SİLAHLI MÜCADELE TARİHİMİZ VE KOMUTA SORUNLARIMIZ

 

 

 

 

 

Önsöz

Kürdistan’da ilk defa modern silahlı mücadelenin PKK ile başladığı bilinen bir olgudur.  Dolayısıyla eğer Kürdistan’da silahlı mücadele tarihinden söz edilecekse, bu tarih ARGK’den HPG’ye uzanan silahlı mücadele tarihidir. Söz konusu mücadele başlangıçta formüle edilmemiş olsa da Türk ordusunun Kürdistan’da yürüttüğü imha savaşına karşı daha doğrusu soykırıma karşı meşru savunma çizgisi temelinde bir silahlı mücadeledir.  Bunun hem hareketimizin kadro-komuta ve savaşçı yapısı hem de halkımız ve kamuoyunca iyi anlaşılması için daha derli toplu bir şekilde bir materyale dönüştürülmese gerekiyordu. Bu amaçla Koma Komalên Kurdistan Halk Savunma Komitesi Başkanı Abbas(Duran Kalkan) arkadaş tarafından Mahsum Korkmaz Askeri Akademisi’nde verilen “Silahlı Mücadele Tarihimiz” dersi esas alınarak bu broşür hazırlanmıştır. Bir kısmı 9. devredeki dersten alınmakla birlikte büyük çoğunluğu 8. devredeki dersten alınmıştır. 8. devre öğrencilerinin broşürün hazırlanmasında katkıları olmuştur. Silahlı mücadele tarihimizle birlikte bu broşürde ele alınan bir diğer konuda “Komutanlaşma sorunlarımız ve doğru çözüm yollarıdır.”Bu önemli materyali daha erken hazırlamayı hedeflediysek de, hem bizden, hem de bazı teknik nedenlerden kaynaklı olarak broşürün hazırlanması biraz gecikti.

Her şeye rağmen böyle bir eğitim broşürünün çıkarılmış olmasının HPG’nin tüm komuta ve savaşçı yapısında bir bilinçlenme yaratacağı; günümüz ve gelecek açısından bir direniş kültürünün oluşmasında önemli bir katkı sağlayacağı kuşkusuzdur.

Devrimci selam ve saygılar

HPG BİM

 

 

 

 

 

 

SİLAHLI MÜCADELE TARİHİMİZ VE KOMUTA SORUNLARIMIZ

 

Gelişme dönemlerini ifade eden süreçleri ayrıntılarıyla bilemiyoruz. Bilen, yaşayan arkadaşların önemli noktaları, süreci yönlendiren adımları değerlendirmeleri, anlatmaları tartışmalar açısından yararlı olabilir. Böyle bir sistem olursa daha iyi işlenebilir. Tartışmayla daha fazla anlamaya çalışabilirler.

Kürt siyasetini anlamak açısından silahlı mücadele olayı önemli bir konudur. Hâla da tartışmalı bir alandır. Terörizm olarak sayılıp lanetlenmek, mahkûm edilmek istenen bir süreçtir. Onu sadece sömürgeci, inkârcı, imhacı güçler yapmıyorlar. Kürtlük adına da bu yapılıyor. Kürt milliyetçiliği adına daha fazla yapılıyor. Öyle bir gelişme. Bir mücadele verilmesinden çok, halka, ulusal davaya zarar verildiğinden söz ediliyor. En son Talabani Kürt halkı açısından ihanet olarak tanımlıyordu. Bu düzeyde tartışmalı bir konudur. İhanet mi, katliamcılık mı,  özgürlükçülük mü, demokrasi midir? Her sıfat kullanılıyor. Herkes kendine göre değerlendiriyor, tanımlıyor; kendini doğrulayacak yanları öne çıkarıyor. Çünkü kapsamlı bir olaydır. Herkes de kendini doğrulamak için bazı ipuçları bulabiliyor, verilere dayandırabiliyor. Çünkü basit, sınırlı bir olgu değildir. O nedenle hangisinin tarih açısından esas alınacağı hâlâ tartışma konusudur. Mücadelede kimin başarı kazanacağına bağlı bir husustur. Halihazırda tam bir netleşme yok. İnsanlık tarihinde lanetlenen, sapkınlık olarak değerlendirilen birçok olay gibi bu da, bütün katliamlar üzerine yıkılarak bir sapkınlık biçiminde tarihe yazılabilir. Bu olasılık da var. Tersinden yeni bir insanlık tarihinin başlangıcı olarak da kendini tarih yapabilir, tarihe yazdırabilir. Bu olasılık da var. Bunun da koşulları var. Hangisinin gerçekleşeceği, gelecek kuşakların yaşananları nasıl öğreneceği belirsizdir. Bu olasılıkların hangisinin gerçekleşeceğine bağlıdır. Belirsizlik öyle aşılacak. O da mevcut mücadelede kimin kazanacağına bağlıdır. Herkes açısından çok fazla üzerinde yoğunlaşmanın olduğu bir husustur. Bizim de en az başka çevreler kadar, düşmanlar kadar bu gerçeklik üzerinde yoğunlaşmamız, anlamamız gerekiyor. Hele hele buna dayanarak yaşamak istiyorsak derinlikli, yeterli, özüne uygun anlama, sahiplenme ve onun gereklerine göre hareket etme, onun gerektirdiği mücadeleyi yürütme zorunluluğumuz var. Ancak böyle yaparsak bu mücadelenin ortaya çıkardığı değerler üzerinde gelişme sağlayabiliriz, yoksa olmaz. Çaba harcar, emek versek de başarı sağlayamaz, gelişme yaratamayız. Öyle her koşulda gelişme yaratılacak diye bir zorunluluk yok. Bu açıdan da ciddi bir durumdur. Ciddiye alınması gerekiyor. Sadece geçmişin savunulması açısından değil, geleceğin doğru, yeterli, başarılı yürütülebilmesi için de bu gerekiyor. Dolayısıyla yeni bir tarih başlangıcı olabilmesi için güçlü bir ilerletilmeye ihtiyacı var.

Şimdi bir kere böyle bir kapsamda orduya bakmak gerekir. Ezbere, tek yanlı, düz sloganlarla olaya yaklaşmak, onu ne doğru anlamak ne de savunmak olur. Bir tanım getireceksek ya da verilen tanımlardan birini esas alacaksak o zaman nedenlerini de iyi anlamamız gerekir. Ancak o zaman güçlü sahiplenebiliriz. Yoksa yarar getiriyoruz, ya da sahipleniyoruz derken zarar verici bir duruma da düşebiliriz. En kötüsü de budur. Buna hiç düşmemek gerekiyor. O bakımdan da doğru anlaşılmaya ihtiyaç duyuyor. Gerçekten Kürdistan’da neden savaş oldu, oluyor?  Nasıl kullanılıyor? Nasıl gündeme geldi bu durum? Nasıl gelişmeler yarattı? Nereye gidecek? Bunlar iyi anlaşılması gereken konulardır. Geçmiş açısından da daha doğru anlaşılmaya ihtiyaç duyuyor. Çünkü saptırmalar çok fazla var. Savaştan en sorumlu olanlar sorumluluğu başkasının üstüne yıkmaya çalışıyorlar. Savaşı yürütenler kendilerini barış gücü sayıyorlar. Dolayısıyla gelişen savaşı bir oyun, hele hele dış güçlerin oyunu sayma yaklaşımı çok fazla. Vatana ihanet sayılıp idam cezasına çarptırılan bir konudur. Hâlâ da tümden ortadan kalkmış bir ceza değildir. İmralı sistemini bu durum ortaya çıkarttı; başka bir şey değil. Ve verilen ceza en vahşi yöntemlerle icra ettirilmeye çalışılıyor. Psikolojik, fiziki işkence, baskı, çürütme ve bitirme yöntemleri ile bu ceza icra edilmeye, uygulanmaya çalışılıyor. Bununda böyle görülmesi, doğru anlaşılması gerekiyor. O bakımdan bu gelişmeler Kürt ve Kürdistan olgularının değerlendirmesine dayanıyor. Kürdistan üzerindeki siyasi yapılanmalara, tarihin Kürt uluslaşmasına, Kürt halk varlığının değerlendirilmesine dayanan bir husustur. Bütün bu olgulara ilişkin tanım ve değerlendirmelerde farklılıklar var. Kimilerine göre Kürt, Kürt uluslaşması diye bir şey yok; kimilerine göre bunlar bir oyun, kimilerine göre, zaten mevcut egemenlik, Amerika, Avrupa Kürtleri uluslaştırıyor; kimilerine göre de inkâr ve imha altına alınmış, tarihin derinliklerinden gelmiş bir halk gerçekliği var. Bu halk gerçeği parçalanıp, inkâr-imha sistemi altına alınarak, üzerinde fiziki ve asimilasyona dayalı bir soykırım uygulanarak yok edilmek istendi. Bu halk üzerinde bu amaca dayalı bir şiddet durumu var. Soykırım katliamlarla olduğu gibi, asimilasyonla da oluyor. Ama her türlü asimilasyon, denetim, askeri varlığa bağlı. Onun hükmü altında icra ediliyor. Dolayısıyla da mevcut askeri egemenlik bir imha savaşı anlamına geliyor. Olgu böyle bir savaşla yok edilmek isteniyor. Var olabilmek için de bu savaşı yıkmak, parçalamak ve bu savaşa karşı gelmek gerekiyor. Bu da bir görüş tabi. Mevcut silahlı mücadele olarak özgürlük savaşı, ya da ulusal direniş savaşı, ne denirse densin 70’lerin sonundan beri Kürdistan’ın kuzeyinde var olan savaşın gerekçesi, dayanağı bu oluyor. Yani bu görüşe dayalı olarak gelişiyor. Demek ki, bir görüşe, bir anlayışa, bir kabule dayalı olarak ortaya çıkmış durumda. Aynı olguyu farklı kabuller de var. Onlar bu savaşı reddediyorlar. Savaşı ihanet,  terörizm olarak sayıyorlar. Herkes mevcut olguyu nasıl kabul ediyor, tanımlıyorsa savaşa da ona göre ad takıyor, tanımlıyor, anlamaya çalışıyor. Yani bir düşünceye dayalı bir gelişme olduğu kesin. Bu düşünce de ideolojik-politik çizgidir. Bir kabul, bir değerlendirmedir. Yaşamı anlama felsefesi, bir olguyu çözümleme yönü var. Yani bir teoriye dayanıyor. Olguyu tanımlayan ilkeleri var. Yani bir ideolojiye bağlı. Kendine göre çözüm öngören amaçları da var. Bir programa sahiptir. Bunlardan çıkan bir strateji ve taktiği de mevcut. Amacını hangi yolla,  hangi güçlere dayalı olarak gerçekleştireceğini süreçler itibariyle de, günlük olaylar itibariyle de değerlendiren, tanımlayan bir yaklaşıma ve anlayışa da sahiptir. Strateji ve taktik bilimin diliyle de tanımlanıyor. Savaş denen olgu böyle doğdu. Savaşı anlamak için savaşı doğuran nedenleri, anlayışları anlamak lazım. Savaş durup dururken çıkmadı. Kürt ve Kürtlük olgularına yaklaşımdan, bu olguları tanımlamadan, bundan doğan ideolojik-politik çizgiden doğdu. Demek ki savaşın gerekçeleri, amaçları var. Kendi başına bir olgu değildir. Bir yaşam çizgisine, yani felsefeye bağlı. İdeolojik-politik amaçlara, stratejik, taktik bilimine bağlı bir olgu. Sıradan bir isyan değildir. Kürt tarihinin isyanlarından en çok ayrılan yanlarından birisi burasıdır. Bir çizgiye, stratejik taktik bilimine dayanması, yani modern askerliği bütün eksikliklerine rağmen önemli ölçüde Kürdistan’da var edilebilmesi, Kürdistan’a taşıyabilmesi oluyor. Tabi savaş olgusunu doğru anlayıp tanımlayabilmek açısından bu değerlendirmeyi, felsefeyi, ideolojik-politik çizgiyi, strateji ve taktik bilimini anlamak gerekir. Felsefeyi doğru anlamak lazım, çünkü doğru yaşamın hangisi olduğunu ancak öyle tayin edebiliriz. Toplumun ilerleyişinin nasıl olması gerektiğini anlamak açısından ideolojiyi, politikayı kavramak gerekiyor. Yapılanlar ne kadar amaca uygun, ne kadar değil; ne kadar doğru yeterli yapılmış, ne kadar yanlış yapılmış; hangisi sahiplenilecek, hangisi reddedilecek? Bunların tespit edilmesi açısından taktik ve strateji bilimine hâkim olmak gerekir. Yoksa diğer türlü bu olguyu doğru, yeterli anlayamayız. Dolayısıyla doğru sahiplenip savunamayız da. Öncelikle bir defa bu olguyu görmeliyiz. Burada bir mücadele, bir yarış var. İdeolojik, felsefi, askeri bir mücadele var.  Savaşın hepsi buradan doğmuştur. Dolayısıyla da Kürt’ü farklı algılayan, tanımlayanlar var. Kürt değil de bir aşiret, Türk, Arap, Fars boylarının bir bölümü, bir parçası diyenler var. Dolayısıyla da başka yönlü gelişmesini savunanlar, onu geliştirecek uygulamalar yapıp onu doğru bulanlar var. Çok yüzeysel, derinliği olmayan ilkel bir yaklaşımdır. Bunu tam kabullenemez, çözemeyiz. Şöyle diyemiyoruz; “onun da lafı mı olur, biz Kürt’üz. Hiç öyle sözler söylenemez.” Tabi onu kimse diyemiyordu. Öyle bir Kürtlük ortada yoktu. Kürtlük olup olmadığı bile aslında bir ideolojik iddia olarak var oldu. Hâlâ da ideolojik savaşım bu konu üzerinde sürüyor.

Kürt olgusu bir ideolojik kavram olarak değerlendiriliyor. Bir sosyal, etnik olgu olarak bildiğimiz ya da tanımlanan olguyu, mevcut siyasi ortam bir ideolojik tanımmış gibi de göstermeye çalışıyor. Bu sadece düşman iddiası değildir. Kendisinin Kürt olmadığını söyleyen, kendi kendini inkâr etmiş Kürt de çok ortada. Mevcut egemenliğin Kürt’ü uluslaştırdığını söyleyen dolayısıyla Amerikan sisteminin, Avrupa sisteminin işbirlikçisi, ajanı olmak gerektiğini düşünen Kürt de var ortada. Bu bizi de etkiliyor. Kaçışlar öyle oluyor. Başka hareketler açısından anormal bir şey gibi görülebilir, ama dikkat edilirse bizde ki öyle değil. İdeolojik kabul, ideolojik mücadele öyle gerçek dışı bir durum değil. İşbirlikçi cepheye de, düşmana da kaçış çok oluyor. Kendini inkâr etme ve “Türkleştim” diyerek bu olguya karşı savaşma gerçeği çok yalın, yaygın yaşadığımız bir gerçek. En yoğun savaşımın bu temelde sürdüğü de gerçek. Şuraya geliyorum, yani savaşın dayandığı olgunun ideolojik kabul olduğu bir gerçek. Bu bakımdan ideolojik önderlik önem arz ediyor. O nedenle Önderliği bir taraf tanrı gibi görürken, bir taraf çok sahte bir şey diyor. Başkalarının oyunu, aleti, ajanıdır diyorlar. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorlar. Bir olgu üzerinde bu kadar ters görüşler çıkabiliyor. Diğer yandan demek ki, herkesin çok sahiplendiği, vazgeçmediği bir durum değil. Buradan bir başka şeye geliyoruz: Böyle bir olgu zaten vardı, teslim olmamıştı, savaşıyordu; biz de buna yön verdik diyemiyoruz. Tarihsel süreçte böyle bir gerçeklik var. Tarih bilimi bunu bize gösteriyor. Ama yakın tarih, kapitalizm tarihi bize bunu böyle göstermiyor. 20. yüzyıl tarihinde farklı şeyler görüyoruz. Orda teslim olan, eriyen, ulusal inkâra, asimilasyona uğrayan, dolayısıyla kendi kimliğinden öte giden olgular ortaya çıkmış oluyor. Böyle olunca, Kürt ve Kürdistan için savaş tartışmalı hale geliyor. Hemen kavranılan, kabul gören, dört elle sarınılan bir durum değil. Önceki yüzyıllarda böyle bir durum var. Çok yüzeysel bir yaşam da olsa onu sahiplenerek, kendi kimliğiyle yaşama, Kürt toplumunun da, boylarının da, aşiretlerinin de esas aldığı bir olgu. Ama cumhuriyet tarihi böyle değildir. Cumhuriyet tarihi Kürtler açısından bir katliam, inkâr etme, yok etme tarihidir. Bunun 20. yüzyılın ortalarından itibaren bütün Kürdistan’ı kapladığı da gerçek. En son -1975 diyelim- KDP’nin yenilgisi ile birlikte tüm halkın geleneksel, aşiretsel isyancılık bakımdan bütün direnme güçlerini kaybettiği bir süreç gündeme geliyor. İşte tam bu noktada Kürt isyancılığının, aşiretçi, feodal yapıya dayalı direnişçiliğinin son damarlarının da kesildiği, koptuğu böylece Kürt toplumu üzerindeki imhanın başarıya gittiğinin dendiği yerde, süreçte bu silahlı mücadele dediğimiz olgu başlıyor. Bir yerde kendini ona dayandırıyor. Ama isyanları ezenler, isyanları ezerek Kürt ve Kürdistan üzerinde imhayı hâkim kılmak isteyenler, geldikleri noktada bunu başardıklarını sanıyorlar. Dolayısıyla başardık dedikleri yerde ortaya çıkan gelişmeyi anormal buluyorlar, reddediyorlar, kabul etmek istemiyorlar. Olmaması gereken bir gelişme olarak değerlendiriyorlar. Kendilerine göre bütün tedbirlerini aldıkları, yok ettikleri bir olay olarak görüyorlar. Dolayısıyla bizim mücadele diye çok yücelttiğimiz şeyi bir oyun olarak görüyorlar. Onun bunun oyunu diyerek dünyanın her yanına bağlıyorlar. Ona göre de tabi bir siyaset geliştiriyorlar, mücadele yürütüyorlar; bir direnç, duruş sahibi oluyorlar. Demek ki, böyle toplumun isyanları içinde ortaya çıkan bir olgu da değil. Yani bu silahlı mücadele hemen bir toplumun bir karakteri, yaşam biçimi, özgürlüğüne yönelen saldırılar karşısında ayağa kalkışı değil. Çok benimsenen bir olgu değildi. Ezildiği, teslim alındığı, kendi kendini inkâr eder hale getirildiği bir noktada insanın, toplumun tekrar kendi özüne dönüştürülmesi anlamında yürütülen bir mücadele. Bunu bilmemiz gerekir. Anormal düşünceler değil; onun da dayanakları var ve öyle basit de değil. Hafife almayalım.

Silahlı mücadele kolay ortaya çıkmış bir olgu değildir. Sadece bir söylemle, ideolojiyle de ortaya çıkan bir durum değildir. Sağlam bir bakış açısının, çok kararlı bir duruşun, çok yoğun bir emeğin, çabanın, çok cesur ve fedakâr eylemin ürünüdür. Herkesin koşup silah aldığı, savaştığı, “Kürdistan’da savaşacağız, ordu olacağız, gerilla olacağız.” dediği bir durumun, bir dönemin içinde gelişen bir olgu değildir. Tam tersine, bütün bunlardan kaçıldığı, silahın terk edildiği, teslim olunduğu, silah almamak için her türlü gerekçeye, bahaneye sığınıldığı bir dönemde; bir zorunluluk, derin bir ideolojik-politik kavrayış gereği olarak inkâr ve imha edilmek istenen halka çok bağlılığın, onun yaşamasının kendisi, insanlık için büyük değer ifade edeceğine dair derin bir bilincin gereği olarak ortaya çıkan bir eylemdir silahlı mücadele.  Yani yoğun bir ideolojik, felsefi, politik çalışmayla yaratılan bir durumdur. Dolayısıyla kendi kendine, bir hamlede ortaya çıkan bir durum değildir. Bir kabule, ideolojik politik çizgiye dayandığı gibi emekle, çabayla, bilinçle ortaya çıkmış, yaratılmış durum da oluyor. Bunun da böyle anlaşılmasında yarar var. Yoksa diğeri olguyu basit ele almaya, çok yüzeysel yaklaşmaya, kendiliğindenciliğe, boğun eğmeye götürür. Silahlı mücadele olgusu kesinlikle öyle bir olgu değildir. Yani silahlı mücadelenin mutlak olmadığını, bir ideolojik-politik çizgiye bağlı olup ona dayandığını; ideolojik politik amaçların gerçekleştirilmesi için yürütülen mücadelenin içinde ortaya çıkan bir yol-yöntem olduğunu, bu ideolojik-politik amaçlara bağlı olduğu, onları gerçekleştirmeye hizmet ettiği oranda doğru olduğu, öyle olmadığı ölçüde de yanlış, gereksiz olduğu bir gerçektir. Bu mücadeleyi böyle algılayacağız, böyle değerlendireceğiz. Yani bir çizgiye, belli düşünsel-politik amaçlara bağlı, onun gerçekleşmesi için başvurulan bir araç ve onun gelişimi içinde ortaya çıkan bir durumdur. Demek ki,  silahlı mücadele dönemi olgusunun gelişmesi için öncelikli ortaya çıkan, gelişen, gelişme sağlayan hususlar var. Felsefi, ideolojik, politik gelişme var. Buna partileşme diyoruz. Önderliksel gelişmeye, parti gelişimine bağlı. Ondan kopuk ele alınamaz. Peki, ideolojik-politik bir hat neden böyle bir araca başvurmak zorunda kalıyor, ya da başvuruyor, başvurmak istiyor? Burada da bir tercih yok. Tercihten çok bir zorunluluk var. İdeolojik-politik hattın gelişimi için başka herhangi bir yol ve yöntemin bırakılmaması, son çare olarak başvurulan bir araç olma durumu var. Silahlı mücadeleyi böyle de anlamak lazım. Başka yol olsaydı, silahlı mücadele olmazdı. Önderlik hep şöyle söyledi. “18 Mayıs 1977 katliamı olmasaydı PKK’nin nasıl yürüyeceği belli değil, bu biçimde yürüyüp yürümeyeceği net değildi.” Demek ki, başka çarenin bırakılmadığı, teorik, politik, pratik ifade yollarının tıkatıldığı bir ortamda; bir toplumun insanlarının, özgürlük çizgisinin kendini ifade etmesinin son çaresi olarak ortaya çıkıyor. Bunun böyle bilinmesi gerekiyor. Birçok çare içinde bir tercih, kabul değildir. Tam tersine bir zorunluluk, çarelerin tükendiği yerde tercih hakkı olmaksızın başvurulmak zorunda kalınan bir olgu. Bu şu anlama geliyor; meşru savunma dediğimiz olguya dayanıyor. Meşru savunma kendini burada ortaya çıkarıyor. Yani başka bir yolla kendini savunamayan, ifade edemeyen, ilerletemeyen bir olgunun, imha altında kendini savunmasını ifade ediyor. Dolayısıyla demek ki, savaşı başlatan PKK değil. Biz öyle bir savaş filan başlatamadık. Kürdistan, Kürt olgusu üzerindeki inkâr imha sistemi bir savaş durumu. İnkâr çizgisinde toplumu imhaya götürmek için her türlü askeri denetim altında, her türlü uygulamayı yapmak vardı. Toplumu bitirici bütün uygulamalar, askeri egemenliğe dayanıyordu. Buna savaş diyorduk. Bir soykırım savaşı olarak görülebilir. Demek ki, savaşı biz başlatmadık. Kürtler başlatmadılar. Kürdistan’ı bölüp parçalayan, Kürdistan üzerinde inkâr ve imha sistemini kuran gerçekliğin kendisi bir savaştır. Bu da aslında Birinci Dünya Savaşı’dır. Birinci Dünya Savaşı sonunda sözde barış yapıldı, ama bu barışta Kürtler olmadılar. Kürtlerle, Kürdistan’la herhangi bir barış yapılmadı. Savaşan güçler Kürdistan üzerinde paylaşım yürüttüler. Kürdistan’ı parçalayıp paylaştılar ve savaş konumunda kaldılar. Paylaşımcı egemenliklerini Kürdistan üzerinde sürdürmek için imha amaçlı bir sistem ortaya çıkardılar. Bu bir savaştı. Bunu reddedenlerin kafasına silahla vuruldu. Kuzeyde 1920’den 1940’a, 1950’ye kadar “biz bunu kabul etmiyoruz.” demek isteyenler çıktı. Hemen katliamlarla ezildiler. Doğu’da çıktı ezildiler, Güney’de çıktı ezildiler, Batı Kürdistan’da çıktı ezildiler. Kafalarına vuruldu; savaş budur. Bir kere Kürdistan’da bir savaş olgusu zaten var. Kürtlerin başlattığı bir savaş değil. Kapitalist-devletçi sistemin başlattığı, uluslara arası ve bölgesel devletçi egemenliğin kendi içinde paylaşarak birbiri ile ilişki ve çatışması içinde sürdürdüğü bir savaş olgusu var. Kürt toplumuna böyle bir savaş dayatılıyordu. Bu savaş içselleştirilmek isteniyor, gizleniyordu. Askeri durum ekonomik, siyasi maskeler altında kapatılıyordu. İşte bu yapının çözümlenmesi, deşifre edilmesi, tahlil edilmesi, Kürt ve Kürdistan gerçeğini olduğu kadar Kürdistan üzerindeki bu savaş gerçeğini de ortaya çıkarttı. Kürdistan’ı aydınlatmaya yönelik teorik çalışmalar, araştırma-inceleme faaliyeti karşısında şiddeti gördü. Çünkü aydınlanma sadece Kürt, Kürdistan olgusunu değil, onun üzerindeki egemenlik olgusunu da aydınlatıyor, deşifre ediyordu. “Deşifre etmeyeceksiniz, bu gidiş tehlikelidir, yüzümüzü açığa çıkartıyor.” diyerek saldırı gerçekleştirdiler. 18 Mayıs 1977 saldırısını böyle anlamak gerekiyor. 18 Mayıs 1977 saldırısı, Kürt ve Kürdistan gerçeğinin açığa çıkartılması, kendi kimliğine kavuşturulması adımlarına, Kürdistan üzerindeki egemenlik sisteminin verdiği cevaptı. Neyi aydınlattı? Kürt ve Kürdistan üzerindeki sistem gerçekliğini aydınlattı. Kürdistan’da nasıl bir siyasi egemenlik, nasıl bir siyasi sistem kurulmuş onu açığa çıkardı. Neydi o sistem? Bir savaş, katliam, soykırım sistemiydi. Zorla, katliamla, insanları kendi kimliğinden koparmak, kendi kendini inkâr ettirme ve böylece asimile edip başkalaştırmak isteniyordu. Buna soykırım demek hatalı değildir. Dolayısıyla kendi kimliğine sahip çıkmak, soykırıma karşı çıkmak, savaş düzeyinde direnmeyi göze almayı gerektiriyordu. Bunu göze alamayanlar, böyle bir direniş konumuna giremeyenler aslında kimlik sahibi olmayı da geliştiremediler. Örgüt de olamadılar, halktan destek de bulamadılar. Bunu göze alıp yürüten güçler de gelişme sağladılar. Dolayısıyla şimdi tartışılan, tarih olarak öğrenilmeye çalışılan silahlı mücadele olgusu böyle başladı. Silahlı mücadele olarak başlamadı, ideolojik mücadele olarak başladı. Kimlik mücadelesi olarak başladı, gelişti. Fakat imha saldırısıyla karşılaşılınca kendini silahla savunmak zorunda kaldı. Bu mecburiyet giderek gerillayı, bir savaş durumunu ortaya çıkardı. Başka çare bulamadıkça kendini ifade etme, kimliğine sahip çıkma, kendi örgüt çalışmaları ancak silahlı mücadele ile gerçekleşebildi. Ve bir çizgi, bir strateji haline geldi; örgütüne kavuştu, taktikleri oldu. Onlarca yıl süren bir olgu düzeyine ulaştı. Bu tarih böyle ortaya çıktı. Demek ki, her şeyden önce nasıl ortaya çıktığının bilinmesinde çok büyük yarar var. Bu olgu bilinmez, doğru anlaşılmazsa bu silahlı mücadelenin pratiği de doğru çözümlenemez. Yanlış, hayalci yaklaşımlar, farklı ölçüler olur. Bu, başka yerdeki savaşa benzemez. Başka savaşın ölçülerine göre değerlendirmeye kalkarsak hata yaparız. Strateji, taktik bilimi bile tümden işlemez bu savaşta. Stratejik ve taktik boyutundan fazla ulusal, kültürel, ideolojik kimliksel boyutu var. Bu savaş gerçeği, ancak onlar doğru görülür, yeterli ele alınır, onlara dayanırsa doğru çözümlenebilir. Bir kere bu başlangıcını, ortaya çıkış gerekçelerini, dayanaklarını bilmemiz, tanımamız gerekiyor. Silahlı mücadele nerden başladı? Tabi 18 Mayıs 1977 katliamının karşısında başladı. Oradan başlatmak lazım. Kendini savunmak zorunda kaldı. İçindeki hatalar, bu amaca, öze, strateji ve taktiğe ters düşen, mahkûm edilmesi gereken yanlar bir tarafa, esas olarak bu savaşın bir meşru savaş gerçeğine dayanma durumu başattır. Başlangıçtan tümüyle böyledir. Giderek ideolojik, politik amaçlar etrafında daha farklı amaçlara bağlanabilmiştir. Ve ordu olmak, devlete yol açmak gibi ilkeleri de esas almıştır. Bu da bir gerçektir. Bu anlamda Reel Sosyalizm’in devrim anlayışına, 20. yüzyılda gerçekleşen silahlı ulusal kurtuluş olgularına benzemeye çalışmıştır. Onlar da işin içinde var. Böyle bir amaca bağlı olarak savaşın geliştirilmesi durumu da var. Ama başlangıcı ve özü esas olarak kendini savunmadır. Yani meşru savunmadır. Kürdistan üzerindeki inkâr-imha sistemine karşı durma, Kürt kimliğini, toplumunu, değerlerini savunmaya bağlı oldu. Bu kesin bir gerçeklik.

Bu savaşın iki yönü var. Bir; Meşru savunma yönüdür. Yani son derece haklı ve gerekli olan yöndür. İkincisi ise; 20. yüzyılda var olan ulusal kurtuluş hareketlerine benzeyen yöndür. Devlete ve iktidara kısmen bağlı olan yön. Başat olan ve her zaman olan birinci yöndür. İkincisi ise, zaman zaman gündeme gelen, bir amaç olarak öne konan, ulaşılmak için bazı çabalar harcanan ama başarılamayan, gerçekleştirilemeyen bir durum. O nedenle çok gelişmiş ve silahlı mücadele olgusuna damga vuran husus değil. Ama öyle değildir diye onun amaç edinip, o yönlü çabaların harcanmasını da gözden ırak tutamayız. Neden? Çünkü ona dayalı da bir savaş durumu var. Kendi içinde gelişme, taktikler geliştirme durumu var. O da belli ölçülerde bazı süreçlere damgasını vurmuş oluyor. Sonuca gitmemiş de olsa, tabi bir yöndü. Bu bilinmeli ve doğru değerlendirilebilmeli, dikkate alınmalıdır. Şimdi buna göre olaylara bakmak, gelişen pratiği bunlar çerçevesinde değerlendirmek yerinde oluyor. Demek ki, silahlanmak 18 Mayıs katliamından sonra gündeme gelen, zorunluluk arz eden bir durum olmuştur. Kürdistan’da silahla kendini savunmadan, propaganda çalışması yapamıyor, kendi kimliğine sahip çıkamıyorsun. Özgür Kürt olarak kendini ifade etme, yaşama imkânı yok. Bunları söyleyebilmek ve öyle yaşayabilmek için inkâr ve imha sisteminin ortaya çıkardığı katliam, imha durumuna karşı kendini savunabilmen gerekiyor. Seni savunacak başka hiçbir olgu ve kurum yoktur. Hukuk, siyaset yok. Var olan kurumların hepsi senin yok olmana ferman biçiyor. O zaman “var olacağım.” diyorsan, demek ki, onları aşacak, kendi kendini savunacaksın. Seni savunan bir hukuk, siyaset, devlet, sistem yok. Ne yapacaksın o zaman? Kendini savunacaksın. Neyle, hangi tarzla savunacaksın?  Tabi ki silahla savunacaksın; üzerine öyle geliyor. Burada gizli örgütlenme, öncü örgütlenme tarzı, yine silahlı örgütlenme tarzı ortaya çıkmıştır. Kendini savunmanın, korumanın zorunlu, doğal bir yolu olarak gündeme gelmiş, ortaya çıkmıştır. Saldırılar karşısında silahlı olmak, saldırıyla karşılaşınca silah kullanmayı gerektirdi. Saldırının hesabını sormak, kendini var edecek bir olgu olarak ortaya koymak, giderek çatışmalı bir durumu ortaya çıkardı. 18 Mayıs 1977’de ajanlara karşı kendini koruma zorunluluğu, ardından polise karşı kendini savunma zorunluluğu, ardından militer-faşist güçlere karşı kendini savunma zorunluluğu, ardından ajanlaşmış kurumlara, işbirlikçi, feodal kurum, kişi ve kuruluşlara karşı kendini savunma zorunluluğu olarak ortaya çıkmıştır. 12 Eylül rejimi ardından da ordunun, devletin açık imhacı saldırıları karşısında kendini savunmak, gerillalaşmak olmazsa olmaz bir zorunluluk olarak gelişmiştir. İşin özü, esası bunlardır. Doğru olanlar bunlardır. Bununla çelişen yanlar pratikte var mı? Elbette var. Ama onlar doğru olan, esas alınması gerekenler değil. Esas alınması gereken bu yönüdür. Ajan çetelerin saldırıları karşısında kendini savunmak, ajan yapılara karşı mücadeleyi gündeme getirmiştir. Dolayısıyla başlangıçta ajan yapı, kurum ve kişilere karşı şiddet temelinde mücadele taktiğini ortaya çıkarmıştır. Yani kendini savunma ve örgütleme, ilerletme ancak silahla örgütleyip koruyarak, savunarak mümkün olmuştur. Bu, 18 Mayıs katliamı karşısında ajanlara karşı intikam alma eylemi olarak ortaya çıkmıştır. 19 Mayıs 1978’de polislerin, faşist çetelerin, aşiretçi güçlerin iç içe geçen saldırıları karşısında kendini, gençliği, halkı savunma olarak ortaya çıkmış; Hilvan direnişine yol açmıştır. Hilvan direnişi tamamen böyle gelişen bir mücadeledir.

Anıya, Kürdistan gerçeğine bağlı kalmayı ilke alan bir propaganda çalışmasına feodal-aşiretçi güçlerin, polisin, faşist çetelerin ortak saldırısı, bunun karşısında kendini savunma ihtiyacı Hilvan direnişini ortaya çıkarttı. Bu bir yanıdır. Anıya bağlılık, intikam alma, harekete yönelmiş saldırı karşısında hareketi savunma, hareketi yok etmekle, kadroyu imha etmekle tehdit eden güçlere karşı silahlanıp direnme zorunluluğunu ortaya çıkardı. Bu kararla ‘77’de bir ajan gruba karşı, ‘78’de Hilvan, Urfa çevresinde faşist, feodal ve polis ittifakında oluşan saldırı gücüne karşı direnme, kendini savunma ortaya çıkmıştır. Saldırı gerçekten de günlük devam etmiştir. Süleymanlar denen grup bunu ifade ediyor.

Bir feodal çete grubu, faşistlerle ülkeye yerleşmeye çalışıyordu, yine polisle içli-dışlı ona dayanarak saldırabiliyordu. Bu saldırganlığa karşı var olmak, direnip onları etkisizleştirmekten geçiyordu. Yaparsan var olursun, yapamazsan yok olursun. Örneğin PKK gruplaşması, 18 Mayıs katliamına karşı intikam direnişini geliştirdiği için var olmuştur. Geliştirmeseydi, silik, etkisiz, insanları etkileyip kendine çekmeyen, bazılarının kendilerini yaşattığı bir grup olarak kalırdı. Onun da siyasette hiçbir yeri olmaz. 1978’de polisin, feodal ve faşist güçlerin ortak saldırılarına karşı Hilvan ve çevresinde, Urfa ve diğer yerlerde direniş olmasaydı, onu yenilgiye uğratmasaydı yine hareket dağılır, yenilirdi. Kendi kendini savunamayan, saldırılar karşısında savunmasız kalan bir güç güven vermez tabi.   Güven vermeyen o gücü de kimse sahiplenmez. Çünkü bir güveni yok. İlerisi için bazı sözlü amaçlar söylense de, onun pratikte nasıl gerçekleşeceğine dair bir işaret yok. O zaman kimse sahip çıkmaz, katılmaz, onun savunuculuğunu yapmaz ve eriyip gider. Ancak böyle bir direniş, sahiplenme güven verdi, örgüt ortaya çıkardı. O kolay olmadı tabi. Herkes silah alıp hemen kullanamıyordu. 18 Mayıs’tan itibaren bu böyledir. Öyle ki o zamana kadar katılmış olan herkesi durum değerlendirmesi yapmaya yöneltti, zorladı. Daha önce propaganda çalışmasına katılmış olan, 18 Mayıs katliamının ardından gündeme gelen kendini savunma zorunluluğu karşısında, bir kere daha katılıp katılmama konusunu tartışmış, yeniden karar vermiştir. Ya bir kere daha katılmış, ya da bırakıp gitmiştir. O bakımdan güven verme olgusu önemli bir dönemeçtir.  Şu bir mesaj olarak hemen kendini hissettiriyor; sözle değil, eylemle. Daha ileri gidersen sonun budur. O zaman tabi değerlendireceksin. İleri gideyim mi, gitmeyeyim mi? İleri gitmeyen bırakıp gitmiş. İleri gideyim diyen o zaman mesajı alıp, onun gereklerini yerine getirmek kaydıyla, yani katliam saldırısını boşa çıkaracak bir gücü, tarzı ortaya çıkarma kaydıyla ancak ileriye gidebilir. İleriye gideceğim deyip hiçbir tedbir geliştirmezsen imha olursun. Ondan da her hangi bir örgüt ya da gelişme olmaz. Aynı şey Hilvan açısından da geçerlidir. Buna cesaret edebilmek, karar verebilmek, işi başarıyla yürütecek tarzı yakalayabilmek, tabi başarı ortaya çıkarmış, gelişme sağlamıştır. 18 Mayıs katliamının intikamını almak, gençlik örgütünü büyütmüştür. 19 Mayıs 1978 Hilvan katliamının, Halil Çavgun arkadaşın katledilmesinin intikamını almak, onu gerçekleştiren çevreleri başarısız kılmak hareketi halklaştırmıştır. Ayrıntılar üzerinde çok fazla durulamaz. İzlenen yöntemler, taktikler yönünden de öyle çok belirgin bir konum zaten yok. Bireysel bir çatışma durumuydu. Karşıdaki güçlerin pozisyonu da öyleydi. Dolayısıyla bireysel şiddet kapsamında sayılabilecek örgütlendirilmiş; daha çok aslında sivil silahlı güçlerin hareketi oluyor, ona dayanıyor. Hareketin genel çalışması içerisinde ortaya çıkmıştır. Zorlukları, imkânsızlıkları var; öyle kolay gerçekleşen bir durum değildir. İsyancılıktan, aşiret kavgasından ayrı bir şeydir. Öyle olsa insanlar silah alır şiddet uygulamasına girebilirlerdi. Kürdistan tarihinde şu var; insanlar kan davaları biçiminde çatışmalara yatkın, onun için çok fazla çatışmaya girebiliyorlar. Tarla kavgası, kadın kavgası, çok fazlasıyla Kürdistan’da yaşanan, silah kullanmaya yol açan etkenlerdir. Ama bu durum bunlardan çok farklıdır. Her ne kadar Kürdistan Ulusal Kurtuluşu dense de, neyin ne olacağı, nereye gideceği, böyle bir kurtuluşun nasıl gerçekleşeceği belli değildi. İnsanlara ne vereceği de belli değildi. Somut olgular üzerinde -çok basit olgular da olsa- bir şiddet pratiği var. Topluma o gerekçe getirilmiş, ama tabi ideolojik, politik amaçlar uğruna ulusal gelişme hedefiyle silah kullanımı, şiddet uygulaması ayrı bir olay. Bunun insanlara öyle somut gözle görülür bir şey verdiği yoktu. Anlaşılma durumu da öyle çok belirgin değildi. Dolayısıyla hemen kabul edilen, içine girilen bir olgu değildi. İnanmak, benimsemek, ikna olmak, büyük bir çaba gerektiriyordu. Önderlik, örgüt çabası ve mücadelesi burada kendini gösteriyor. Diğer yandan bir psikolojik yaşam içine girilmişti. Çok gelecek vaat etmese de, insanlar bir sistem içine, sınıflı cinsiyetçi toplum sistemi içine alınmış. Yazgıları daha doğmadan çizilmiş. Yani yaşayacakları belirlenmiş kurallara bağlanmış. İnsanları küçüklükten itibaren belirlenmiş fiziksel, psikolojik yaşam kalıplarından koparmak, başka yöne gitmesini sağlamak önemli bir durumdur. Kolay gerçekleşebilir bir durum değil. Dolayısıyla bunları sağlamak büyük bir çaba gerektirir. İnandırma, bu temelde insanlarda mücadele etme azmi geliştirme önem arz ediyor. Karşıda ajan yapı, aşiret gücü vardı. Gerisi devlete dayanıyordu. Aile gücü kendi içinde örgütlüdür. O zamanın Kürdistan’ı için en fazla değer ifade eden, kan bağına dayalı bir örgütlülük vardı. Bunlar basit şeyler değil ve bir örgütlü topluluk vardı. Böyle bir topluluğa kafa tutmak, karşısına çıkmak kolay değildi. Yerel düzeyde gerçekleşecek bir iş de değildi tabi. PKK olmasa, PKK’nin felsefi, ideolojik, politik duruşu,  buna dayalı yarattığı kadro gücü olmasa, yerel toplulukla yapılacak bir iş değildi. Hilvan direnişi biraz öyle oldu. Çok fazla Hilvanlıların yürüttüğü mücadele olmadı. Öyle bir örgütlü topluluğa kafa tutmak, kurşun sıkmak, tabi yerel değil,  dış alanlardan gelebilen ve ideolojik olarak eğitilmiş, inandırılmış insanların yaptığı bir iş oldu. Önderlik, Kemal Pir arkadaş katıldı. Sonra Karasungur arkadaş onlar geldiler. Tabi kendi başlarına değil,  yerel gücü de örgütleyip harekete geçirdiler. Öyle teslim olur gibi bir yapı da değildi. Halk korkuyordu. Yüzyıllarca halk üzerinde baskı kurmuş, egemenlik yürütmüş, korkutmuş bir topluluktu. Onun için bırakalım savaşmayı, onlara karşı halkın savaşa destek vermesi bile zor bir işti. Bütün bunların zorluklarına rağmen daha geniş bir örgütlülük, düşmanın hedefini daha çok daraltma, daha çok teşhir etme, biraz da atak, öncü, kararlı davranış; darbeler vurmayı, karşıt gücü zorlayıp dağıtmayı, teslim olmaya mecbur bırakmayı sağlamıştır.

Hilvan mücadelesinin başarısı ile parti kongresi eş zamanlı oldu.  Hem PKK kuruluşu, hem Hilvan’da Süleymanlar çetesinin teslim alınıp, direnişin zafer kazanması 1978 sonundaki en önemli, ilerletici bir gelişmedir. Özgürlük hareketimiz açısından eş zamanlı bir durumdur. Dolayısıyla kitleleri de çok etkiledi. Harekete de, kadrolara da çok moral verdi. Hareketin kitleselleşmesine yaradı. Parti kuruluşuna gidişte önemli bir rolü var. Daha geniş bir mücadele olarak ortaya çıktı. Bir yerel alanda neredeyse iktidarı ele geçirmeye yol açtı. Ki direnişten sonra o ortaya çıktı. Hilvan’da yönetim tümüyle partinin eline geçti. Sadece küçük, sokağa inmeyen bir karakolu kalmıştı devletin. Onun dışında devlet yönetimi tümden yok oldu. Böyle bir gelişme içte halkı çok etkiledi. Hilvan’da herkeste büyük bir umut yarattı. Heyecan ortaya çıktı. Gençliğin tümden katılımı sağlandı.  Önemli bir gelişmeydi. Hem 18 Mayıs Haki arkadaşın katledilmesi karşısındaki direniş, hem Hilvan direnişi farklıdır. Siverek onlara göre biraz daha farklıdır. Birçok yerde faşistlere, ajan yapılara, polise, sosyal şoven güçlere karşı çatışmalar, direnişler silahlı kavgalar oluyordu, ama Hilvan-Siverek tabi daha merkezi, daha yoğunluklu bir askeri durumu ifade ediyor.

Hilvan bir saldırı karşısında direnme konumunda ortaya çıkmıştır. Siverek de tabi bir saldırı durumunu ifade ediyor. Aşiretçi-feodal çete yapısı sürekli halk üzerinde bir baskı uyguluyordu. Sömürgeciliğin bir savaş konumu halk üzerinde genelde vardı. Maraş katliamı Kürdistan’daki gelişmelere karşı bir askeri saldırı konumunu ifade ediyor. Maraş Katliamının ne önemi var? Kürdistan’ı nasıl bu kadar etkileyebilir denebilir? İki yönlü önemi var. Bir; 12 Eylül darbe sürecini başlattı. Artık rejimin yeniden bir askeri darbeye doğru gittiğin gösterdi. İki; Kürdistan’da sıkıyönetimi başlattı. Maraş katliamı ardından Kürdistan’ının yarısında, hemen 1979 Mayıs başında da tümünde sıkıyönetim ilan edildi. Askeri yönetim geldi. 12 Eylül darbesi Kürdistan’da Maraş katliamı ile oldu. Diğer yerlerde, Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi ile ordu yönetime el koydu. Kürdistan’da Maraş katliamı ile yönetime el koydu. Önemi budur ve bu askeri yönetimin gelmesi Kürdistan’daki ulusal demokratik gelişmeyle bağlıydı. PKK’nin gelişimine kesinlikle bağlıydı. Onu engellemek, karşılamak üzere atılan bir adımdı. Devlet yeni tedbirler geliştiriyordu. Yurtsever-devrimci gelişmeleri engellemeye çalışıyordu.   Savaş tehdidi durumu yönetim ilan edilmiş, ardından Kürdistan’da genel durumdan öteye askeri yönetim zaten ortaya çıkıyor. Ki, askeri yönetim demek savaş demektir. Daha belirgin, daha somut bir savaş durumu demektir. Bütün bunlar var, ama doğrudan hareketin maruz kaldığı bir saldırıya karşı hareketin savunması değil de, halk üzerindeki sömürgeciliğin ve aşiretçi-işbirlikçinin baskısı karşısında halkın savunulması anlamında içine girilen bir direniş mücadelesi oldu. Bu bakımdan ortaya çıkış biçimi farklıdır. Siverek genel durum itibariyle bizim hareketi, askeri durumu geliştirmek için başvurduğumuz bir mücadeledir. Hilvan ve diğeri ise doğrudan karşılaştığımız saldırı karşısında kendimizi savunma durumudur. Bunlar arasında biraz fark oluyor. Hilvan direnişi bu yönüyle çok daha sağlıklı gelişti ve başarıya gitti. Siverek direnişinde böyle bir gelişme olmadı. Tersi bir durum çıktı. Bu, ortaya çıkış yönüne ne kadar bağlı tartışılabilir. Acaba sonuç ortaya çıkış biçimine bağlı mı, yoksa tamamen tarzı mı bunu ortaya çıkardı? Bunlar tartışma konusu. 1979 baharına gelindiğinde artık bir yandan genel gelişmeleri, Hilvan’daki gelişmeyi daha fazla ilerletmek, diğer yandan ise saldırılar karşısında hareketi daha fazla askerileştirmek, silahlandırmak ve saldırılar karşısında kendini savunacak mevzilere çekmek gerekiyordu. Aslında Siverek için tasarlanan buydu. O bakımdan çok yanlış değildi. Böyle bir direnişe karar verme onu planlama, -eğer planlandığı gibi yürütülse- çok yanlış değildi. Bir alan savaşına girmeyi ön görmüyordu. Tersine bir çete başı, belli ajan grupları vardı, onların cezalandırılmasını ifade ediyordu. Hali hazırda taktik yoktu. Onu yaparken de hareket üzerinde baskılar, saldırılar vardı. Devlet yeni bir askeri darbeye doğru gidiyordu. Maraş katliamı bunu ortaya çıkarmış, partileşmeye karşı saldırı halindeydi. Elazığ’da tutuklamalar olmuş, örgüt hakkında bilgiler verilmişti. Düşman örgütü yakalamak ve etkisizleştirmek için saldırı konumundaydı. Önderlikten başlamak üzere kadrolar üzerinde böyle bir baskı vardı. Ve mevcut örgüt sistemi, kadroları böyle bir baskı durumu karşısında korumaya yetmiyordu. Böyle bir ortamda işte hem taktiği uygulamak anlamında halk üzerinde baskı uygulayan bir ajan yapıyı dağıtmak, hem de esas olarak kadroya, örgüte yönelen saldırılar karşısında kadro, örgüt yapısını biraz daha silahlandırmak, eğitmek, donatmak, daha sağlam mevziye çekmek gerekiyordu. Siverek de bu hedefe uygun planlanıyor. Doğrudur, öyle kasabalarda, şehirlerde komiteler biçiminde örgütlenmek, silahlı direniş, kendini savunma ile çelişiyor. Baskılar altında silahlansa bile insan, kendini koruması, savunması mümkün değildi. Giderek daha büyük operasyonlar oluyordu. Polis operasyonu da öyledir. Sadece polis operasyonu değil,  asker de katılıyordu. Gelişmeler karşısında devlet daha geniş güçlerini kullanacak düzeye gelmiş, sıkıyönetim ilan etmiş, ordu harekete geçmişti. Ordu güvenliği sağlamayı üzerine almıştı. Dolayısıyla operasyonlar onun tarafından yürütülüyordu. Yeterince silahlanmayan, eğitilmeyen bir konumda olmak da kendini savunmak açısından yetmiyordu. Çok amatör bir biçimde bireysel silah kullanımı, ordunun operasyonları karşısında kendini korumak, savunmak için yeterli değildi. Şehirde kasabada olmak da yetmiyordu. Ne gerekiyordu? Daha fazla silah, daha fazla eğitim, daha fazla kendini savunucu bir örgütlenmeye ulaşma, mevzilenmeyi de daha uygun hale getirmek gerekiyordu. Nedir? Kıra dayanma. Siverek aslında bunu yapmayı hedefliyordu. O koşullarda böyle bir şey gerekiyordu. Önderlik böyle bir tanım getirmişti de. Tabi bu tanım çok belirgin değildi. Bunu gerçekleştirmenin zorlukları da,  anlama, kendini ikna etme sorunu da vardı.  Gelişmeler amatörlüğe, tecrübesizliğe, anlama zayıflığına, eğitimsizliğe bağlı olarak ters oldu. Başarılı olmadı. Bucak halk üzerinde baskı uygulayan, çevreyi çok korkutan bir güçtü. Süleymanlar gibi değildi. Süleymanlar daha alt kategoride şiddet gücüydüler. Ama Bucak öyle değildi. Öyle bir aşiret de değil, silahlı çeteler besliyordu. Kendisi iktidar partisinin milletvekiliydi. Ankara’ya meclise gidiyordu; siyaset desteği vardı. Tanrı gibi herkes üzerinde zulüm, baskı uyguluyor, korku salıyordu. Öyle hak, hukuk, kanun, kural yoktu. Hiçbir şeyin adaleti işlemiyordu. Olayları çözümlemede Bucak’ın istemi neyse o işliyordu. Neye karar verirse o yürüyordu.  Karar vermesi de Bucak’ın kendi isteğine göre oluyordu. Böyle bir sistem kurmuştu. Devlet arkasında duruyor, devletten destek alıyordu. Silahlı güç de örgütlemişti. Herkes karşıydı, ama korkudan kimse karşı gelemiyordu. Böyle bir durum ve biraz kritik bir durumdu. Şöyle bir durum çıkıyordu o zaman: Siverek’te hazırlıklarımız vardı; Hilvan gibi değildi. Hareket Hilvan’da birden bire saldırıyla karşılaştı. Siverek de ise karar verdi, hazırlık yaptı, yoğun propaganda çalışması yürüttü. Arkadaşlar köy, mahalle, herkese defalarca gittiler. Bazıları Bucak’a karşı eylem olacağını duymaktan bile korkuyordu. “Aman aman bunu bize söylememiş olun. Çünkü Bucak vurulamaz, mümkün değil, kurşun sıkılamaz, sıkılsa bile öldürülemez.” deniyordu. Tanrı kralları anımsatıyor insana. Tarih yazıyor, bu tanrı krallar köleci dönemde varlarmış.  Bucak şeyine bakarak insan biraz onu aklına getiriyor. Herkeste genel kanı şuydu; yani vurabilirseniz iyidir. Biz sizden yanayız. Ölüm makinesi kalkarsa destek veririz. Ama vuramazsanız, biz Bucak’tan yanayız.” O çalışmalarda neredeyse genel anlaşma içeren bir durum ortaya çıktı. Dikkat edilirse nazik bir durumdu. Her şey mutlak başarıya dayanıyordu. Bu bakımdan Bucak’ın vurulabilmesi önemliydi. Biraz daha sonrasının geleceğini belirleyecekti. Bir de taktik olarak da kurumların dağıtılması, kişilerin darbelenmesini hedefleyen bir taktik durum vardı PKK’nin. Öyle uzun uzadıya diye bir savaş yürütme değil, suçluları cezalandırma gibi bir durum da denebilir. Halk düşmanlarının cezalandırılması olarak ifadelendirilebilir. Böyle bir taktik daha dikkatli olmayı gerektiriyordu. Pratik böyle gelişmedi.  Planlamalar olup, Elazığ tutuklamaları ardından tedbir olarak Önderlik yurtdışına çıktıktan sonra parti ilanı gündeme geldi. Partinin kendini halka açması gerekiyordu. İran için yapılan planlama doğrultusunda çalışmalar yürütülüp onlar Siverek’te azınlık yürüten arkadaşlara da ulaşınca –ki böyle bir askeri bölüm o zaman Partide oluşturulmuştu. Merkezden askeri güçlerden sorumlu Karasungur arkadaştı. Bir askeri komite oluşturulmuştu. Onlar doğrudan o çalışmaları merkezi olarak yürütüyorlardı.- eylemle İran’ı birleştirme, parti ilanını böyle bir askeri eylemle birlikte yürütmenin yararlı olacağı sonucuna varıyorlar. Böyle değerlendiriyorlar. Bunlar doğru, anlamlı ve cesaretli değerlendirmelerdi. Ama Bucak’ı elinle koymamışsın tabi.  Karşıdaki de APO’cular Bucak’ı vuracak diye propaganda yapmış, artık kendini sakınıyor, savunuyordu. Bir köyde olduğu bilgisi alınıyor. Köy tanınan bir köydü. Hemen burada daha rahat yapabiliriz diye bir baskın kararıyla hareket ediliyor. Köy bizim olduğu için orda değil, oradan alıp çıkaralım, başka yerde cezalandıralım ki, köy zarar görmesin deniliyor. Halkı koruma hesabı da var tabi. Fakat hep iyimser yaklaşım var. Pratik o iyimser yaklaşıma göre yürümedi, yürümüyor. Doğrudan hemen girip, orda teslim ol diyerek alma planı var. Halbuki, karşı tarafta korkuyor, en azından kendini savunmak istiyor ve silahlıdır. Öyle basit bir şey değil. Planlama yetersizliği vardı. Kapıya dayanınca söyler ve alır götürürüz sanılıyor. Öyle olmuyor. Karşı tarafta kurnaz davranıyor, çatışmaya giriyor. Talihsizlikler de oluyor. O kadar kurşun sıkılmasına rağmen vurulamıyor, ancak yaralanabiliyor. Salih arkadaş bir kurşun yarasıyla kan kaybından şehit düşüyor. Öyle tersinden kayıpta var. Bomba kullanılıyor, ama patlatılamıyor. Eğitimsizlik de vardı. Bomba nasıl kullanılır, nasıl patlatılır bilinmiyordu. Bütün arkadaşlar içinde tek askerlik yapmış arkadaş Karasungur arkadaştı. O da öğretmen olarak üç ay subay öğretmen eğitimiydi. Öyle iki yıl orduda kalmış da değildi. Sadece dışardan öğrenilmiş bir silah kullanma bilgisi var. Onun dışındaki cephaneyi, tanıma yoktu. Bomba atılıyor, patlamıyor. Islanmış denildi; nasıl atıldığı bile yeterince bilinemiyor.  Bucak o tür çatışmalara daha yatkın tabi. Boşuna Bucak olmamıştı. Hem ateş ediyor, hem kendini savunuyor. Bir çocuğu üzerine alıyor. Çok az bir yara ile kurtuluyor. Salih Kandil arkadaş şehit düşüyor. Salih arkadaş Hilvan’da duruma öncülük eden Hilvanlı arkadaşlardan birisiydi. Halk üzerinde oldukça etkinlik de yaratmıştı. Dolayısıyla hem Hilvan, hem Siverek üzerinde o şahadetin de olumsuz etkisi oldu. Başarısız bir baskındı. Askeri bilimden, planlamadan yoksundu.  Başarısızlığın nedenleri olarak bunlar sayılabilir.

Askeri bakımdan başarısız bir eylem ve onun ardından başlayan bir çatışma durumudur. Çatışma durumu başarısızlığın derinleşmesi biçiminde sürdü. Önce de belirttik bir de halkın durumu vardı. Başarırsan senden yana, başaramazsan ondan yana. Bucak Siverek’e girip cephe açınca hareketin oldukça sıkışması yaşanıyor. Bir kere silah sıkılmış, sonuna kadar savaş. Karşı tarafında zaten askeri gücü vardı ve onunla kendini savunuyordu. Halkı korumaya almıştı; Bucak’a ulaşmak mümkün değildi. Ulaşmak için bir tabur düzeyindeki gücü imha etmeyi, daha geniş çatışmalara girmeyi gerektiriyordu. Daha fazla çatışma, mutlaka bu biçimde imha edeceğiz görüşü bunu doğuruyor ki, kitleden destek isteniyor. Bucak denetim kurdu. Biz o halk desteğinin büyük kısmını kaybettik. Geniş bir yerel çatışma yani aşiretlere,  bölgelere dayalı bir cephe çatışması; yine onların savaş tarzına uygun kozik savaşı, çatışmalı savaş yaşanıyor. Gerilla tarzına dayanan bir savaş tarzı değil, mevziye girip çatışmayı içeren bir savaş tarzı yaşanıyor. Bu tarz başarı getirmedi. Çok fazla sayıda arkadaş o alana gidip savaşmasına rağmen, ancak direnen bir konum ortaya çıktı. Gerilla örgütleyip başka alanlara götürme olmadı. Amacından zaten saptı. Bir askeri eğitim alanı olamadı. Biraz onur, gurur meselesi haline getirildi. Partinin bütün savaş gücünü orda toplayan, silah ve ekonomik gücünü orda tüketen bir düzey ortaya çıktı. Siverek askeri anlamda hep zarar verici oldu. Niye böyle oldu? Başlangıçtaki hatayı anlattık. Başarılı olmasına bağlanmış bir şey olumsuzundan olursa, tabi sorun yaratabilir. Orda bir defa yanlış hesap vardı. Ondan sonrada çok gurur meselesi yapıldı. Üç-dört gün sonra da, iki-üç ay sonra da tartıştık. Örgüt içinde hep tartışma konusu oldu. Fakat tam bir çıkış yolunu kimse bulamadı. Özellikle çatışma konumuna giren arkadaşlar asla geri çekilmeyi kabul etmediler. Bu durum giderek çatışma yarattı. Çatışma yayıldı. Günler haftalar geçti. Alanlara bölünüldü. Arazi çıkılır hale geldi yani kırsal alan kullanılır oldu. Öyle ki artık bir savaş durumu ortaya çıktı. Karşıt taraf da kendini örgütledi. Bizim tedbirsizliklerimiz kayıp vermemize yol açtı. Cuma arkadaşın da içinde olduğu dört arkadaş öyle bir yerde kıstırıldılar; oyuna geldiler. Onlar da şehit düştüler. Bunun da çok ağır etkisi oldu.

Sorunlar giderek askeri bakımdan gücü geliştirmekten ziyade, imkânlarımızı eriten, kesen bir konuma geldi. Orda belli bir maddi gücümüz vardı. Ondan sonra, parti bize destek versin, savaş yürüteceğiz, düşman saldırıyor diye talepler oldu. Parti nerden verecek, tanrı değil ki kazansın. Savaş gücü ortada, imkân verilmiş. Bir yerden biraz para bulmuştu. Tesadüfen hepsi Siverek’te gitti. Yani yoktur ve “ver” demekle olmuyor. Şimdi de öyle “ver” demeler çok oluyor. Geçen dönemde hep öyle çıktı. Bu gergin tartışmalara da yol açtı. Daha sonra birçok yerde yapıldığı gibi, parti bize destek vermiyor, imkânlarımız yok, şöyle oldu böyle oldu diye arkadaşlar içinde propagandalar yapıldı. Önderlik biraz önledi. Önderlik müdahalesi olmasaydı düzeltilemezdi. Önderlik bir kısım arkadaşı Filistin sahasına çekti. Özellikle çatışmaları yürüten bazı arkadaşları -Karasungur arkadaş dahil- Doğu’ya gönderdi. Önderlik talimatı olmasaydı, çıkmıyorlardı. Başka kimseyi dinleyecek durumda değillerdi. 11 Kasım’dı her halde, o tarihten itibaren de devlet bu durumu değerlendirdi ve yoğun bir operasyona başladı. 11 Kasım 1979’dan itibaren Hilvan-Siverek merkezi olmak üzere çok yaygın, orduyu içine alan operasyonlar yapıldı. O zamana kadar Bucak çatışması oluyordu. Deşifre olmuştu her şey. O zorlanma ortamında ordu bir saldırı durumuna geçti. Yoğun tutuklamalar yaptılar. Birçok arkadaş da operasyonlarda tutuklandılar. Askeri komitenin üçte ikisi de dahil bir çok arkadaş tutuklandı. Böyle bir yoğun baskı ortamının yarattığı daralma biraz geri çekilmeyi sağladı. Aralıkta Karasungur arkadaş gitti. Ocakta da birçok arkadaş tutuklandı. Yine de 1980 sonuna kadar Siverek’te bu işi yürüten arkadaşlar oldu. 1979 Temmuz’unda başladı, 12 Eylül’den sonraya kadar da arkadaşlar vardı. Bütün çabalara rağmen çıkmamışlardı. Bazı arkadaşları tehditle çıkardık. En son “gelirsen gelirsin, gelmezsen parti karşıtı ilan edeceğiz.”şeklinde bir ültimatom ile çıkardık. Şahin Klavuz arkadaş ve bazı gururlu, sert olan arkadaşlar 12 Eylül’den sonra ancak alandan çıkartıldılar. Kilitlenmişlerdi. Bir onur meselesi yapmışlardı. Bucak’ın çatışmasını sona götürmeden, darbe vurmadan, hedefi yenmeden ayrılmamaya yemin etmişlerdi. Böyle bir duruş vardı. Çok daraltıcı, zorlayıcı bir duruştu. Öyle bir noktaya geldi. O tarzın, gerillayla, o dönemin mücadele tarzıyla da ilgisi yoktu.  Birçok hatayı, savrulmayı birlikte getirdi.

Askeri bakımdan taşıdığı bütün bu olumsuzluklara, verdiği zarara rağmen Bucak’a yönelik eylem çok büyük siyasi etkide bulundu. Parti ilanını destekledi. PKK’nin ilanını çok güçlü kıldı. Halk üzerinde, Türkiye siyaseti üzerinde çok büyük etki yaptı. Günlerce gazeteler PKK diye bir partinin kurulduğunu, AP milletvekillerine saldırdığını, Doğu’da savaş başlattığını, Kürdistan’ı kurtarma savaşı başlattığını yazdılar. Bir meclis üyesine saldırılması, siyasi ortamı daha çok etkiledi. Dolayısıyla bütün Türkiye siyaseti gündemi üzerinde çok etki yaptı. Önemli bir etkisi oldu. Halk kitlelerini, çevreyi ve hareketi çok fazla etkiledi. İçinde savaşın nasıl geliştiği ayrı, ama Siverek’te direniş oluyor diye diğer alanlardaki bütün örgütlerimiz büyük bir moral aldılar. Heyecan duydular. Azimle, gayretle kendi savaşlarını yürüttüler. Siverek, Hilvan üzerinde olumsuz baskı yaptı, ama Urfa’nın diğer alanları, Batman, Mardin, Amed, Kuzey hattındaki kitleler üzerinde çok etkisi oldu. Siverek’te savaşmak için gönüllü gidenler, silah cephane toplayıp gönderenler çıktı. PKK’nin söylediğini yapan bir örgüt olduğu, Siverek’teki pratikle görülüyordu. Bu PKK’nin tutarlılığı sayılıyordu. Diğer bütün gruplar sıfırlandılar. Yurtsever bütün kesimler umut olarak PKK’yi gördüler ve bağlandılar. PKK halklaştı, kitle ayağa kalktı. İlk serhıldan girişimi, halkın böyle çok yönlü direnişe geçişi, destek verişi orda gerçekleşti. Mardin köyleri tümüyle PKK’yle yönetilir duruma geldi. Batman’daki kitle desteği büyüdü, belediye, sendika seçimleri kazanıldı. Batman yönetimi ele geçirildi. Ceylanpınar ve Viranşehir’de belediyeler alındı. Diyarbakır’da belli bir kitleselleşme oldu. Örgütün büyümesine de, halkın katılımına da, siyaset sahnesine girmesine de, çok büyük bir etki yaptı. O durum şunu gösterdi; Kürdistan öyle bir alan ki, bırak başarılı olmayı, silah sıkmaya cesaret etmek bile büyük bir olay. Herkesi derinden etkiledi. Önemli bir siyasi etki yaptı. Kürdistan’ın içinde bulunduğu koşullar o çerçevede daha iyi anlaşıldı. Askeri olarak başarılı olsa kuşkusuz daha farklı gelişmeler doğuracak, örgütü büyütecek, askeri düzeni geliştirecekti. Bu ayrı bir mesele, ama öyle olmasa bile düşmana silah sıkmaya, Kürdistan için silah sıkmaya cesaret etmek, onun istediği fedakârlıkta bulunmak bile insanları örgütlemede, bir bilinç yaratmada büyük bir değer ifade ediyor. Aslında bütün bu olaylar silahlı propagandaydı.   PKK silahlı propagandayı en yaygın bir şekilde 1978-‘79-‘80 yıllarında uyguladı. O ajanlaşmış yapılara, kurumlara, kişilere karşı eylem tümüyle bir silahlı propaganda eylemiydi. Karşı tarafa darbe vurup zayıflatmaktan çok, gençlere umut, bilinç vermek ve onları örgüte katma rolü oynuyordu. Bir yandan silahlı, bir yandan sözlü propagandaydı. Hiç yazılı basını olmayan bir hareketi geliştirdi. PKK’yi PKK yaptı. PKK görüşlerinin halka taşırılmasına ve 1979’dan itibaren halkın büyük bir kesiminin PKK’yi tanıyıp, ona umut bağlar hale gelmesine yol açtı. Siverek mücadelesi de, Celal Bucak’a yöneltilen eylem de bu tarzın en önemli, en kapsamlı bir alanı oldu. Askeri anlamda başarısızdı, ama çok büyük bir propaganda etkisi oldu. O kadar kapsamlı mücadeleye girebilmek tabi toplumu derinden etkiledi. Bir yandan örgütün imkânlarını ve kadro gücünü tüketti, diğer yandan da yeni kadro adaylarının çıkmasına, hareketin büyümesine yol açtı. Kitleselleşme de önemli bir payı oldu.

Siverek de amaçlanıp da yapılamayan, yurtdışı çalışmaları ile yapıldı 1979’da partinin geldiği düzey ile daha ileriye gidebilmek, askeri darbeye doğru giden bir rejim karşısında bir parti olarak ayakta kalıp, mücadele edebilmek için tabi bilinç, örgütlülük ile birlikte silahlanmayı, silahlı savunmayı güçlendirmek gerekiyordu. Siverek ve yurtdışı silahlı savunmayı güçlendirmenin iki alanıdır. Önderlik, önce Siverek’te böyle bir gerilla adımını atmayı planlarken, bir tedbir olarak da yurtdışında benzer arayışlara girmeyi öngördü. Yurtdışı, Siverek gibi, bir gerilla gelişme alanı gibi ele alınmadı. Örgüt tedbirliydi. Önderlik için bir tedbir olarak düşünüldü. Çünkü çok yoğun baskılar üzerimizde vardı. Bir ilişki sağlama alanıydı bir yandan. Özelikle Ortadoğu’daki direniş güçleri, -başta Filistin direnişi - 1971’de Türkiye Devrimci Gençlik Hareketi Filistin’de eğitim görmüştü. Bu konuda bilgiler vardı. Filistin direnişi popülerdi. Ortadoğu’nun gerilla hareketi konumunu sürdürüyordu. Ve bütün Ortadoğu’ya gerillayı yayıyordu. Kürdistan’da da böyle bir mücadeleci örgüt konumuna giderken, Filistin ile ilişkilenmek, onlarla dayanışma içinde olmak önem arz ediyordu. Sadece Filistin değil, bütün ilerici çevrelerle bölgede, mümkünse yurtdışında ilişkilenmek, bir diplomatik süreç başlatmak hedefimize giriyordu. Siverek’te silahlı direniş adımı yeterli atılamayınca, Siverek’e biçilen rol başarıyla oynanmayınca yurt dışı bir eğitim alanı haline geldi. Filistin sahası bunun için uygundu. Yani askeri eğitim, gerilla eğitimi görmek, bu konuda görülen yoğun eğitimsizliği öyle bir ortamda gidermek açısından Filistin direniş ortamı elverişli bir ortamdı. Siverek adımı başarısızlıkla sonuçlanınca bu işi yapmak tümüyle yurtdışına kaldı. 12 Eylül darbesi ardından ise yurtdışı, bütün tutuklanmayan, ayakta olan kadro ve aday kadro gücünün çekilip, eğitildiği bir saha haline geldi. Eğer Siverek işletilebilmiş, hızla 1979 yazından itibaren kadrolar eğitilip kırsal alana sevk edilebilmiş olsaydı, yurtdışına o kadar çıkmaya gerek kalmazdı. 12 Eylül darbesi karşısında hareketin konumu daha farklı olurdu. Fakat yapamadık. Neden? Onu yapacak bilinç düzeyi yoktu. Öyle bir gerilla eğitimi ile yapabilir miydik? Zor; bilen yoktu bir defa. Sadece askeri bilinç de yetmiyordu. Örgüt tecrübesi, ideolojik donanım, öngörü, yapılacak işi anlamak gerekiyordu. Bunların hiç birisi güçlü bir biçimde yoktu. Yönetim kendini böyle güç haline getiremedi, hazırlayamadı. Gelişen yeni sürecin görevlerine göre kendini eğitemedi. Örgütsel kriz öyle çıktı. Örgütsel kriz, görevlere kadronun, yönetimin yani örgüt öncülüğünün kendini eğitip hazırlayamaması, dolayısıyla da dönemin gerektirdiği taktik çalışma içine girememesi demek. O dönem gerillayı eğitip, geliştirme taktiğini gerekli kılarken ona girilemedi. O koşullarda zordu da. Yapılamaz değildi, ama çok yaratıcı, yetkin, kavrayıcı zekâyı gerektiriyordu. Yurtdışı o bakımdan biraz daha avantajlıydı. Bir askeri ortam içine giriliyordu. Onların eğitim imkânlarından yararlandık. Biraz daha çatışmasız bir ortamdı. Kendini sadece askeri bakımdan eğitip örgütlemekle kalmadık, süreci anlamada ideolojik, siyasi eğitimi de geliştirdik. Örgüt tecrübemizi artırdık. Dağa çıkmak, gerilla adımını atmak için partinin kadro gücü gerekli ideolojik, örgütsel donanım ile askeri donanımı asgari düzeyde yurtdışı çalışmalarında, Lübnan, Filistin sahasındaki eğitim çalışmaları ile elde etti. Bu anlamda tabi Filistin direnişinden destek görüldü.  Bir; tarihsel olarak büyük bir katkısı var. Onu hep bilmeli ve anmalıyız. Kürt gerillasının, Kürdistan gerillasının gelişiminde Filistin’deki gerilla hareketinin güçlü bir desteği var. Temellerinin atılması orda olmuştur. Oranın tecrübesi ile yürüyordu. Bu anlamda orayı devam ettiriyor. Öyle değerlendirmek gerekiyor. İkincisi; bir manevra sahası da oldu. Siverek’ten hemen kendi sahasına çıkmayı, dağda üslenmeyi, mevzilenmeyi sağlamayı gerektirirken, yurtdışı hareketi özellikle Türkiye’de gelişen baskı rejimi karşısında, belli bir süreci alan bir manevrayı da ifade etti. 12 Eylül faşist darbesi karşısında, kadronun kendini güvenceye aldığı, saldırılar karşısında koruduğu bir manevra sahası olma özelliği de taşıdı. Bu bakımdan ikinci alan başarıyla işledi. Birinci çıkış yolu yani Siverek yolu başarısız kalıp işlemeyince, görev daha çok ikinci yola düştü. İkinci yol bu anlamda işledi, başardı. Belli imkânları vardı. Başarıda bunun rolü var. Fakat tabi bir yandan Önderlik yönetiminin de etkisi var. Toparlayıcı, disipline edici, ideolojik olarak eğitici, taktik olarak çıkış gösterici, sorunları geciktirmeden çözümleyerek örgütün ilerlemesini sağlayıcı bir önderlik konumunu yurtdışı faaliyetlerinde doğrudan Önderlik gerçekleştirdi. Siverek’teki durum pratik yönetim olarak işleyebilseydi Önderlik farklı yönde geliştirirdi. Hareketin bu kadar zorlanmasına izin vermezdi. Bu bakımdan imkânların varlığı, bir askeri ortamın olması, saldırılardan biraz uzak konumda olması, başarının sağlanmış olmasının tek etkeni değildir. Diğer yandan Önderliğin doğrudan yönetmesi başarının sağlanmasında daha önemli bir etkendir. Birincil etken olarak onu görmek gerekir. Çünkü yurtdışı da karmaşıktı. Siverek gibi olmayabilir, ama farklı yönden çok fazla sorunları vardı. Yurtdışıydı her şeyden önce; halktan, ülkeden kopuktu ve imkân yoktu.  Başkalarının alanıydı. Başkalarının yönetimi altına giriliyordu. 12 Eylül rejimi Kürdistan’ı ezip geçiyordu. İnsanlar mücadeleden kopuk hale geliyordu. Yani zayıf ve daha ağır sorunları olan bir zemindi. Bireyciliği, mültecileşmeyi, umutsuzluğu, inançsızlığı daha fazla geliştiren bir zemindi. Önderliğin bütün bu sorunlara karşı yoğun bir ideolojik, örgütsel mücadelesi, eğitim çalışması olmasaydı, tabi yurtdışı da askerileştirmez, gerillalaştırmaz, darmadağın yapar, tasfiye eder, bitirirdi. Nitekim başta Dev-Yol olmak üzere bir sürü Türkiyeli örgüt yine Kürt örgütü o sahalarda darmadağın oldu, tasfiye oldu. PKK’den daha az bir güçle çıkmamışlardı, ama dağıldılar, yok oldular. Yok olma, yok etme çizgisini PKK’ye de dayatanlar oldu. Semir provokasyonu bunun dayatmasıydı. Eğer provokasyon hâkim olsaydı ya da provokasyona karşı çok güçlü, etkin bir mücadele yürütülmeseydi, orda gerilla gelişmezdi. Örgüt dağılır, tasfiye olurdu. Kendini ideolojik ve askeri bakımdan eğitip donatmazdı. Mücadele etme azmi, kararlılığıyla dolmazdı. Tersine yurtdışına gitme, Avrupa’ya çekilme ve mültecileşme ile dolardı. Mesela Tamer Akçam PKK’den daha fazla kadroyu Filistin’de eğittikten sonra Avrupa’ya götürdü ve Dev-Yol’u bitirdi. Semir de PKK’yi götürmek istiyordu. Götürebilseydi, başarsaydı o da PKK için bir tasfiye olmak anlamına gelecekti. Bu bakımdan sorunları ve zorlukları Siverek’ten daha az değil, daha çoktu. Belki tecrübesizlik bakımından Siverek’in zorluğu vardı, ama ülkeydi, halktı ve her türlü imkânı bulma durumu vardı. Her zaman ülke zemini örgütlenme ve mücadele için daha kolay, daha fazla imkân sunan bir zemindir. Yurtdışı her zaman zordu. İnsanın ruhunu kurutan, insanı oldukça ayakları havada kılan, yaşam adımlarından uzaklaştıran bir zemindi. Onun için öyle yanlış anlamamak lazım. Kolaylılıkla oldu sanmamak lazım. Yine Önderlik gerçeğinin, tarzının, çabasının, duruşunun önemini, rolünü görmek gerekiyor.  Ona dayalı olarak başarıldı. Yurtdışına çıkmak da, yurtdışından dönmek de sorundu. Zorluklarla yürüdü, kayıplar verdik. 1982’de sınırda bazı çatışmalar oldu, arkadaşlar şehit düştüler. 1982‘de esas olarak gelen gruplardan biri ağır darbe yedi. Şahin Klavuz arkadaşlar Hêzil’de şehit düştüler. Ne kadar komplo oldu, ne kadar doğal durumdu çok çözümlenemedi. KDP’liler kuryelik yapıyorlardı. İyi eğitilmiş bir gruptu. En başta Şahin arkadaş, çok gururlu, inatçı bir arkadaştı. Siverek’ten zorla çıkardığımız bir arkadaştı. Siverek’in tecrübesini en fazla alanlardandı. Onu bilince çıkarmak için yurtdışı ortamında çok iyi hazırlandı.  Araştırdı, inceledi, parti tartışmalarına katıldı. Sonunda silahlı propaganda, halk savaşı üzerine kitap yazdı. O denli bir düşünce yoğunluğunu yaşadı. Büyük katkılar yapabilirdi. Diğer arkadaşlar da öyle. Yine 1983 Mayıs’ında Mehmet Karasungur arkadaş şehit düştü. Aynı zamanda pratiği hazırlayan arkadaştı. Doğu ve Güney sınır zemininde pratik hazırlık çalışmalarını baştan yürüten bir arkadaştı. Siverek ve Hilvan mücadelesini yürüten, partinin merkez komitesinin silahlı mücadele sorumlusuydu. En çok tecrübeye sahip olan arkadaştı. Filistin sahasına da gitti. I.Konferans’a katıldı. Tabi pratiğin eleştirisinde en çok o muhatap oldu. Biraz zorlansa da o da Şahin arkadaş gibi, araştırma, inceleme çalışmaları yürüttü. Özümsedi, özeleştiri geliştirdi. İyi hazırlanmıştı. Pratik hazırlıkları da baştan itibaren o yürüttü. Doğu’yu, yine Güney sınırını o tanıyordu. Biz de bu sınırları ilk tanıyan, buradaki halkla da, örgütlerle de tanışan arkadaştı. 1982 başından itibaren bu çalışmalara Agit arkadaş ve bir grup arkadaş katıldı. Dolayısıyla pratik direnişi en çok yürütecek, en fazla hazırlıklı olan arkadaştı.  Bir görüşme arayışı içerisinde şehit düşmesi gerilla pratiğinin gelişmesi için, parti için büyük bir kayıp oldu. Tabi daha büyük kayıp silahlı mücadele açısından oldu. Çünkü gerillanın gelişmesinde, düşüncede ve pratikte rol oynayacak arkadaşlardan biriydi. Belki başta geleniydi.

Onun dışında dönüşte bir zorlanma olmadı. 1982-1983 kış sürecinde böyle bir yığılma olunca, sınır üzerinde toparlanma,  yerleşme, biraz alanı, ilişki tanıma durumları oldu. 1983 baharından itibaren bir pratik faaliyete geçilebildi. O zamana kadar ki faaliyetler, 12 Eylül ardından geri çekilme iyice daraldı. Örgüt ilişkilerimiz donduruldu bir yerde. Yeniden dönüşe geçerken, Botan, Mardin, Siirt taraflarında bazı keşif çalışmaları geliştirildi. Onun dışında hep güneye grupların geçişi biçiminde oldu. Ön bilgiler edinme, keşif yapma yönünde sınırlı çalışmalardı. Başka herhangi bir konum yoktu. 1983 baharında toplantılar yapıldı, bilgiler derlendi, mevcut stratejik, taktik anlayışlar değerlendirildi. Onlar çerçevesinde çalışma planları oluştu. Daha çok alan tanıma, keşif yapma, askeri bakımdan üslenme yine halk ilişkileri yaratmayı ifade ediyordu. İran ve Irak sınırlarına uzanan sahalarda buna göre örgütlenmeler yapıldı. Birimler oluşturuldu. Doğu hattında çalışmalar dar oluyordu; Serhat’ta şimdi de ancak birkaç ay çalışılabiliyor. Güney hattı biraz genişti tabi. Böyle bir çalışmaya yönelim karşısında Türkiye devletinin bir rahatsızlığı oldu. Kaçakçılık, KDP duruşu, sınırda bazı çatışmalara yol açmıştı. Onun da etkisiyle daha gruplar harekete geçerken Güney operasyonu başladı. 25 Mayıs 1983’tü herhalde, Türkiye ordusunun Güney Kürdistan’a ilk operasyonu gerçekleşti. Habur-Zap arasında, daha çok Kaşura üzerinden yine Haftanin tarafından belli alanları içeren bir operasyondu. Sınır üzerinde üslenmeyi, yerleşmeyi engellemeye yönelikti. Bu konuda denetim sağlamak için var olan KDP mevzilenmelerini de geriye ittiler, Güney’e attılar. Böyle bir operasyon Türkiye’nin askeri olarak Güney’e girişini sağlattı. Saddam Hüseyin rejimi ile Sınır Ötesi Sıcak Takip Anlaşması temelinde yapılan bir operasyondu. İki rejim böyle bir anlaşma yaptılar. Onun ilk pratikleşmesi ‘83 Mayıs’ında başladı. 20 yıl boyunca Türk ordusu defalarca ihtiyaç duyduğu, istediği zaman sınırı aşıp Güney’e girdi. Bu anlaşma yirmi yıl boyunca sürdü. 2003’ten beri uygulanmıyor. Saddam rejimi yıkılana kadar o anlaşmaya dayalı olarak ordu Güney’e girdi. Güney’e dayanan ilk şeylerini sınır üzerinde kurarak kuzeye doğru çalışmalar belirttiğim planlama çerçevesinde hemen bütün kasabaları, Botan, Zağros ve Serhat alanını kapsayacak şekilde oldu. Zorluklar vardı. Biraz da Siverek mücadelesinin denetim kaybettiren yapısına yönelik yurtdışı eğitim sürecinde geliştirilen eleştiriler vardı. Bir daha öyle denetimi çok kaybettiren konuma düşülmemesini sağlama bir temel yaklaşım gibiydi. O bakımdan 1983 planlaması gerçeklerden biraz uzaktı. Somut koşulları iyi görmeyen -ki bilgi de yoktu bu yüzden görmesi de mümkün değildi- alan tanıma, ilişki tanıma konusunda bazı çalışmalar yapıldı. Birçok ilişki güneyde çeşitli peşmergelerden, köylerden alma temelinde oldu. Ticari, sosyal ilişkiler o zaman Güney’de sıkıydı. KDP kuzey kasabaları üzerinde yönetim gibiydi. Yargılama bile KDP’de oluyordu. Çukurca, Gever, Şemzinan, Uludere’de yaşam biraz öyleydi. Türkiye hukukundan çok KDP hukuku geçerliydi. Gönüllü bir hukuktu. Onlardan yararlanıldı. Çalışmalar planlandığı gibi yürütüldü. Sonuçları, eksiklikleri nelerdi? Şimdi bakınca neleri değerlendirebiliriz?

Bir; zamanlama bakımından çok gerçekçi değildi. Birkaç ay içinde sonuç almayı ve hemen sonuçları bir daha değerlendiren toplantı yapıp ona göre yeni planlama yapmayı içeriyordu. Birkaç ay içinde değil sonuç almak, çoğu yerde hedefe ancak o zaman ulaşılabildi. İlişkisiz, bilgisiz birçok grup ancak kendi çalışma hedefine varabildi. Çalışma yapmak zamanlama bakımından aştı. Yalnız alanlar tanındı, keşifler yapıldı. Bu durum birimleri inisiyatifsiz kıldı. Dolayısıyla her birim gerilla mantığına uygun kendi içinde ortaya çıkan birikimi değerlendirerek çalışmalarını ilerletmeliydi.  Ondan uzak kalındı. Öyle bir inisiyatif ve irade kullanılmadı. Mehmet Karasungur arkadaş şehit düştü. 1980’den itibaren burada pratik çalışmaları hazırlayan arkadaştı. Siverek mücadelesinin tecrübesine en fazla sahip olan arkadaşlardandı. Pratik süreci örgütleyendi. Hem alana, hem ilişkilere hakimdi. Dolayısıyla bütün güçler açısından belli bir sarsıntı yarattı. Diğer yandan Semir provokasyonun kendini dayattığı bir süreçti. Provokasyonun da geri çekici etkisiyle birleşince bütün kadro yapısı üzerinde bu durumun etkisi daha farklı oldu. Yani belirsizlik durumu vardı. Bir çalışma yürüyor, ama gerçekten pratiğe dönüşecek mi, eyleme geçecek mi, yoksa geçemeyerek kendi içinde fes olacak mı? Provokasyon geçilemeyeceğini iddia ediyordu. Kendini dayatıyordu. Avrupa’dan o yankılar geliyordu. Semir Hakkâri’de bir kişinin bile yaşamayacağı yönünde fetvada bulunmuştu. Provokasyon sadece Avrupa’da oluşan bir şey değildi. Burada da uzantıları vardı. Baki gelir gelmez çalışmayı bıraktı. Doğu sınırında çalışacaktı, hiç başlamadan bıraktı. Çalışmayacağını söyledi ve durdu. Bırakıp gitmedi de, 15 Ağustos’a kadar bekledi. Eyleme geçilemeyeceğini dolayısıyla tekrar geri çekilmek zorunda kalınacağını, öyle olunca da kendi düşüncesi doğrulanmış olarak kendisinin örgütün yönetimi, lideri olacağını hesap ederek, umut ederek kaldı. Bu çok kafa karışıklığı yaratıyordu. Örgüt ne oluyor, nasıl pratikleşiyor? Çünkü 15 Ağustos sürecini örgütün 1980 öncesi yönetimi yürütmedi. İkinci Kongre’nin ortaya çıkardığı resmi yönetim de yürütmedi. Aslında yurtdışında eğitilen, ülkede tecrübe edinmiş bir kadro topluluğu yürüttü. 15 Ağustos’u yürüten, pratikte örgütleyen, ülkede uygulayan uygulanmamasından da tabi sorumlu olan böyle bir kadrodur. Daha pratiğe yürürken yurtdışında aslında eski yönetim dışlanmıştı; aşılmıştı yani. Pratiğe yürürken de ikinci kongrenin resmi yönetimi feshetmişti kendini. 15 Ağustos atılımını yapmak için ülkeye geri dönerken, dönüş kararı alıp uygularken, kongre bu kararı almışken, kongrenin ortaya çıkardığı yönetim de kendini toplantı da feshetmişti. Yani yönetim olma güç ve iradesinde olmadığını kararlaştırmıştı. Aday bir hazırlık yönetim olmayı kararlaştırarak, bir yıllık hazırlık sürecinden geçmeyi yönetim olabilmesi için belirlemişti. Pratik süreçte bu çok daha fazla kendini gösterdi. Bu şurada önem arz ediyor; Provokasyonun etkisi, hoca arkadaşın şahadeti, yönetimin bu durumuyla birleşince kadro yapısında bir muğlaklık; pratiğe yönelme, iş yapma, görev sorumluluk üstlenme konusunda belirsizlik durumu yarattı. Bu durum gerillanın gelişimi, gerillanın oturtulması üzerinde etkili oldu. Çizgiye, yine askeri eğitimin yarattığı ilkelere uygun yetkin bir gerillanın oluşmamasında birçok hatanın, farklılıkların pratikte oluşmasında bu durumun etkileri çok oldu. Geriye çekilme, geriye çarketme, eski geleneksel zihniyete, peşmerge etkilerine çok fazla düşme yaşandı. Güneyde mevzilenmenin KDP ile çok iç içe olma da etki de bulundu bunda. Dolayısıyla eğitim sistemi daha o zamandan gevşedi. Sonraki süreçlerde de Önderlik hep “suyu geçince burayı unutuyor, orda kendi bildiğinizi yapıyorsunuz.” dedi. O sistem daha 1983’ten itibaren oluştu. Bütün zorluklara, imkân zayıflıklarına rağmen bu engel olmasaydı, yönetim düzeyi iyi anlayan ve etkili uygulayabilen, yine o birimleri daraltan, geri çeken pozisyonda olmasaydı 1983 güzünde bir çıkış yapılabilirdi. Belki zorlanma yaratabilirdi, fakat hazırlıklar, oturma bakımından alanı daha geniş öğrenmek güven sağlıyor insanda. Bir ordu ile çatışmaya girmede gerillanın en büyük üstün yanlarından birisi arazi hakimiyetidir. O konularda henüz yenilikler vardı, zorlanma yaratabilirdi ama yine de koşulları vardı. Dört-beş aylık bir hazırlık çalışması ile gerillanın uygun biçimlerde eyleme geçmesi sağlanabilirdi. O durum bunu engelledi. Bir de aslında provokasyonun etkisi belli bir muğlaklık da yarattı. Önderlik bu durumları aşmak için provokasyonları değerlendiren, çözümleyen değerlendirmeler geliştirdi. 1983 güzünden itibaren düşüncede bir netleştirme çabası gelişti. Bunun olumlu etkisi oldu. Çünkü birçok yerde mevcut yönetim, resmi yönetim işi bırakmış, yeni arkadaşlar içerde bir şeyler yürütmeye çalışıyorlardı. Kimdirler, ne kadar yetkililer, neyi temsil ediyorlar? Bu tür soru işaretleri doğal olarak insanların kafasında oluşuyordu. Önderliğin Semir provokasyonunu çözümleyen, mahkum eden değerlendirmeleri bu konuda bir netlik, aydınlanma ve kararlaşma geliştirdi. 1983 çalışmalarının sonuçları 1983-1984 kışında değerlendirildi. Birçok yerde planlama toplantıları, tartışmaları oldu. Haftanin, Zap ve Lolan’da bu toplantılar yapıldı. Üç alan merkezileşen alandı o zamanda. 1984 Şubat’ında bir yönetim toplantısı oldu. Daha çok provokasyon, örgüt çalışması, örgüte sahip çıkma, yönetimin görevlere sahip çıkma durumu değerlendirilmişti. Bir yıl geçmişti, yönetimin ne olup olmadığı değerlendirmesi oldu. Ve Önderlik provokasyon karşısındaki zayıf duruşu, örgüte sahip çıkıp mücadele edememe durumunu, bu temelde yönetimin görevlerine sahip çıkmamasını eleştirdi. Savunmalarda da var. Savunmanın esası bunun üzerineydi. Provakosyon karşısında göreve sahip çıkmak tabi pratiği geliştirmek, hareketi örgütlemekti. O da kendi çizgisinde ülkedeki mücadeleyi örgütlemekti. Bu temelde ülke mücadelesinin geliştirilmesi yönünde daha ileri bir görüş kararlılık düzeyi ortaya çıktı. Toplantının sonuçları ülkeye aktarıldı. O zaman teknik imkanlar sınırlı olduğu için zaman kaybı çok oluyordu. Ama yine de 1984 baharı ile birlikte hem yönetim ve Önderlik değerlendirmeleri hem de 1983 çalışmalarının sonuçlarının tartışılması, değerlendirilmesi temelinde yeniden bir planlama oldu. Birçok arkadaş gelip katıldı. Yeni planlama ve iş bölümü geliştirildi. Kuzeye birimlerin gönderilmesi, bütün sahalara parti çekirdeklerinin yayılması o toplantı ile geliştirildi. 1983 sonunda da temel espri sağlanmıştı. Uludere ve Çukurca’da kayıplar verilmişti. Yakalanmalar, yaralanmalar olmuştu. Bunlara karşı bu alanlarda silahlı mücadelenin geliştirilmesi yönündeydi. Biraz planlamalar öyle oldu, fakat pratikte yürümedi. Nasıl yürümedi? Yapılanlar yetmedi. Birçok eylemlilikler oldu, ancak zayıf oldu. Siyasi değeri olmadı. Bu şunu ortaya çıkardı; Sınırlı bir eylemlilikle siyasi gelişme sağlamak mümkün değil. Eskinin o ajan kişilerle, yapılarıyla mücadele değil, orduyu hedefleyen bir mücadeleye girme zorunluluğu var. Bu bilinci ortaya çıkardı. Faaliyetlerin yürütülmesi yönünde yine Önderliğin örgütsel gelişme, askeri-siyasi çalışmaların örgütlendirilmesine dair kapsamlı değerlendirmeleri oldu. Bunların da değerlendirilmesi, Çukurca Uludere planlamalarının yetersiz kalması 15 Ağustos eylemlerinin planlamasına götürdü. Bir dizi toplantılarla o kararlılık düzeyi oluştu. 15 Ağustos eylem sürecinden çıkaracağımız en önemli sonuç- bu gün açısında da- kararlılık düzeyidir. Bir savaşın gelişebilmesi için karar gerekiyor. Karar veren bir kurumun, merkezin oluşması lazım.  Sorumluğu üstlenen bir karar merkezi olursa gerçekten de savaş yürütülebiliyor. Ama öyle sorumluluk üstlenen bir karar merkezi olmaz da herkes sorumluğu bir birine bırakmaya çalışırsa, o zaman herhangi bir gelişme olmuyor. 15 Ağustos atılımının gerçekleşmesinde, başarılmasındaki temel değişiklik böyle bir karar düzeyinin ortaya çıkmasıdır. Zor da olsa, Önderlik zorlaması ile örgüt yönetimi değişik düzeylerde kendini sorumluluk altına sokan bu kararlılık düzeyine ulaştı. Bazı toplantılar oldu. Lolan’da örgütlenmeye ilişkin toplantı oldu. Eski yönetimimizin 15 Ağustos’a katılımı odur. Bir karar verdi orda. Karar oradan çıktı. Önderlik zorlaması ile yönetim eyleme karar aldı. Yine planlama itibariyle bu sahada toplantı oldu,  eylemler planlandı.

15 Ağustos eylemlerinin askeri niteliği var. Fakat askeri propagandayı birlikte içeren bir planlamaydı. Öyle askeri saldırıyı değil, birçok işi birlikte yapmayı ifade ediyordu. Hem propaganda yönü olan, hem de askeri yönü olan bir planlamaydı. Bildiriler, HRK ilanı vardı. Yani askeri örgüt ilan ediyorduk. Çünkü silah kullanan örgüte herkes terör örgütü diyecekti.  O belliydi. Öyle yaparsak PKK’yi terör örgütü yapmaktan kurtarabilirdik. Terör örgütü sorumluluğunu HRK üstlenmiş olacaktı. O anlamda eylemle, örgüt ilanı birlikte ele alındı. Askeri saldırılar, bildirilerin dağıtımı, afişleme yani çok içerikliydi. Askeri pratik bakımdan başarısı yarı yarıya olmuştur. Şemdin’li de biraz bildiri dağıtabildi. Fakat bazı askeri darbeler vurdu. Böyle bir sınırlılıkta gelişti. Eruh’ta ise propaganda yanı daha ağırlıklı oldu. Bir de silah ele geçirdi. Altmış civarında silah alınmıştı. Bir yerde Eruh’u ele geçirmek gibi oldu bir süre. Oradaki birlik operasyona çıkıyor o gün. Tesadüf oluyor. Boştu yani. Birkaç nöbetçi kalıyor. Onun da etkisi hem propaganda, hem de silah alma biçiminde oldu. Siverek’e göre askeri bakımdan yarı yarıya başarıyı içerdi. Siyasi etki bakımından da zaten Siverek mücadelesi de büyük etki yapmıştı. 15 Ağustos daha fazla etki yaptı. Bu başarısına da dayalıdır. İkinci neden sürece bağlıdır. 12 Eylül rejimine karşı hiç pratik direniş olmamıştı. Herkes beklentiliydi. 12 Mart’a karşı bile bir sürü gençlik eylemleri olmuştu. 12 Eylül karşısında ise Mardin ve Dersim’deki birkaç çatışmadan öte dışarıda hiçbir şey olmamıştı. Herkes birçok şeyin olacağını bekliyordu. Neden olmadı diye hep tartışılıyordu. Çok gergin bir ortam vardı. Dört yıl boyunca 12 Eylül rejimi her tarafı susturmuştu. Böyle bir ortamdaki eylemin yankısı çok oldu. Birçok çevre beklenenin olduğunu söyledi. Devlet önce gizlemek istedi. İki gün sonra yani 17 Ağustos’ta basına verdi. Gizleyemedi, becerebilseydi gizleyecekti. Küçük, başarısız olsaydı eylemler gizlenebilirdi, fakat gizleyemedi. Önce acaba bir isyan mı var diye telaşlandı, fakat öyle olmadığını görünce kendi durumunu da değiştirdi. Bir de bu durum artık gizlenemez kıldı. Basın yansıttı, herkes basından öğrendi. 

Zindanın dağa taşınması oldu. 12 Eylül rejimine pratik olarak darbe vurmayı ifade etti. PKK’nin Siverek’te başlatmak isteyip de başlatamadığı taktik süreci yeniden başlatma girişimiydi. Bu çerçevede ilk kurşun olarak da değerlendirildi. Başarı içeren bir kurşundu. Çatak’ta olmadı. İki yerdeki eylem başarılı oldu. Bunun bir taktik başlangıç olduğu kesindi. Bu anlamda siyasi süreci etkiledi. Devleti yeniden değerlendirmeye itti. 12 Eylül darbesi ardında olan bütün güçler değerlendirdiler. Avrupa değerlendirmeye aldı. Mesela birçok devlet 12 Eylül darbesi üzerinde baskı yapıyorlardı. 15 Ağustos’tan itibaren geri çektiler. NATO çerçevesinde ABD Türkiye’yi korumak için müdahale etti. Geri çekildiler.

Çeşitli örgütler üzerindeki etkisini de ifade edebiliriz. Güneydeki örgütleri olumsuz etkiledi. Çünkü Türkiye’nin baskısını üzerine çekecekti. Türkiye o baskıyı zaten yaptı. Onu engellemek için birçok girişimde bulundu. Başaramayınca 1985’te protokolünü feshetti.

Kuzeyde ise reformist-milliyetçi örgütler, yine Türkiye’nin sosyal-şoven örgütleri Avrupa’da saldırıya geçtiler. Tuhaf ama en çok ses onlardan çıktı. En büyük, en geniş toplantıları onlar yaptılar. En çok imzalı bildirileri yayınladılar. PKK’ye söylemedik söz bırakmadılar. Türkiye’ye çağrı yaptılar.  “PKK’yi siz tanımazsınız. Ona karşı nasıl başarılı mücadele edildiğini bilmezsiniz. Onu en iyi biz biliriz. Bizi dinlerseniz size en iyisini öğretiriz.” dediler. Öncülük yapmak istediler ve birçoğu yaptı da. Türkiye yönetimi önce bunlara itibar etmedi. Sonra mücadelenin sürekliliği sağlanınca, Türkiye devleti zorlanınca Turgut Özal kapıları açtı. Hepsinden yararlanmaya çalıştı. Cezaevlerinde çıkarttı, yurtdışından getirdi. O tarihi incelemek lazım. Onu bilmeden ne ideolojik-siyasi mücadele nasıl yürümüş, ne de askeri mücadele nasıl gelişmiş tam anlaşılamaz. Örgüt bakımından da tabi önemli bir netleşme 15 Ağustos’ta ortaya çıktı. Çizgi gerekleri ile provokasyon arasında kalan o orta yolcu duruş aşıldı. Provokatörlerin “devrimci çıkış olmayacak, sonunda örgüt bize kalacak.” beklentileri darbe yedi. Baki iki yıldan fazla burada öyle beklemişti. 15 Ağustos’u duyunca kurşun kendine değmiş gibi anında kaçtı. Semir,”yirmi dört saat yaşayamazlar Hakkari’ de.” diyordu. Ona darbeyi vurdu. Bireysel tutumlar içinde olan, bireyci, zayıf, gevşek, çeşitli biçimlerde sorunlar yaratan, zayıf duran bütün kesimler için, kadro yapısı için bir netleşme de yarattı. PKK’li olacaksan bu savaşla olur, savaşmıyorsan bu tür şeylerle oyalayamazsın. Buna hakkın yok. Böyle bir durum dayatarak netlik yarattı. Savaşmaya cesaret edenler katılım gösterdiler. Öyle olamayıp da, kendini yaşatmak isteyenler de kaçtılar. Örgüt içinde öyle bir ayrışma, netleşme gelişti. Askeri bir düzey de oluştu.

15 Ağustos sürecinin planlaması üzerinde durabiliriz. Eylem planlamasını ifade ettik. Tabi eylemin başarısı ve etkileri ne olacak, tepkileri nasıl oluşacak, onlar bilmemiz gereken, öngörmemiz gereken hususlardı. Bilemediğimiz durumlardı da tabi. Türk ordusunun, onun 12 Eylül rejimi biçiminde ortaya çıkan askeri yönetim tarzının, genelde yoğun bir psikolojik etkisi vardı. Genel de halklar üzerinde devletçi sistemin psikolojik etkisi var. Bu etki, ordu, polis, zindan ve işkence ile sağlanıyor. İnsanlar duygu, düşünce, psikolojik olarak etkilenerek aslında yönetim altına alınıyorlar. Ne kadar çok etkilenirlerse, o kadar kolay yönetiliyorlar. Türk ordusu bu sistemi en çok uygulayanlardan biridir. Bu, Kürt toplumu üzerinde 20.yüzyılda katliamlarla çok daha pekiştirilmişti. Aslında devlet ve ordu egemenliği, tarih boyunca hep Kürt toplumunu yerinden yurdundan etmişti. Egemenlik altına almaya çalışmış, toplum ise devletin dışında olabilmek, biraz özgür kalabilmek için hep imkânsızlıklara düşmüş, kazandıklarını kaybetmiş, dağlara çekilmiştir. 12 Eylül rejimi, bu tarihsel geleneği çok göze batar bir biçimde sürdürüyordu. Sadece Türkiye’deki insanlar, halklar üzerinde baskı, işkence uygulamak, onları tehdit etmekle kalmıyor, Ortadoğu’yu da tehdit ediyordu. Askeri tehdit durumu fazlaydı. Dolayısıyla herkes üzerinde bu tehdidin belli bir etkisi vardı.  Böyle bilmek gerekir. Böyle bir ordu ve rejime karşı direnişe geçerken bu gücün tepkisi ne olacaktı, onu kestirmek lazımdı. Acaba nasıl bir saldırı yürütebilirdi? Aşırı saldırgan olacağı bilinen bir durumdu, kestiriliyordu. Fakat bütün bunlara rağmen bir korku düzeyi de vardı. Buradan kalkarak çok büyük olasılıkla küçük karakolları kaldıracak diye tahminde bulunulmuştu. Çünkü küçük küçük karakollar vardı. Birer mangalık, 7,8 kişilik karakollar etrafta çok ve yaygındı. Köyleri zaten öyle denetliyorlardı. Yönetimi fiilen karakollar, dolayısıyla ordu sürdürüyordu. Ankara’da sivil yönetim olsa bile, Kürdistan’daki köyde, kasabada yönetim askerdi, yönetim merkezleri karakollardı. Bunların kaldırılabileceği tahmin ediliyordu. Dolayısıyla da böyle korku, panik, bu temelde geri çekilme olursa, bu tür küçük karakollara baskınlar yapılabilir diye bir planlamamız vardı. Böyle bir durum oluşursa, en azından her birlik hemen 15 Ağustos kasaba eylemleri ardından, birkaç karakol baskını, kaçanlara yönelik bazı eylemler yapmalı diye bir ek planlamamız vardı. Eylemler ardından böyle bir durum yaşandı. O karakolları hızla toparladılar. Belli bir panik oluştu. Bir yandan tehdit ederek gerillanın üzerine gelirken, diğer yandan kendilerini toparlayıp güvenceye alma çabası içine girdiler. Fakat böyle eylem yapamadık. Bizde de benzer bir psikoloji yaşandı. Kasaba eylemlerinin ardından bırakalım yeni eylemler yapabilmeyi, ancak kendini güvenceye alıp, toparlayarak yeniden bir eylemlilik içine girme gücü gösterilebildi. Bu da belirttiğim psikolojik durumdan kaynaklıydı. Eruh birliği Hêzil vadisine kadar çekildi ve ancak üç günde gelebildi. Bırakalım baskını, Hêzil’de ancak kendilerini güvenceye alabildiler. Ne yaptık, ne yapmadık, ne yapabiliriz diye değerlendirme yapabildiler. O toplantının tutanakları, sonuç raporu arşivde var, değerlendirilebilir. Şemdinli birliği Çemço’da bu durum değerlendirmesini yaptı. Çemço’ya kadar çevresine bakmadan geri çekildi. Ancak oradan tekrar değerlendirme yapıp toparlanarak Zağros, Şemzinan, Gever hattına bir hafta on gün sonra geri çekilebildi. Dolayısıyla o durumu değerlendiremedik. Hemen o küçük karakolların önemli bir kısmını o ortamda toparlayıp büyüttüler ve belli bir tedbir geliştirdiler. 15 Ağustos’un genel planlaması da üç aylık bir planlamaydı. Ancak üç ay iş yapabilme ufkumuz vardı. Bu iki-üç ayda neler olur, neler gelişir, sonuçları nereye gider, onu öngörecek durumda değildik. Bilinç ve tecrübe yoktu. Dolayısıyla ancak üç aylık bir planlama yapabildik. Bu üç aylık dönem, mevsim olarak uygun bir dönemdi tabi. 15 Ağustos’tan 15 Kasım’a kadar her bakımdan uygun bir mevsimdi. Bir eylemlilik içinde olarak artık Kasım sonunda, yeniden bir durum değerlendirmesi yapma, genel yaklaşımdı. Planlamada yer aldı. Gelişmeler ne olursa ona göre değerlendirilebilecekti. Kış geliyordu, eylemliliği aynı biçimde sürdürmek mümkün olmazdı. Değişen mevsime göre de kendi taktik ve hareket tarzımızda değişiklik yapmamız gerekiyordu. Hem mevsim değişikliğine, hem de üç aylık pratiğin ortaya çıkaracağı sonuçlara göre hareket edilecekti. Genel durum böyleydi. Bu üç aylık süre içerisinde bir eylemlilik sürdü. 15 Ağustos eylemleri ardından toparlandıktan sonra esas olarak hem Botan’da, hem de Zağros’ta askeri eylemlilik sürdü. Tabi devlet çok öfke ile üzerine geldi. Bizzat Kenan Evren, Şemdinli’ye kadar gelip yürütülen karşı askeri saldırıları denetlemeye, askere moral vermeye çalıştı. Arkadaşlar Kenan Evren’in konvoyunu da vurdular. Birkaç asker öldürüldü. O eylemler etkili oldu. O üç ayın eylemleri temiz eylemlerdi. Sonuç alan, başarıyla gerçekleşen, bize zarar vermeyen askeri eylemlerdi. Çok yaygın değildi, ama 15 Ağustos’u devam ettirdi. Genel Kurmay’a kadar zorladı. Bu dönemde bir şehit verdik. Derikli Kerim Baytar arkadaştı. O birliklerde değildi. Kitle çalışması yürüten birimlerdeydi. Spivyanlılar karıştılar; onlar da işin içinde oldular. Gabar’da şehit düştü. Nasıl öyle yapılır diye Spivyanlıları sorumlu tuttular; köyü bastılar arkadaşlar. Ebubekir onu düzenlemişti. Çatak’tan oraya geçmişti. O dönemin en benimsenmeyen olayı oydu. Ne olursa olsun partinin öyle bir eylem çizgisi yoktu. Eğer birileri suç işlemişse cezalandırılması gerekiyordu, ama o tarz bir köy baskını, partinin eylem çizgisine uygun değildi. Başlangıçta hiç tahmin edilmedi, bir kontra saldırısı olarak tanımlandı. Serxwebun, “Kontra Vahşeti” diye başlık attı. Yönetimimiz de arkadaşlar tarafından yapıldığını öğrenince böyle bir eylemin sahiplenilemeyeceğini belirtti ve reddetti, sorumluluğu üslenmedi. Bilgi olarak hem Önderliğe, hem de oradaki arkadaşlara iletti. Kasım sonunda bu üç aylık süreci değerlendiren toplantı Miros’ta yapıldı. O zaman orada da bir kampımız vardı. Botan ve Zağros’ta bu pratik sürece katılan, onu organize eden arkadaşların toplantısıydı. Partinin, kongrenin seçtiği yönetim fazla yoktu. Bu, resmi değil, fiili yönetimdi. Gerilla yönetimiydi de diyebiliriz. Esas olarak yeni görev, sorumluluk üslenen bir yönetimdi. Parti yönetiminden de, seçilmiş yönetimden de arkadaşlar vardı. Önderlik toplantıya kapsamlı bir değerlendirme sundu. Kaset olarak gelmişti. Süreci, gelişmeleri değerlendiriyor, ilerisi için perspektifler veriyordu. Arkadaşları daha doğru çalışmaya, sorumlulukları daha fazla üslenmeye teşvik ve davet ediyordu. Bu temelde yeni bir partileşmenin gelişeceğini, yeni bir yönetimin oluşacağını, böyle bir gelişmeyi bütün gücüyle destekleyeceğini ifade ediyor, pratik faaliyet yürüten arkadaşları uyarıyor, teşvik ediyordu. Moral verici kapsamlı bir değerlendirmeydi. Toplantı da mevcut durumu, sonuçları, pratiği değerlendirdi. Çok fazla o Çatak pratiği üzerinde durulamadı, ama gelişen pratik süreç değerlendirildi. Daha çok planlama itibariyle de kış ve baharda nelerin olabileceğini, devletin, ordunun muhtemelen neler yapabileceğini, bunun karşısında bizim taktiklerimizin neler olması gerektiğini değerlendirip, kapsamlı planlamalar hazırlamaya çalıştı. Gerillayı örgütleme,  gençliğin katılımı, kitle çalışmalarının nasıl yürütüleceği açısından, esas olarak da taktik geliştirme bakımından genel değerlendirme şöyleydi; kış bastırıyor, devlet kışın hazırlanarak baharda saldırıya geçecek. O nedenle biz daha inisiyatifli, daha sonuç alıcı, yönlendirici olabilmeyiz. Kışın taraflar hazırlanacaklar ve ilkbaharda hızla pratiğe geçerek inisiyatifi elde tutup, gelişmeleri yönlendirecekler. Bu böyle gözle görülebilir bir olguydu. Çatışmalar o düzeye gelmişti. Devlet de öyle bir konumdaydı. Bizim onu görmemiz, değerlendirmemiz gerekiyordu. Tabi böyle bir durumda inisiyatifi elde tutmak önemliydi. Biz inisiyatifi nasıl elde tutabiliriz, onu tartıştık. Kışın kar yağıyor ve Botan’da bir gücün geri çekilmemesi, kalması yönünde değerlendirme yaptık. Kuzeyde olan kuzeyde kaldı. Diğeri, inisiyatifli bir eylem gerçekleştirebilmekti. Onu da Mardin üzerinden geliştirmenin mümkün olabileceğini değerlendirdik o zaman. Planlamamız ona göre oluştu. Bütün dikkatler Botan üzerine yoğunlaşmıştı. Mardin’de kış ortasından itibaren bir etkinlik, askeri eylemlilik geliştirebilirsek,  bu hem inisiyatifi elde tutar, hem de ordunun bir bölümünü oraya çekerdi. Botan üzerindeki yoğunlaşmayı azaltabilirdi. Bizi hem inisiyatifli kılar, hem de ordu gücünü yayardı. Botan üzerindeki yoğunlaşmayı azaltırdı. Mardin, mevsim itibariyle biraz buna uygundu ve orayı tanıyorduk. Yapılabilir görüyorduk. Böyle bir taktik planlama ile 1985 yılını daha etkili karşılayabileceğimiz değerlendirildi. Genelde öyle bir görüş, esas görüş oldu. Planlamayı da ona göre oluşturduk. Bahar ile birlikte Botan ve Zağros’a yayılma genel yaklaşımdı. Birlik düzenlemesi, komuta tarzı, yeni savaşçı eğitimleri her şey üzerine çok kapsamlı, ayrıntılı planlama yapan bir toplantı oldu. Fakat biraz iç tartışmalar da vardı; rahatsızlık yaratmıştı. Daha etkili olabilmek için daha fazla kuzeye taşınmak gerekiyordu. Bunun yönetim bakımından sağlanması bazı psikolojik zorlanmaları yaratıyordu, tartışmalar da oluyordu. Daha sonra ortaya çıktı ki, yönetim içinde bazı çekişmeler de olmuştu. Bu çok ayrıntılı bir pratik yaklaşım oldu. Bu biraz subjektifti. Fakat genel yaklaşım hatalı değildi. Sonradan görüldü ki, ordu gerçekten öyle hazırlanmıştı. Sonuna kalmadan, ayaklanmaya karşı koyma taktiği ve tarzı vardı. Bu taktiğini harekete geçirdi. Tüm Botan’a havadan asker çıkardı. Karda hava üstünlüğüne dayanarak bütün köylerin yanına indirme yaptı, karakol kurdu. Hem araziyi, hem köyleri denetime almaya çalıştı. Botan’ı iyi bilenlerden biri Eruh’ta yakalanmıştı. Tıpkı Şahin Dönmez’in bilgi vermesi gibi o da çok bilgi vermişti. İsmi Mustafa’ydı sanırım. Bunu sonradan öğrendik. Bu anlamda düşman Botan’daki durumumuz ve ilişkilerimize dair bilgi sahibi olmuştu. Bir de Garzan’da Nebil diye biri yakalanmıştı. O Botan ve Garzan hattı ve Garzan’daki durum üzerinde bilgi vermişti. Öyle bir operasyona giderken devletin, durumumuza, ilişkilerimize, taraftarlarımıza, örgütlülüğümüze dair somut bilgileri de vardı. Ona dayanaraktan kitlenin üzerine geldi. Diğer yandan biz kendi planlamamızı uygulayamadık. Yılbaşından itibaren Mardin üzerinden bir eylemliliğe giremedik. Onu Kör Cemal denen kişi örgütleyecekti. O sahayı iyi tanıyordu. O geçti, Botan-Bestler’de kaldı. Kar yağdı, operasyonlar oldu diye çeşitli mazeretler göstererek geçmedi. Bizim o planlamamız pratikte uygulanmadı. Mardin’de eylem geliştirme, inisiyatif kazanma olmadı.Düşman bizim o durumumuzdan yararlanarak Botan üzerinde daha inisiyatifli hareket etti ve inisiyatifi ele geçirdi. Bir de mevsim zorlayıcı oldu. Kış ayıydı. 1997 yılındaki gibi Şubat’ta çok fazla kar yağdı. Güneydeki gücün Botan’a aktarılmasında –Haftanin’de önemli bir birikim vardı, yeni katılımlar vardı, eğitimler yapılmıştı- zorlanma ve gecikme oldu. Botan’dan Amed’e, Dersim’e, Adıyaman’a kadar gitmeyi hedefliyorduk. Onlarda da zorlanma oldu. Tabi arkadaşlar tutuklandılar. Gruplardan yarısı şehit düştü. Garzan’daki gücümüz tümden darbe yedi. Alanı iyi tanıyan arkadaşlar şehit düştüler. Gruplar Botan’a girerken Hêzil üzerinde çatışmaya girdiler, önemli bir kısmı esir düştüler. Ondan sonra geçilemez oldu. Kar nedeniyle geçiş olmuyordu. Bu durum hem Haftanin’de, hem de Botan’da sıkışma yarattı. Ordu kontrolünü giderek daha fazla geliştirdi. Agit arkadaş Miros’taki toplantıdan sonra Önderlik sahasına gitmişti; baharda döndü. Önderliğin yeni talimatları geldi, onları düzenledik. Parti ve halkı yönetme, örgütleme, buna cesaret etme gereğini vurguluyordu. Bu zayıf yaklaşımların gösterilmemesi gerektiğini vurguluyor ve eleştiriyordu. Daha çok pratiğe sevk ediyordu. O süreçte Güney’de de bazı provakasyonlar yaşanmıştı. Bir tanesi Abdulkadir Aygan’dı sanırım; itirafçılık yapıyor, JİTEM kurucusu olmuş. O, Lolan ile Haftanin arasında kuryeydi. Güya Metina’dan geçerken Komünist partililer önlerine pusu kurmuşlar. Ne kadar doğruydu bilemiyoruz. Haftanin’deki arkadaşlara öyle bilgi veriyorlar, gerginlik yaratıyorlar. Yine Botan’dan KUK’çular Sami Abdurrahman’ın, KDP’nin yanına geliyorlardı. Yine Komünist Partisinin yanına geliyorlardı; esas onlarla ilişkideydiler. Arkadaşlar onları yakalıyorlar. Selahattin Çelik yönetiyordu. Güya ajanlarla mücadele şeyiyle habersiz hemen kurşuna diziyorlar. KDP ve Komünist Partisi tarafından o araştırılıyor ve duyuluyor. Zaten 15 Ağustos atılımının KDP üzerinde yarattığı bir gerginlik vardı, karşıydılar. PKK tabi kuzeyde bir güç haline geliyordu. Hem Güney’de KDP’yi aşıyordu, hem de Türk ordusu tehdit ediyordu. Savaş olursa Türkiye Güney’i tehdit edecek diye korkuyorlardı. Türk ordusu ile karşı karşıya gelmekten çok korkuyorlardı. Ne olursa olsun ona girmeyeceklerdi. Öyle bir gerginlik de vardı, tartışma oluyordu, ilişkilerimiz geriliyordu. Bu durumlarla da birleşince, işte Haftanin’de Komünist Partisi’yle çatışmalı durum gelişti. Kuzeyde zorlandığımız, taktiğimizi uygulayamadığımız, Mardin’de bir şey yapamadığımız, Botan’ın operasyon ile tüm ordunun kontrolüne girdiği bir ortamda, Haftanin’de kış boyu her alana girebilecek birimler hazırlanmıştı. Yol bulsalar, mevsim el verse hemen geçecekti herkes. Böyle bir beklenti, yığılma, yol sorunu vardı. Böyle bir yerde o gücü Komünist Partisi’yle karşı karşıya getirmek tabi çok zorlayıcıydı. Ciddi bir provokasyondu. KDP de bunu fırsat bilerek hemen karşı tavır geliştiriyor. Psikolojik olarak da bir zorlanma, bir gündem saptırması oluştu.

Bütün bu zorlanmalara rağmen–hemen kongrenin yapılabileceği gibi-çok subjektif yaklaşımlar vardı.  Kış sürecidir, kongre kışın olursa iyidir, sorunlar da çözülür, baharda gerilla yeniden bir hamle yapar gibi bir planlamayla hareket edildi. Tabi bu gerçeklere uygun değildi, yanlıştı. Zaten bırakalım kışın kongre yapmayı, yaz ortalarına kadar kongre alanına gidilemedi. Bir kısmı hiç gidemedi. Bir bölüm arkadaş ayrılmıştı. Geri döndüler. Gidebilenler de ancak 1985-1986’ın yaz ortasında ulaşabildiler. Dolayısıyla kongre yapma, yeniden netleşme olmadı. Yönetimin önemli bir bölümü İran üzerinden Önderlik sahasına gidiyordu. Agit arkadaş o sahadan yeni gelmişti. 15 Ağustos’a katılmıştı. KDP’nin biraz karşıt bir tutumu vardı. Sorun çıkartırlar, engellerler endişesiyle o tür ortama hiç girmesin istiyorduk. Örgütün değerlendirmesi de öyleydi. Dolayısıyla Botan üzerinden gitme durumu oldu. Bir de yol olmazsa gidilmeyebilirdi. Önderlik sahasından yeni gelmişti. Bir sorun da yoktu. Mücadeleyi yürütecekti, yani yürütüyordu. Eğer yol bulunamazsa zaten Botan’dan çalışmaları yürütür, yönetim ihtiyacını karşılayabilirdi. Aslında şöyle bir rahatlık da yaratacaktı; -Önderlik de değerlendirdi- o yönetim artık ondan öteye gerillanın gelişimine engeldi. Geriye çekiyor, engel oluşturuyordu. Agit arkadaş üzeri yürütüyordu. O yönetimi çekmek aslında engeli kaldırmak gibi bir durum da yaratıyordu. Biraz daha rahat iş yapabilirdi. Biz onu öyle tartıştık. Gücün bir bölümü Agit arkadaşla birlikte Botan’a geçti. Hazırlıklar yoktu. Botan’da olunmayacaktı. Olan güçler ayrıydı, bu kadar çok olmayacaktı. Kış bastırmıştı. O birlik zorlandı, yani hep hareket etmek zorunda kaldı. Bir bölümü Habur üzerinde kaldı. Onu sağlayacak ortam vardı. Bir bölümü Kaşura hattına geldi. Bir bölümü bu sınır üzerinde yer aldı. Lolan ve Şekif tarafını da kullanıyorduk. Biraz gizli olmuş bir şeydi. Ama KDP biliyordu, çok üzerlerine gelmiyorlardı. Askeri eğitim alanı olarak kullanıyorduk. Kuzeye giden güçlerin dışında, yeni savaşçı eğitimi gören bir bölüklük güç orada da vardı. Amed’de, Dersim’de güçlerimiz vardı. 15 Ağustos’un yıldönümünde yani 1985’te, Dersim’de eylemler oldu. Orası da askeri alan haline gelmişti. Yani 1984’te Botan savaş alanıyken, 1985’te Amed ve Dersim de katıldı. Bingöl-Amed yolunda bir eylem olmuştu. Bir askeri araç tümden vuruldu. Yine Bingöl tarafında da eylemler vardı. Dersim’de karakol vurulmuş, kaldırılmıştı. Önderlik sahası üzerinden Adıyaman tarafına çıkılmıştı. Çıkarken Sabri arkadaşlar şehit düştüler. Bir grup arkadaş gitmişti. Sabri arkadaşlar gidemezse de, biz bir grup arkadaşı Pazarcıklı bir arkadaşla birlikte Adıyaman’a kadar ulaştırdık. Sonunda onlarda 1986 yılında Önderlik sahasına geçerek kongreye katıldılar. Öyle bir birlik oraya kadar gitti. Orada da çok örgütlü bir durum olmazsa da, bazı çatışmalar yaşandı, kayıplar verdik. Orası da açılmıştı. Yani 15 Ağustos’un I. yıldönümünde bütün bu sahalar savaş alanı haline gelmişti. II. Yılına girerken Kuzey Kürdistan’ın hemen hemen bütün sahaları bir savaş sahasıydı. Her yerin yoğunluğu ve sorunları ayrı olmak üzere, bütün alanlar Kürdistan’da gerillanın olduğu, savaşın geliştiği bir konuma ulaştı.

1986 sürecinde o hesaplama pratikte tutmadı. İkincisi Agit arkadaşın Botan faaliyetleri sürdürdü o pratiği. Kesintisiz devam ettirmeyi ifade etti. Birlik zorlandı. Botan’da zorlanan gruplar alana gittiğini duyunca Agit arkadaşın etrafında birleştiler. Daha büyük bir birlik durumuna da geldi. Sınır zordu. Yıllarca kullandığımız için ovadan sınırı epeyce tahkim etmişti Türkiye. O nedenle geçiş yapamadılar. Botan’da kaldılar. Baharla birlikte biraz hareketliliğin de gündeme getirdiği bir eylemlilik de gelişti. Newroz eylemiydi. 1986’ya başlangıç böyle yapıldı. Hareketin sürekliliği açısından o çıkış önemliydi. Genel yönetim planlaması, kışın kongre ile sorunları çözümledikten sonra 1986 baharında yeniden bir durum değerlendirmesi yapmak, kongre sonuçlarını değerlendirip 1986’da ona göre giriş yapmaktı. Aslında notta göndermişti Agit arkadaş. “Ben gidemedim, Botan’da kalıyorum. Nisanda tekrar Haftanin tarafına geleceğim.”demişti. Aslında o hareketi Gabar’dan yapsalar oradan Bestler’e ve Haftanin’e geçmeyi hedefleyen bir planlaması vardı. Kongre oldu, herkes gitti sanıyordu. Bilgisi yoktu. Artık kongre sonuçlarını öğrenip değerlendirmek üzere gelmeyi öngörüyor; notu öyledir. 28 Mart’ta şehit düştü. Yönetimimizin önemli bir bölümü o zaman kongre alanına gidememişti. Olay soruşturuldu. Çok somut değildir. Bazıları önden, bazıları arkadan vurulmuş dediler. Bir gece hareketinde akşamüzeri gördükleri düşman pususuna düşüyorlar. Öncülük yapanlar pusuyu geçiyorlar. Yani tüm birlik çekiliyor.25 kişilik bir gruplar. Toplanma yerine gidelim diye bir iki yaralıyı da alarak toplanma yeri diye ilk çıktıkları yere gidiyorlar. Birileri, “Agit arkadaş çıkmış oradadır. Bizi bekliyor.”diyor ve inanıyorlar. Bırakıp gidiyorlar. Aslında o an müdahale edebilir, alabilirler. Halbuki, çok iyi bilebilecek durumdalar ki, yalnız başına gitmez. O öncülerden de kaynaklanmış olabilir. Sonra öncülerden birisi akademide intihar etti. Neden oldu çok anlaşılmadı. Ancak Agit arkadaş bir ilk kurşunla vuruldu. O kesindir ve yayınlandı da. Biz netleştiremedik. Basın çok yer verdi. Türkiye basını çok üzerinde durdu. “Türkiye cellatı öldürüldü.” diye günlerce manşet attılar. Artık çok şey bilinmiyor. Fakat bir pusuda öyle vurulabilirdi. Agit arkadaş birlik komutanıydı, sadece söz söyleyen, laf belirten ve başkalarına görevi bırakan durumunda değildi. O tarz önemli bir tarzdı. O zamana kadar da öyle ikili bir tarz vardı. Gerçekten görevi, işleri yürüten tarzla, resmen üstlenip ama fiiliyatta onun bunun üzerine yıkan tarz olarak iki tarz vardı. Mesela 1985 Ağustos’unda Kato’dan birlikler ayrılırken Agit arkadaşın o tarzını somut gözledik. Agit arkadaş birliğini düzenledi, öncüsünü çıkardı ve birliğin başına geçti. Hiçbir zaman komutayı yaşamda da, harekette de, eylemde de başkasına bırakmıyordu. Eylemde hem savaşçı, hem komutandı. Yani sadece ben komutanım eylemi yönetiyorum demiyordu. Bir eylemde hem bir savaşçı gibi yer alan, hem de fazladan koordine eden, eylemi yönlendiren konumundaydı. Eylem tarzı her zaman öyleydi. Savaşa girmediği bir eylemin komutanlığını üstlenmedi. 1981’de konferanstan sonra yaptığımız askeri eğitimde tatbikat yapınca da bunu şart koştu. “Ben de katılırsam burada olurum.” dedi ve bir BKC’ci olarak tatbikata katıldı. Aynı zamanda koordine etti. O bakımdan birliğinin başındaydı. Ebubekir ise, birliği zar zor düzenledi ve Erdal arkadaşı birliğin başına getirdi. Kendisi de arkaya geçti. Doğu’ya giden birlik de öyle yürüdü. Bir kurşun bile sıkmadı. Bu komuta tarzı da önemlidir. Onun için Agit arkadaş hareket halindeki bir birliğin içindeyken, nerede olduğu bilinebilir bir durumdu. Öncüden ayrı olarak birliğin başındaydı. Yeri belli konumdaydı. Gerilla düzeninde komutanın yeri her zaman bellidir. O kurala riayet ediyor, uyuyor, uyguluyordu. Ona uymayan uzaktan kumandalık, sonradan daha çok gelişti. Çetecilik hâkim hale geldi. Hem ucuz eylem anlayışı, hem de komutanlık adına kendini yaşatma anlayışı onun üzerinden gelişti. Tabi bir çizgi gibi gerillanın başına musallat oldu. Agit arkadaşın şahadeti o tarza izin verdi. 3. Kongre onun üzerinde durdu. Tabi daha fazla yaşasaydı o komuta tarzını hâkim kılan bir gerillalaşma gelişecekti. Agit arkadaşın şahadeti ise çeteciliğin önünü açtı. Komutanlık adı altında kendini yaşatma yaklaşımının, çizgisinin önünü ardına kadar açtı. Ebubekir’e, Botan’a yol açtı. Onlar da Hogır, Zeki ve Kör Cemal gibi eşkıyalara yol açtılar. Bunların hepsi harekete katılırken dağda eşkıyaydılar; mahkûmdular. Harekete bir yerde sığındılar. Fırsat bulup yönetim olunca da tabi o tarzı egemen kılmaya çalıştılar. Havadan bir tarz değildi. Tabi Agit arkadaşın şehit düşmesi kongreyi yönlendirdi. Önderlik bir yandan Kasım talimatlarında yaptığı değerlendirmeler ışığında, bir yandan da bir de böyle bir somut durumla karşılaşınca çizgiyi, öncülük ve partileşme durumunu; komutanlaşma, gerillalaşma çizgisini; görev ve sorumluluklara sahip çıkma konumunu Agit arkadaş şahsında derin değerlendirdi, tanımladı. Agit arkadaşın çizgisini, ulusal direnişte ya da gerillada partileşme olarak tanımladı. 2. partileşme hamlesi, bu çizgiyi ifade ediyor.

Çeşitli hak arayıcılıkların, savaş içinde olup zayıf yaklaşanların, eleştiriler karşısında tepkici ve hak arayıcı yaklaşımların karşısında da, Agit arkadaşın bir ölçü olarak ele alınması esas olarak kongreyi yönlendirdi, kongrenin ölçüsü oldu. “Hak, adalet nerede? Kim hak arayabilir? Eğer adil olacaksak, savaşın yaratıcısı kimdir, kimlerdir, iyi tespit edelim.” diye sordu Önderlik. Agit arkadaş şahsında sordu. Yanlış eğilimlerin aşılmasında, gerilla ve komuta çizgisinin oturtulmasında kapsamlı bir değerlendirmeye konu oldu. Kongreye damgasını vurdu. Fakat bunlar değerlendirme olarak kaldılar. Az pratikleştiler. Pratikte çoğunlukla giderek kişilerin yaklaşımları etkili oldu. Çetecilik gelişti. Çeteciliğin gelişimini tümden bu değerlendirmeler önleyemedi.

Savaş konusunda bu dönem açısından bir şey daha var: Biz yurt dışında da Lübnan hattında da kayıplar verdik. Savaş anlatılırken onu da anlatmalıyız. Abdulkadir Çubukçu arkadaş Beyrut’ta kampta İsrail’in hava saldırısında şehit düştü. İlk yurtdışı şehidimiz oldu. 2 Haziran’da Lübnan’a yönelik İsrail saldırısında Arnon Kalesi’nde önemli bir arkadaş grubu vardı. Güney Lübnan’ın sınırlarında bizim de gruplarımız vardı. Orada arkadaşlar çatışmaya girdi ve oranın savunulmasında yer aldı. Bir grup(7-8 arkadaş) arkadaş burada şehit düştü. O önemli bir savaş durumuydu. Bir grup arkadaş da esir düştü. Neredeyse arkadaşlarımız Türkiye’ye verilecekken, Yunanistan’da kendilerini bağlayarak o esaret durumundan kurtuldular ve Önderlik sahasına döndüler. 1985 yılı sonlarında Seyfettin Zorlu arkadaş, -parti kongresinin evlerinde yapıldığı arkadaşlardı- yine Orhan arkadaş 1985 yılı sonunda ülkeye geldiler. 1986 yılı pratiğine katılım gösterdiler. 15 Ağustos’un 2. yıldönümünün karşılanmasında Botan’da eylem etkinliklerini onlar geliştirdiler. Seyfettin Zoğurlu arkadaş 1986 yılının Ağustos ayında şehit düştü. Yurt dışı savaşıyla ülkedeki savaşı böylece birleştirme durumu pratikte yaşandı.

Diğer bir konu, bayan arkadaşların savaşa katılımıdır. Hilvan’daki mücadele ve kitle çalışmaları içinde yer aldık. Kadın erkek toplu bir gelişme olmuştu. Hilvan direnişi o bakımdan önemliydi. Bayan arkadaşların katılımı daha çok ona dayalı olarak oldu. Biraz okullardan da katılım gelişmişti. Fatma’nın, Sara arkadaşın, Dersim’de olan bazı arkadaşların katılımından öteye, Güneyden katılım 1980 öncesi bu çevrelerden oldu. Tek tek gelişti. Bir grup arkadaş geri çekilmede yurt dışına, Lübnan sahasına çıktı. Bazıları tutuklanmışlardı. Yurt dışında çeşitli faaliyetler içinde oldular. Bir grup basın benzeri faaliyetler içinde, bir grup askeri eğitimler içinde oldu. 1. Konferans sonrası akademi yerinde yapılan askeri eğitimlerde – ki o eğitimler büyük eğitimlerdi. Ülkeye geliş hazırlığı da oluyordu bir yerde. Sonra ertelendi.- eğitim gücü olarak bir manga düzeyinde bayan arkadaş vardı. Mizgin arkadaş içindeydi. Yurtdışından yeni gelmişti. Başka arkadaşlar da vardı. Eğitim sonunda tatbikat yapılırken törende Libya’nın Beyrut Askeri ataşesi vardı.  Onu da davet etmişlerdi. Bayan arkadaşlarımız da vardı. Söz hakkı verdik. Kendisini en çok bunun etkilediğini, Libya’ya gittiğinde Kaddafi’ye kızların da askere alınmasını önereceğini söyledi. O çalışmalar etkiliyordu.  

İlk gelenler 1983’ün sonunda geldiler. Ülkeye yeniden dönüş sürecinde Lolan’da bir grup kaldı. Şelaleli bir yerde kampları vardı. Sonra 1984 yılında Miros’ta kamp oluşunca orada bir grup kaldı. 15 Ağustos’tan sonra Eylül ayında ilk gruplar Botan’a geçtiler. Havva arkadaş ve Hatice diye biri vardı. Hatice denen sonradan kaçtı herhalde. Onlar iki kişilik bir birim olarak Eruh’a gittiler. Havva arkadaş Eruh’ta 1984 sonu 1985 başında kitle çalışması yürüten birimin sorumlusu olarak görev yürüttü. Yarısı bayan olan bir birimdi. ‘85 yılında çatışmada şehit düştü.  Yine Çiçek Selcan arkadaş onlar 85 baharında bir grupla Botan’a geçtiler. 1985 ilkyazındaki küçük grup düzenlemeleri içerisinde bir köy girişinde şehit düştü. Karakoçanlı bir arkadaş vardı. Baki Yıldırım arkadaşın kardeşiydi. 1985 güzünde Botan-Bestler’de şehit düştü. Zaten giderek gelişlerle birlikte sayı durumu da genişledi. 1985 sonunda savaş ortamında oldu herkes zaten. Birlikler içerisinde zorlanarak yer aldılar. Çetecilik dönemi öncelikle bayan arkadaşları hedefledi. Biraz çeteci zihniyetin hâkim olmasında böyle bir gerekçe de yapıldı. O zamanlarda bazı tartışmalar oluyordu. Aslında zayıf yaklaşımlar, zorlanmalar kendisine ucuz bir gerekçeyi buluyordu, işin özü bu. Kuşkusuz zorlukları da vardı. O dönem hareketliliğine ayak uydurmada zorluklar vardı. Agit arkadaşın 1985’teki birliğinde bir grup bayan arkadaş vardı. O gruptaki bayan arkadaşlardan biri de Zınarin arkadaşın kardeşiydi.  O arkadaş 1985 yılındaki eylemlere katıldı. Bir de rapor yazmış ve az eylem yapıyor diye Agit arkadaşı eleştirmişti. “Daha çok eylem yapsa iyidir. Eylemlerle çevresini eğitiyor, ama biraz daha çok yapsa iyidir.”diyordu. Memnundu tabii. Biz “ona da şükür, herkes o kadar yapsa işler daha iyi yürür. Sen onu bulmuşsun onunla da yetinmiyorsun.” dedik. Birliklere de katılım oldu. 1985 sonundaki şeylerde Agit arkadaş belli zorlanmaların olduğunu söylüyordu. Bireyler düzeyinde belirtiyordu. Ama katılım konusunda yeni bir açılım oluyordu. Karşıtlığı yoktu. Tersine gelişebileceği yönünde yaklaşımları vardı. Bazı tartışmalar yapıyordu. Bireysel düzeyde sorunlar oluyordu. Bu her zaman ve herkes açısından oluyor. Sadece bayan arkadaşlar açısından gündeme gelen konu değil. Tabi o bayanlar olunca, kuşkusuz orduya, savaşa katılıp katılmama, nasıl katılacağı durumu her zaman erkekler açısından tartışma gündemine gelen bir konuydu. Daha doğrusu belirsiz olan bir durumdu. Yani savaşa, bir askeri düzene ne kadar girer, nasıl girer, girmeli mi? Mevcut mücadele ortamında, çizgisi içerisinde nasıl katılabilmeli, pratikleşebilmeli? Bunlar gündemimizde olan, çözmemiz gereken hususlardı. Orada gündeme geliyordu. Botan’da şehit düşen arkadaşlardan diğeri Rahime Kahraman arkadaştı. İlk 1985 yılında şehit düşen arkadaşlardı. Bu şahadetler sonrası olaylar genişledi ve katılımlar da oldu.

Şimdi bütün bunların toplamını 3. Kongre çözümlerinde bulmalıyız. 3. Kongre bir gerilla ve parti çözümlemesidir aynı zamanda. Bütün bu gelişmeler ve sorunlar kendisini 3. Kongre’de ifade etti. 3. parti kongresi, 2. partileşme hamlesinin çizgisini oluşturan bir kongre oldu. Genel uluslar arası ortam açısından da ABD-Sovyet ilişki ve çelişkilerinin geliştiği bir dönemdi. Gorbaçov yönetimi bazı yeni yaklaşımlar geliştiriyordu. 1986 yılı Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin de kongre yılıydı. Yani reel sosyalizmin bunalımı açığa çıkmıştı artık. Ya yenilenecek, yeni bir sürece girecekti ya da çözülecekti. O belirginlik kazanıyordu. Reel sosyalizmin duruşu o zaman bütün sosyalizm için belirleyiciydi. Sosyalist hareket için böyle bir sorun vardı. PKK’nin de, hem uluslar arası alanda sosyalizmin yaşadığı bunalımdan kuşkusuz etkilenme durumu vardı, hem de 15 Ağustos atılımı ile Kürdistan’da geliştirdiği, adımını attığı gerillanın gelişim sorunlarının önünde yığılması ve çözüm araması durumu vardı. 3. Kongre, bu iki yandan da gelişmeleri de, sorunları da değerlendirerek çözüm buldu. Sovyetler Birliği Komünist Partisi çözemedi. Düşüncede bazı şeyler geliştirdiyse de onları pratiğe yediremedi, sonunda dağıldı. PKK 3. kongresi ise bir çizgi tutturdu, çizgi oluşturdu. Gerillada, ulusal direnişte partileşme çizgisi tutturdu. Bunu sağlayacak bir sosyalizm çizgisi geliştirdi. En azından parti içinde, parti yaşamında uygulanacak düzeyde bunu geliştirdi. Bununla daha sonra gerilla mücadelesini geliştirdi. Ulusal diriliş devrimini başarıya götürdü. Saldırılar karşısında direnen ve yenilmeyen bir gerilla yarattı ve günümüze kadar da geldi. Daha köklü bir değişimi 1998 sonrası yaşadı, ama 1986 yılı 3. Kongresi de aslında ideolojik yenilenme, derinleşme, reel sosyalizmin bazı ölçülerini aşma bakımından ideolojik yenilenmeyi de içerdi. Sosyalizmde bir adım derinleşmeyi ifade etti.  Reel sosyalizmin devletçi sistemini en azından parti içinde aştı. Genel çizgi olarak hiyerarşik sistemden kopmadıysa da, parti yaşamı olarak koptu. Bu bir ideolojik derinleşmeydi. Bunu bir; gerillanın gelişimi önündeki zayıflıkları, engelleri eleştirip aşarak, gerillayı geliştirmede ısrar da yarattı. İki; yaşam ilkelerinde, ideolojik ilkelerde aştı. Yani geleneksel olan, sistem çekirdeğini oluşturan aile yaşam ölçülerini aşarak yarattı. Bu noktada da tabi kadın sorununa yaklaşım, aile çözümlemeleri, Fatma’nın yaklaşımlarının ve ölçülerinin eleştirilmesi, Fatma-Önderlik ilişkilerinin çözümlenmesi ileri bir çizgi oluşturdu. Şöyle bir olgu 3. Kongre ile birlikte Önderliğin ve partinin önüne geldi: Özgür yaşamda yeni bir çizgi ile gerillayı geliştirmek, et ile tırnak gibi birbirine bağlı. Aslında önce Önderlik önüne şöyle çıktı: Ya bu geleneksel yaşam ilişkileri, ölçüleri; iktidarcı, hiyerarşik devletçi sistemin gözeneği olan aile ölçüleri aşılacak, parçalanacak, yeni bir parti yaşamı oluşacak, ona dayalı olarak gerilla gelişebilecek, ya da o ölçülerde kalınacak, aşılamayacak o zaman gerilla tıkanacak, oradan öteye gidemeyecek. Burada Önderlik çok kapsamlı değerlendirmeler, yeni düşünceler geliştirdi. Yeni kararlar ortaya çıkardı. Çünkü gerillada ısrar, gerillayı geliştirmek, Kürdistan’da her şeyi yaratmaktı. Gerilla olmazsa hiçbir şey kazanılamayacaktı. Dolayısıyla gerillayı geliştirmek için ne gerekiyorsa, o yapılmalıydı. Gerillayı geliştiren her şey doğruydu. Partinin doğru olarak bilmesi gereken, gerillanın gelişim çizgisiydi. Buna göre ideolojik bir yapılanma çıktı ortaya. O yaşam ilkelerini ve ilişkilerini aşan bir durum ortaya çıktı. Bir yandan geleneksel ölçülerle bireysel yaşam sürdürülsün, bir yandan gerilla mücadelesi yürütülsün. Kürdistan koşulları, Kürdistan’a dayatılan sömürgeci koşullar buna imkân vermedi. Bunu sürdüren peşmergeciliğin her fırsatta bir tarafa kaçtığı ortadaydı. Öyle bir mücadele yürütmüyordu. Konjonktürden yararlanıyor, ortam olursa geliyor, ters bir gelişme olursa kaçıyordu. Kaçmayan, sürekli kalan, direnen ve bunu sürekli kılarak ilerleten bir duruş sahibi olabilmek, böyle bir gerilla gücüne ulaşabilmek için onun gerektirdiği yaşam çizgisine ulaşmak gerekiyordu. O da yeni bir ideolojik durum demek. Özgürlük, eşitlik çizgisinde biraz daha derinleşmeyi gerektiriyordu. İleriye gitmeyi, sosyalizmde daha derinleşmeyi; sosyalizmi, özgürlük, eşitlik çizgisini devletçi sistemin gözeneği olan toplum yaşam düzeninden kurtarmayı gerektiriyordu. Bu noktada da ideolojik olarak yenilenme ve derinleşme oldu. Özgürlük bilinci gelişti. Daha sonra aile çözümlemeleri, kadın sorununa dair görüşler, kadın özgürlük çizgisinin gelişimi buna dayandı. Gerillanın gelişimi de buna dayanıyordu. Bu nedenle Kürdistan’da gerilla gelişimi ile özgür kadın çizgisinin ya da kadın hareketi çizgisinin gelişimi, et ile tırnak gibi birbirine bağlı iki olgudur. Eş zamanlı, paralel ve bir bütündür. Gerillacılıkla özgürlük, bu kadar bütünleşmiş olgu ve kavramlar oluyor. Bu süreç 3. Kongre ile açığa çıktı. Bu gerçeklere parti 3. Kongre ile ulaştı, değerlendirdi. İdeolojik-politik çizgisini bu temelde derinleştirdi. Reel sosyalizmden daha fazla koptu. Bu, hiyerarşik devletçi sistemden kopmak, daha çok özgürlükçü, eşitlikçi çizgiye yürümek, yönelmek anlamına geldi. Bunu bir kere böyle bilmeli ve anlamalıyız. Pratik olarak 3. Kongre, dediğimiz gibi normal bir kongre değildi. Bir gelişme içerisinde onu ilerletmenin sorunlarıyla yüklüydü. Onu geriye çeken birçok anlayış, zihniyet, tutum, davranış vardı. Onların hepsinin açığa çıkarılıp aşılması gerekiyordu. Onun için bir kere çizginin doğru tanımı lazımdı. Önderlik öyle bir taslak hazırlamıştı. Kongre hazırlık çalışmalarının gündemine onu koymuştu. Ülkeden ve Avrupa’dan gelen kadrolar bir kere önce o çizgiye göre faaliyetlerini değerlendirmek durumunda kaldılar. Tartışma yürütüldü, pratik çözümlendi, sonra kendi bireysel durumlarını o ölçülere göre değerlendirip bireysel raporlarını hazırlamak durumunda kaldılar. Böylesi kadrolar az bir kesimdi. Avrupa’dan yönetim düzeyinde bir grup gelmişti. Ülkeden de yine yönetim düzeyinde bir grup gitmişti. Diğerleri aslında yeni katılanlardı. Avrupa’dan, Libya’dan, çeşitli yerlerden gelmiş, eğitime katılan arkadaşlardı. Eğitim grubu, kongre olunca kongre grubu oldu. Kongreyi bu güç yürüttü. Hazırlanan raporlar temelinde platformları oldu. Bireylerin durumu netleştirildikten sonra resmi kongreye Ekim ayında geçildi. Altı-yedi günlük bir toplantı olarak kongre yapıldı. Önderlik raporunu sözlü sundu. Zaten eleştiri-özeleştiriler olmuştu. Planlamalar yapıldı. Önderlik, “herkes yeniden söz versin, katılsın. Partinin dışına çıkılmıştır, yeniden katılım gerekiyor.” dedi. Kongreye katılanlar yeniden katılma sözü verdiler. Ona göre bütün örgüte, ülkeye ve Avrupa’ya yayılmak istendi. Herkes haddinin dışına çıkmıştı. Kongrenin böyle bir tespiti vardı. Dolayısıyla herkes özeleştiri vererek katılımını sağlamalıdır çerçevesinde bir durum yaşandı. Partinin dışına çıkmış olmak taktikle ölçülüyordu tabi. Taktik, gerilla savaşıydı. Böyle bir savaşın neresinde olunduğu, nasıl yaklaşıldığı temel ölçü oluyordu. Taktik içine girememek partiden kopmak oluyordu. Doğru ve yeterli partileşmek, sadece teoriyi, programı kabul etmek değil, taktiğin içine girebilmek, günlük olarak parti yaşamının ve pratiğinin içinde yer almak ve pratiğe uygulamada bulunmak gerekiyordu. Gerillanın yürütülüşü taktiğe uygun değildi, gerisinde kalmıştı. Gerillayı geliştirmeyen, gerillanın gelişimiyle uyumlu olmayan bütün ruh halleri, davranışlar, anlayışlar, tutumlar; bireyci, tepkici, tutucu yaklaşımlar, kendine göre durumlar gerilla gerçeği karşısında eleştirilerek mahkum edildi. Yine atılımcı, atak olmayan, gerilla taktiğini doğru ve yeterli uygulamayan tarzlar, tutumlar, duruşlar eleştirildi. Her şey gerilla çizgisinde sorgulandı. Onunla çelişen eğilimler, anlayışlar, orta yolculuk olarak tanımlanan tutumların tümü kapsamlı bir eleştiri-özeleştiri platformuyla aşılmaya çalışıldı. Haftalarca süren eleştiri-özeleştiri platformları oldu. Kapsamlı tartışmalar yapıldı. Böylece düzeltme, taktik dışılıkları mahkum ederek kadronun her yönden taktiği esas alıp uygulayacak bir hata çekilmesi hedeflendi. Bu noktada sağlanan gelişmelere dayanarak yeniden partileşme durumu ortaya çıktı. Orada yönetimin çözemediği sorunlar da çözüldü. Pratik zeminden koparılmış, sahte, aldatıcı tutumlar da vardı, ama bütün bunlara rağmen Önderlik bu sorunları çözmeye çalıştı. Selahattin Çelik’in durumu soruşturmalık oldu. O bir eleştiri-özeleştiriyle, sorgulamayla parti önünde engel olmaktan çıkarıldı. Gerillaya katılacak bir durumu yoktu. Onu kaldıracak bir ruh sağlamlığı bir defa yoktu. Yaşam tarzı buna uygun değildi. Bir de örgüt yaklaşımı çok didiştiriciydi. Önderlik Çernobil diyordu. O zaman Sovyetlerdeki Çernobil vakası olmuştu, hep radyasyon yayıyordu etrafa. Hala Karadeniz’deki o çaylarda var. Ondan kanser olan bir sanatçı vardı. O da örgüt içinde yayıyordu. Olduğu yer karmakarışık oluyordu. Konuşmazsa patlayan tiplerdendi. Duyduğu ve öğrendiği bir şeyi ne olursa olsun etrafa söylemezse patlardı. Çok basit bir olaydı. Bir gün oturuyorduk, akşam birkaç arkadaş geldi. Sohbet ediyorduk, bir iki saat geçti. Birden bire baktım “söyleyecekseniz söyleyin yoksa patlayacağım” dedi. Hiç benim aklıma gelmeyen bir olaymış yani. Benim için hiç o kadar çekici değildi. Alelacele mutlaka ne biliyorsa söylemesi gerekiyordu. Dolayısıyla örgüt içinde yalan yanlış bir sürü şey yayılıyordu. Ondan sonra düzelt nasıl düzeltebilirsen. Tam bir dedikodu furyası esiyordu. 15 Ağustos ardından kendini çok abartmıştı da. Batmanlıydı, Agit arkadaşa dayanarak bölgecilik de yapmak istiyordu. Tabi bunlar eleştirildi ve aşıldı. Fatma’nın durumu çözümlendi. 15 Ağustos’tan sonraki durumu da biraz önemliydi. Kopuş olmuştu. ‘85’te tekrar gitti. İkinci sefer görüşümüzde buz gibi olmuştu. 

Devam edeceğiz, yalnız bundan sonrasını böyle anlatamayız. Aslında fazla ayrıntılarını bilemiyoruz. Tabi çözümlemelerin önemli bir kısmını inceledik. Bazı olayları biliyoruz, ama pratikte işler nasıl düzenlendi, nasıl yürütüldü ya da yürütülemedi; neler yapılmak istendi, ne kadar yapıldı onları anlattıklarımız gibi bilmek mümkün değil. Daha çok temel toplantılarıyla yine süreci belirleyen siyasi gelişmelere dayalı olarak bir aktarım yapabiliriz.

En son III. Kongreyi değerlendirdik. Özgürlük çizgisinde derinleşmeyle gerillanın gelişimi önündeki engellerin aşılması arasındaki bağı tanımladık. III. Kongreyi hem gerillalaşma önündeki sorunları çözen, karşıt anlayışları mahkûm eden, kadroyu yeniden çizgiye çeken, düzelten hem de yeni dönemi planlayan bir kongre olarak tanımladık. III. Kongre’den silahlı mücadele açısından çıkaracağımız en önemli sonuç veya ders, yaşanan savaştaki parti öncülüğünün yani ideolojik, örgütsel öncülüğün yerinin, rolünün ne olduğudur. Şunu net ifade edebiliriz; parti öncülüğü olmasaydı, parti çözümü gelişmese idi gerillanın gelişmesi mümkün olmazdı. III. Kongre süreci ve ona dayalı gerillasal gelişme gösterdi ki, Kürdistan’da inkâr-imha sistemi ne kadar saldırgan olursa olsun, ne kadar Kürt toplumuna bir imha savaşını dayatırsa dayatsın, Kürt insanı böyle bir savaş altında ne kadar yok olursa olsun bir parti öncülüğü oluşmadıkça, ideolojik siyasal örgütsel öncülük partileşme düzeyinde gelişmedikçe Kürt halkının bu savaşa karşı uzun soluklu, örgütlü, modern askeri güce ulaşarak direnebilmesi mümkün değil. Ancak bu parti öncülüğüyle mümkündü. Nitekim silahlı mücadelenin doğuş koşullarını, dayanaklarını ifade ederken partileşme üzerinde durmuştuk. İdeolojik öncülükle yine ulusal demokratik gelişmeyle bağını kurmuştuk. Bu bir kere pratikte kendini en iyi, 15 Ağustos Atılımı’ndan sonra ortaya çıkan sorunların ancak parti tarafından çözülebilmesinde, dolayısıyla gerillaya dayalı silahlı mücadelenin ancak parti çözümü temelinde kesintisiz devam edip, sürekli kılınıp gelişebilmesinde gösterdi. O açıdan tabi gerilla savaşı, silahlı çatışma ne denirse densin geçmişte yapılan bu olayların ideolojik siyasi hatla, öncülükle, partiyle bağını doğru, yeterli kesin kurmak gerekir. Silahlı mücadeleyi doğru anlamak, doğru uygulamak buraya çok bağlıdır. Ne kadar halk için yararlı yapılıp yapılmadığını tespit etmek de tabi yine parti öncülüğüyle, partinin ideolojik siyasi hattıyla ne kadar uyumlu olduğuna bakarak belirlenmeli. Başka yere bakarak değil. Bu bakımdan partinin, öncülüğün, önderliğin, ideolojinin Kürdistan, Kürt toplumu, Kürt halkı açısından onun özgür demokratik bir bilinç, ruh örgütlülük edinebilmesi, böyle bir pratiğe girmesi açısından hayati önemi, kendini bu biçimde ortaya koyuyor. Böyle bilinmesi anlaşılması gerekiyor. Böyle bilinip anlaşılmaması ya da buna uygun bir pratiğin yürütülememesi, partiye de, silahlı mücadeleye de, halka da, devrime de en fazla zararı veren olgu olmuştur. Bunun da böyle kabul edilmesi lazım. Yoksa öyle dar, kendimize göre yaklaşımlarla olayları algılamaya, anlamaya çalışırsak ve bu gerçekleri görmezsek tabi doğru bir askerileşme, komutanlaşma, gerillalaşma yaşayamayız. Kendimize göre olup kendimizi çok övebilir, beğenebiliriz de, ama parti gücü üzerinde yaşayarak bir şeyler yaptığımızın farkına varamayacak kadar gaflet içinde oluruz. Çünkü parti imkanları elimizden çektiği zaman ortada yüz üstü kalırız. Nitekim birçok kendini şöyle böyle güçlü bilen, kendini iyi yapan sanan komutan, sonraki süreçlerde çok bariz görüldüğü gibi böyle bir duruma düşmüştür. Onun için partiyle mücadele arasındaki ilişki, parti öncülüğünün silahlı mücadeledeki yeri ve rolü iyi kavranmak durumundadır. Yine silahlı mücadelenin kitle desteği iyi anlaşılmak durumundadır. Halk desteğinin gerillanın gelişimindeki önemini, ilk silahlı mücadele adımları atarken de gördük. Hilvan-Siverek direnişinin nasıl halk desteğiyle geliştiğini ifade etmeye çalışmıştık. Bunu, 12 Eylül’e karşı 15 Ağustos atılımı hazırlanırken de gördük. Filistin direnişi gibi bazı güçlerden kısmi destek görülse bile o hazırlıkların tümü çok büyük ölçüde Avrupa’daki halkın desteğiyle ve kısmen Batı Kürdistan’daki halkın desteğiyle yürüdü. En fazla da halkın desteğinin önemi, tıpkı parti öncülüğünün önemi gibi III. Kongre sürecinde ve sonrasında gerillanın süreklileştirilmesinde görülüyor. Her türlü maddi imkandan, savaşçıya, politik desteğe kadar başta Avrupa’daki halk olmak üzere giderek Kuzeydeki, Batı’daki, Güney’deki ve Doğu’daki halk desteği olmazsa tabi bir adım bile atılamazdı. Bunlar hep, halkın yemeyip içmeyip desteklemesiyle sağlandı. Neden? Halkın özlemlerini, ruhunu, duygularını varlığını temsil ettiği için desteklendi. Halk kendi geleceğini orada gördüğü için destekledi. 30 yıldır Türkiye, sonra İran, Suriye, Irak, KDP, YNK, Avrupa, Amerika bu desteği kesmeye çalışıyorlar. Bu halkı Önderlikten ve örgütten koparmaya, hatta ona karşı çıkartmaya da çalışıyorlar. Ama tabi başaramıyorlar. İçten içe büyük öfke besliyorlar. Şimdi bir yazarın yazısına baktım, çok öfkeliler. Öyle söyleyemiyorlar, ama gerçeği biliyorlar. “APO, PKK, bilmem şehit ya da Kürt vatandaşı ne derseniz deyin, kendinizi aldatmayın. Hepsi birdir.” diyor. Kürt vatandaşı ile PKK’nin ayrı olmadığını biliyorlar, ama pratikte onu yapıyorlar. Bu halkın demokratik hareketliliğine nasıl vahşice saldırdılar gördük. Fakat hem halkı, hem de dış kamuoyunu aldatmak için