askerin yola çıkması için yıllarımız verdik. Sizin buna saygınız yoktur. Saygınız olmadığı gibi varolan değerleri çarçur ediyorsunuz.

Direnişçilerin canı pahasına inanç savaşını da size örnek verdim. Peki, siz ne söyleyeceksiniz? Onlar öyle savaştılar, bizler böyle hazırlandık. Peki, sizler ne yaptınız? Yani yapılacak hiçbir iş yok muydu? Bazı işleri doğru ele almak mümkün değil miydi? Bizim sözüm ona anlı şanlı askeri sorumlularımız pek fazla umut vermiyorlar. Tıkanma ileri düzeydedir. Benim gibi bu işleri bu düzeye getiren birisi olmasa, neredeyse işleri kendi akışına bırakacaksınız. Bu düşmanın görüşüdür, bunu bırakalım. Ortada bizim biriktirdiğimiz bazı değerler var ve bazıları namussuzca bunlara göz dikmişler. Bu da herkese yol diye gösteriliyor, yani “Sen de biraz kendini yaşa” deniliyor.

Ortada bizim yürüttüğümüz tarihsel çalışmalarımız var. Peki, siz ne kazandırdınız? Sırtınızı bize dayayarak yaşamaktan, kendi yaramaz ve yetmez kişiliğinizi bize dayatmaktan başka ne marifetiniz var? Dağlarda parti silahını ele geçirmek yiğitlik midir? Dağda parti savaşçıları üzerinde sözüm ona komutanlık taslamak marifet midir? Doğru dürüst bir devrimci ahlakınız olmayacak mı? Bu sınır kültüründen vazgeçmeyecek misiniz? Bir tek başarılı eyleme göz dikmeyecek, doğru dürüst tek bir savaş taktiğine kendinizi vermeyecek, ondan sonra da komutanlık adı altında kendinizi dayatacaksınız. Bu ne anlama gelir?
Siz bunun çözümlemesini yapacaksınız. Böyle ciddi suçlar işlemeden, “Ben böyle görev istiyorum, komutanlık istiyorum” demeden önce, bu olup biteni başta kendinize olmak üzere partiye izah edecek ve samimi bir özeleştiri vereceksiniz. Askeri anlamda olup bitenlerin tümünü dürüstçe anlatacaksınız. Ölmek herkesin kaderidir, isyan edenler de vurulur. İsyan etmek de yetmiyor. Biz sıradan isyancı bir topluluk değiliz. Kaldı ki, isyancıların bile bir ahlakı vardır. Sizleri asgari gerilla kurallarına dahi uyduramıyoruz.

Bütün eyaletlerin durumuna bakın: Bir gün tartışıyor, “Gerilla köye dayalı olacak” diyorlar. Bu da günlük olarak düşman bilgisi dahilinde yaşamak demektir. İşleri güçleri kendilerini yaşatmaktır. “Her şey lojistiktir” diyorlar. Burada gerilla için en küçük bir kural var mı? “Yaşam başka türlü olamaz” diyorlar ve neredeyse beni de buna inandıracaklar. Başka türlü nasıl olmuyor? Öncelikle siz düşmanı olan insanlarsınız; düşmanının ne yapacağı belli olan insanlarsınız. Neden tek bir kuralı uygulamadınız? Ben bir savaşçı yetiştirmek için yıllarımı böyle vereceğim, siz onları pul pul dökeceksiniz. Ben yılların inanç savaşını veriyorum; siz onun inancını bozacaksınız. Böyle olmaz!

Bir silah bulmak için benim çok yoğun çaba harcamam gerekiyordu. Halen hatırlıyorum: Hüseyin Sarıçiçek diye bir arkadaşımız vardı, silahları arabaya gizli koyup götürüyordu. Tam üç gün elim kalbimin üzerindeydi; yakalandı mı, yakalanmadı mı diye nefes nefese kalıyordum. Beş tane silah ya vardı ya yoktu. Hem de her tür zorluğa ve imkânsızlığa rağmen bu imkânları geliştirdik. Sizinki ise hazır değerlerdir. Bazı yerlerde ne kadar silahın düşmanın eline geçti veya silahların pas içinde bırakıldığı biliniyor. Şimdi bütün bunları gelip PKK'lilik adına bana dayatacaksınız. Böyle büyük suçlarınız var. Bu işleri yapamıyorsanız çekileceksiniz. Hiç kimse sizin savaşçılığınıza muhtaç değildir. Siz istediniz ve ben de size bu ülke adına savaşın hem teorisinin hem de pratiğinin nasıl yapılacağını en ince ayrıntılarına kadar gösterdim. Üstelik pratiğinin yüzde doksanını ben hazırladım. Siz pratiğin yüzde onunu bile hazırlamıyorsanız, bu işten bir şey anlamıyorsunuz demektir.

İsteyen herkes doğruları bu temelde uygulama gücündeyse onay ister, izin ister, “Ben de bu işe varım” der. Bu işe var olan birkaç kişi olsa bile, ben onlarla derinleşmek istiyorum. Kemal Pir gibi, Hayri gibi bazı değerli militanlar yine çıkabilir. Ben onlarla uğraşmak, onlarla bu işi geliştirmek istiyorum. Ne diye kendinizi dayatıp duruyorsunuz? Bu halkın bazı namuslu insanları çıkar. Şimdi onları da engelliyorlar; “Yapmayız ve yaptırmayız, savaşmayız ve savaştırmayız” diyorlar. Resmen yenilgiyi dayatma tutumunda ısrar var. Askeri çizgimize dayatılan bu oyunu bozacağız.

devam edecek...

 

 

 

 

RÊBER APO

 

» ANA SAYFA

» HPG ANAKARARGAH

» HPG HAKKINDA

» HPG BİM ARŞİV

» MEŞRU SAVUNMA

» GÜNCEL YAZILAR

» GERİLLADAN

» ŞEHİTLERİMİZ

» ÖNDERLİK

» YJA STAR SAYFASI

» DİZİ ARAŞTIRMA

» FOTO GALERİ

» KİTAPLAR

» VİDEOLAR

» BAYRAKLAR

» İRTİBAT

 

 

 
 

HPG (Halk Savunma Güçleri) Resmi Sitesidir.
HPG-BİM tarafından yapılmıştır.

HPG Online © 2003 - 2008 Tüm hakları saklıdır.