

Basıldığı yer: Roj Matbaası
Basıldığı tarih: Aralık 2005
Kitap Halini İndirmek İçin Tıklayın
Bu kitap, 10 Temmuz 2005’te Dersim’de şehit düşen Azam(Murat Yavuz), 21 Ağustos 2005’te Xinerê’de şehit düşen Diren (Gulabi Kuman) ve 19 kasım 2003’te Bingöl Kızılağaç’ta şehit düşen Rohat(Mustafa Gök) yoldaşların anısına ithaf edilmiştir.
FEDAİ
ŞAİR
Direniş fırtınalı kişilik ister. Yüreğin beyinde ve bedende patlamasıdır direniş… Yenilmez irade ve keskin kararlılık beynin yürekte kendisini yaratmasıyla gerçekleşir. En anlamlı direniş örnekleri, bilimsel cesaretin kendini komple ve entelektüel biçimde ifade ettiği militanıyla verilmiştir. 21. yüzyılın Kürdistan gerillası HPG ile kendini yenilemiş, profesyonelleşmiş, savaş ve direnişte efsaneleşmiş, böylelikle fedaileşerek tarihin taş yazıtlarına bir anıt gibi dikilmiştir. Yaratıcılığındaki muhteşemlik gerillanın hünerli ellerindedir artık. Sanat, kültür ve edebiyatta kendini var etmenin direnişçi örneklerini de bizlere ispatlamaktadır.
1999 yılına kadar gerillanın on beş yıllık özgürlük mücadelesinde yarım kalan birçok yön vardı elbette. Hele hele ARGK’den HPG’ye yaşanan dönüşüm, kendisini artık yarım kalan yürüyüşten başarı ve zafere taşıyan bir yürüyüşe sürükleyişti. En çetin sorgulama ve en keskin kişilik savaşımları kendini, başarıda ısrarlı olanların sağlam duruşlarıyla yeniden gerilla giysilerine büründürdü. Belki elbiselerimize dökülen kanları ve öykülerini keşke anlatabilseydik dediğimiz zamanlar oldu. Fakat birçok öykü kendilerini anlatamadan bu elbiselerle birlikte toprak oldu, tarihin gizli hazinelerine karıştı…
Tam olmak yaşamaktı. Düşüncesini, duygularını, hayallerini, yaşadığı mutluluk, sevinç ve üzüntülerini romana dökmekti. Anı yazmak, şiirleştirmekti. ‘Ben direndim.’ demekti. ‘Ben varım.’ demekti. Toprak olmadan önce yaşadığını gösterebilmekti.
Her gerilla öyküsünü dinlediğimizde en çok gülüşler kalır belleklerimizde. Gerilla nasıl güler acaba? Gerilla nasıl ağlar? Gerilla yaşanamaz denilen kasvetli dağlarda nasıl türküleşir, şiirleşir, kahramanlaşır? Gerilla en vahşet savaşların dayatıldığı anlarda nasıl ruhunu barışa kanatlandırır? Çürüttük dendiği anda nasıl yeşerir, serpilir, çoğalır ve büyür?
Silahlı mücadele tarihimiz iki önemli dönemecin yarattığı çıkışla gelişti. Bu, 15 Ağustos Atılımı’nın yarattığı ulusal-demokratik diriliş ve bu dirilişin birikimine dayanarak başlatılan 1 Haziran kararının atılıma dönüşerek yarattığı direniş ruhudur. Bir ulusal dirilişten demokratik konfederalizm temelinde demokratik bir kurtuluşa ulaşmanın direnişiydi. Açığa çıkan gerçeklik; Kürdistan’da mücadele edildiğinde başarma ve kazanma gerçekliğinin somutluk bulduğudur. Kürdistan’a ve Kürt halkına dayatılan inkâr ve imha siyasetinin parçalanması işte bu direnişin kahramanca örnekleriyle gerçekleşti. Apocu çizgi ve şehitlerimizin Reber Apo çizgisinde sonsuz bağlılıkları cesareti, kararlılığı ve coşkuyu kazandırdı. Serhildanların öncü ruhu oldu. Önderliğe özgürlük şiarını Özgürlük hareketi etrafında yekvücut haline getirdi. İşte bunun dili, bunun şiiriydi Şehit Bagok Welat yoldaş…
Özgür yaşamda ısrarın, direnişin ve adanmışlığın fedai kişiliği ile duygu devriminin fedai şairiydi. Çağımızın en gelişkin yaşam biçimi olan gerillanın özgür yaşamını şiirlerine işleyendi. Direniş ile fedailiğin özünü yakalayarak şair olandı. Gerillanın savaşımını, yaşamını, umutlarını, özgürlük aşkını ve duygularını yaşayarak tanıyandı. Yaşayarak yazandı. Tabii fedai ruhla mücadele etti ve fedai ruhla yazdı. Ruhun açılmasıyla dizeler dizdi. Şiirleri ruhunun aydınlanmasıydı. Yoldaşlığa bağlılığın duygu seliydi. Onun kaynağına inmeydi. Öyle sistemin üst okullarında yetişmemişti. PKK’nin yaşam üniversitesinden aldığını yaşamsallaştırarak ve edebileştirerek bize geçmişin gelecek yüzünü bıraktı.
Şehit Bagok arkadaş, Kürdistan’daki teslimiyet ve direniş ruhunu tanıyarak ve bilerek şairleşti. ‘Direnenler vardı, varlar ve var olacaklar.’ düşüncesi kararlılığı ve duygusuna sahipti. Ve öylece son olarak Dersim şehidi şehit Ruhat’ı yazdı özgürlük ve fedailiğin şairi... Bizlere de kendini anlatmayı ve yazmayı bırakmadı. Kendisini, Önderliği, yoldaşlığı, mücadeleyi, halkı ve şehitleri şiirlerle bırakarak anlattı.
Ve bizler de Şehit Bagok’un anlatıcıları, iz sürücüleri olarak anısına bağlı kalmanın ilkelerini dokuyacağız bedenlerimize. Şairliği, gerillacılığımızın özlü ve özgün yanlarımızın ifadesi olacak ve bu mirası gerillalaştıracak, şairleştireceğiz.
Bahoz Erdal
Göçün şiiridir yalnızlığımız
Kristal yağmurlar damlıyor Masallarımızın sararmış yapraklarına Her yağmur damlası teni yakan ateş Mevsim katıksız yalnızlık
Hangi kasabanın bitişine terk ettik Çocuk şarkılarımızın dargın melodilerini Mavi rüzgarı arıyor şimdi İçimizdeki kar beyazı düş martısı Tutkularımızdan köprüler kurduk Arayışlarımızın derin uçurum ağızlarına Soluğumuzda belirginleşirdi zaman Hayallerimizde tutuşurdu mekan
* Hangi zaman Hangi mekan Saklı tuttu aşklarımızın yürek sancısını
Dalgalar saflığı ipeksi tül gözlerimiz Yürek yağmur yarışı Islak toprak Ve halen kirletilmemiş sevinç Ufkumuzun sınır hatlarında * Göz yelkenlerimizi indiriyoruz O yeşil deryanın gizemine Ardımızda Bir tek zamanı bırakıyoruz Zaman ki Ağır ağır silecekti Geçmişin ayak izlerini
Dudağımızda Hala o kentin hüzünlü melodisi Eski bir harabeyi anlatır Şimdiki zamanın terk edilen mekanlarına Hangi sürgünün hüsranı Hangi kuşatmanın kara lekesi
* Ve hangi kentin yalnızlığını sindirdik Yüreğimizin işgalsiz yerinde
Sazlık dumanları arasında yürüyoruz Bilinmeyen uzaklığa doğru * Kulağımızda Yıkıntılardan kalma çocuk ninnileri Avuçlarımızda Kar beyaz martı çığlığı Sahipsiz masalların Balıkçıl kuşlarıyla göçüyoruz Dilimizde sızılı bir anlatımın anlaşılmayan dilsizliği Düşlerimizde Liman çocuklarının mızıka sesleriyle göçüyoruz Kımıltısızlığımızı duyan var mı? Gören var mı? Çöldeki kayıp benliğimizi
Ve şimdi Şair imgelerken İçimizdeki saklı acıları Göçün şairidir yalnızlığımız Kalbin aynasıdır sancılarımız Hayalin
Dün zamanı çiviledim gökyüzüne Yüzümü geçmişe dönerek Hayallerimde aradım seni Bize ait ama yaşamadıklarımızı Bir bir yargıladım Kefenin bir ucunda sen Diğer ucunda Hayalin Sen kayboluyordun kendi hayalinle Rüzgarda nefesini hissettim okşarken saçlarını Yüreğin sele uğruyordu Boğuluyordum rengini verdiğin bulutlardan * Akan göz yaşlarında Sandal olup dalıyordun enginliğine Uzatınca elimizi uzaklaşıyorduk Ve hayalin sen olup gidiyordu Bir ben kalıyordum yine Asılı zamanın boşluğunda Sadece ben
Haritanın Görünmeyen Yüzü KemalPpir’e
Çocuklar kadar gençtiler o zaman Şimdilerde ak saçlı bilgeler genç olanlar Yirmi bir yıl önce bugün doğanlar İlkokul çağına geldiklerinde Çizgilerin boş sayfada Ne yöne çizilmesi gerektiğini Ve artık heceleyerek Okumaya başladıklarını biliyorlardı Çizgili çizgisiz Kareli defterlerini İlk çizmeye başladıklarını Harita bir atlasın Unutulmamış ama alışılmış haritanın dışındaydı Yüzlerce yıldır çizilmiş çizgileri Kendi kalemleriyle değiştirdiler
Özlemin
Kaç yıl oldu görmeyeli Kaç mevsim Yüzüne hasret kaldığım günler Ne çabuk büyüdü
Anımsar mısın beni Hayalimdeki yüzün Şimdi büyüyen çocukluğun Hayalindeki yüzüm
* Ak saçların Güven veren dokunuşların Yıldızlı gecelerimde huzur veren Anadilimde yüreğime işleyen Sevincimiz
Sevgi ve barış kokan aşklarımız Aşklarımız sabaha da sürsün isterdim Çocuksu özlemlerimizin güneşi koynunda
* Huzur veren dokunuşlarını Selamlamak isterdim Masalların düşlerimde tamamlanırdı Ak saçlarında dilsiz bir tarih
* Çocuk yüreğime anlatamadığın gizli yaşanmışlıklar
Büyüdüm Bir uzun yolculuk bekliyordu beni Artık senin için bir hayal Genç bedenlerin savaşında
Yaşama dönüşerek Görkemli dağların yolculuğunda Beni uzun dönüşsüz Suçlusu masallarım olan Adını bir türlü veremediğim Bana yabancı gelen İstemsiz, o kenti bırakmış * Ardımdan ağlamalarını istemem Dağlarımın tüm çiçeklerini armağan ediyorum Toprağa düşen masal çocuklarına Unutma beni Şafak vaktinde
Şafak al kırmızı olmuş yıldızlar küsmüş o gün destansı yaşamın bağladığı sabah hüzün dolmuş yüreği Munzur’un suları donmuş beyaz gelinlik içinde Kuş cıvıltıları acı ve barut donatmış köşe bucağı
* Yüreğim parça parça Ciğerim karanlığa bürülü Şafak karla örtülü Yine coşkun akan Munzur öfkesiyle çılgın Delirmiş vurur vadi duvarlarına Gittikçe yükselen uğultusuyla bir şeyler anlatıyor Yüreği tanıktır zulümlere Asi yol vermez bu zamanlarda Vicdanı sızlamıyor Munzur’un Hem de dertli mi dertli Çobanların kavalı duyulmaz bu diyarda
* İnsanlar ıssız bırakmıştır onu Bundandır küskün oluşu Sana ne eyledik biz Can istedik can aldın hem de çocuk genç demeden
Sana feryadım çok Yüreğinin can damarlarının sızladığını sanan Munzur
* Coşkunluğuna gem vurasın derim Derim ki beni dinle Yıldızların küstüğü gün kaş ve göz arasında vedalaşan Aşkları uğruna ölümü seven yiğitlerin öyküsünü dinle Dinle ki coşkuna ortak bulasın Yaban eller dinlesin Dinlesin ki Ölümü sevenler aşkına Kavgana kavga katsın
* Karanlık bir şafak doğmuş Böyle şey olur mu deme bana Ben de bilirim şafakları İnanmak böyle şafağa İşte böyle bir karanlık
Gece gündüz yer değiştirdiler Laç’tan bir çığlık koparcasına anlatamaz bunları Ben de anlatamam kardelenleri
* Gözü yaşlı anaların yüreğini paylaşmak zor Munzur Bir sessiz şafak vaktinde güleç yüzlü diren yoldaşım İnadından dönmeyen Daha başaracağım çok şey var diyor rüzgarın çocuğu Menav yoldaş İnadına Munzur’un derinliğine indi
Yüreği sapasağlam Yiğitler böyle selamlaşır Yoksa anlatamazdım Munzur’a Canlar bir tek yürek olur Vatan sevdasının paylaşıldığı şafaklara
* Şimdi anlar mısın beni dertli mi dertli
O günden beri Laç’ta kekik kokusu yayılmaz Geyikler görülmez
Ve sen Munzur Daha hırçın, daha coşkun Asiliğine asi canlar katarak Bütün diyarlara uzanasın
Unutma Munzur Aşk uğruna ölümü sevenlerin Öyküsünü anlatasın
Yaşamı Yaratmaya Giderken
Sımsıkı sarıldı inançlı yürekler Bakışlar sonsuzca gülüştü
Aşkın çocukları anlar Silahlarını yoldaşlarına bıraktılar sürsün diye yaşam kavgaları
Başarı dileyen umutlu yüreklerin Yıkılmazlığından aldılar inançları Kutsaldı kararları
Kapkara ıslak gözleriyle Ardından bakan küçük bir Arap çocuğu Sözdü ateş içinde yanan, Kürt bebesine duyulan sevgiydi
* Yaratılmalıydı yaşam Anlamını yitirmeden kan yaratılmalıydı umut Çok sıkı sarıldılar sımsıkı Yaşama sarılıştı bu
Yaşam yaratılmalıydı Son kez baktılar birbirlerine ilk kez bakar gibi Bembeyaz bir güzellik oldular kızıl taçlarıyla
* Yaşam yaratılmalıydı İşte gittiler ‘Merhaba yaşam’ diyerek gittiler
Gerçeğin özü deme
Bir bedene yerleşti yedi ayrı figür Tüm farklılık ve ayrılıklarıyla gittiler Şehrin kehanetini asarak boyunlarına gittiler O uzak çölün saydam yalnızlığına Geride, Kentin kapısında gülen yüzleri kaldı Bir de, Sahipsiz tanrısal gizemi
* Gizi içinde saklı bir soruydu Künyelere kazılıydı suretleri gittiler Ayın simli gölgesinde Avuçlarında bir tarih Geçtiler, Zaman tünelinin mavi penceresinden
Yedi yüzük bir sihir
* Yüzük, Gülüşü kaya sertliği Zaman, Ağır ağır siliyor yüzüğün kehanetini Kil ve dilden yeniden oluşuyor putlar
* Sihir içimizde yatan bir enkaz Ansız bir çağın sızılı atmosferi Şimdi mekan fabrika bacaları Bir bir değiştirmiş yüzleri Duygular kara Yürekler kara
Serbest piyasa dostluklar ikilem kıskacında Hüküm sürüyor iktidar Hükümlü olmuşuz Hükmettiğimiz çarkın sahte zarında Her gün, Biraz daha zalimleştiriyor İçimizdeki canavarı Her kuvvet, Biraz daha zalimleştiriyor İçimizdeki şeytanı
* Her saltanat bir enkaz Her enkaz, Kokmuş bir ceset yüzüğün gizeminde Örtülü bir toplumsal marjinal gerçeklik Modern duygular, Çağdaş fikirler, Ortaçağ duvarına yapıştırılmış, Satılık bir portre benliğimiz
Gerçeğin özü değil, uyarlanmış biçimi hayat Hayatın perdesini aralamak Siyah beyaz gözlükler ötesinde Ve akta değişen kara hayatı kurutmak Donuk beyinlerde sırrın düğümünü çözmek Tüm gizemliliğiyle devirmek Güçlendiğini sandığı sahte tahtı Çağ imajındaki maskeleri kırmak Eski saydam yüzleri bulmak Yüzüğün sihirli kehanetinde * Zaman ağır ağır örmüş Kafataslarımızın içinde İsimli örümcek ağlarıyla Bir kaba sığdıramazken Kum tanesi hacmimizi Ufkumuz, bir bardak dolusu çağlayan
* Yüzük Hep sessizceydi Çığlıkları çığlık Dizgin bir asi attı yüzüğün aynasında Alıntılar yapıyorum Eski defterden bir yaprak Değişmeyen tek mevsim Halen hüzünlü sonbahar Hayatın yüzünde bozuk renkler Zaman kayıp, yitik bir mazi Kazılı künyeler geride kaldı Numaralı tozlu dosyada Erkekliğin kibirli cesareti Otuz üç dizimli kehribar yüzük
* Yüzük Şarap kadehine zehrini boşaltı yılan Şekilsel görüntülü dijital dünya Vicdanımız Anlatamadığımız anlamlarla dolu İki yanıttan oluşan bir dünya Her yanıt, bizi ısıran kara bir yılan Kırık camlara yansıyan sisli gölgeler Parçalar bütünlüğü bir yürek Benliğimizi parçalayan o kama, hançer Boşaltmakta zehrini kadehimize
* Bir öyküyü kirlettik buzlu bıçak ağzına Çıplaklık Kara kristal gibi soğuk avuçlarımızda sancı Değişen bir yüzü belgeleyememek her yanıyla Vakit geç oldu Kapatın ışıkları
* Yüzük Bulutla örülü raylarda Yelken açıyorum çocukluğuma Mavi deniz gözlerimde Eski puslu aynada Bir yan gerçek kendi tabirinde Büyük bir dünya küresi Yüzüğün saydam çerçevesi Küçük şirin sazlık bir ev Çocukluk düşümün arka bahçesi
* Yüzük ve Çocukken de, Büyürken de, Tek oyuncağıydı toprağı
Kayıp bir adres benliğimiz Buğulu simli perde gözlerin Saydam ayın Kristal çıplaklığında Batan güneşin kızıllığı şimdi ülkem Ve sen Yüreğimden kayan bir hançer darbesi Yüzüğün iç çığlığında Dünya küresinde Dipsiz kuyusuna atılmış Yaralı toprağın gizemli sureti Yaprak gözlü Türkü kıvamında bir toprak Sevda kıvamında bir özgürlük Zaman sende Sihir sende Sana akıyor çocuk hayallerim
Her ufuk Senden kalma bir uzaklık Her uzaklık Sana olan özlemdir
* Yüzük Solgun Katıksız mevsim Üşüyen duygularım Dilimde, hala geçmişten kalma bir ezgi
Bir öyküye uyarlamak Yaşantısız aşklarımı Tablonun fırça izlerini değil, renklerini taşımak Görüntümüzün gölgesinde
* Yüzük Kimim? Neredeyim? Hangi zamandayım? Tarihin sayfasında. Rafa kaldırılmış tozlu bir dosya.
Ayrılık Zor Gülüm
Ayrılık zor gülüm senden memleketimden ve dostlardan
Yaklaştıkça ayrılık vakti yüreğim yanar Senden el çekmem bakışların sevda dolu Özgürlüğe götürür
* Anlatamam gülüm sana Anlatamam Sevdana sevdalı olduğumu Sonra alıştım buralara Öten kuşları Vızıldayan arıyı Altın yapraklı kavağı anlatamam Anlatamam gülüm Senden ayrılmak zor Bir anlık bile
* Sonra dostum Giderim gönlüm razı olmaz Bilirim sevdam buruk Ama senin için benim için dostlarım için Geriye dönüşte Tekrar seni kucaklamak için
O zaman sevdam sevdanla yüreğim yüreğinle olsa Sana varıp Anlından öperim Tarihten Gelen Ses
O kutsal topraklarda bir gün sesimi duyacaksın Dedi ve sustu
Ve sonra Süzülürcesine çekildi kendi dünyasına Kapı yavaşça aralandı Gözleri yaşlıydı Saçlarımı okşadı Sessizce gülümsedi
Sende mi buradasın küçük? Gözlerimi, Sesimi, Yüreğimi, Hepsini aldı birden Çekildi kendi dünyasına ağlayarak
Oysa anlatmalıydım ona Çakıl taşlarını Dere suyunun ve toprağın gizini
Yalnızlık sana mahsus değil ki Paylaşmaya gelmez biliyorsun Ama ben paylaşmak isterdim Yalnızlığımı
Konuşursa çözülecek yaşamın sırrı Yaşatacak yüreği Söyleyecek dili
Umursamazlık değil Bu sadece hüzün Umutlarımı aldığının resmi
Ellerimi tuttu ve gülerek Dinle küçük Hüzün nedir? Çakıl taşları mı toprak mı?
Ya yaşam nedir? Ya yürek nedir?
Süzülürcesine çekildi zamanına Sesini duydum yüzyıllar sonrasında
Sizce yaşam nedir diyorum Ben ise dinlerken Artık duymuştum Seslenirken de Ben o kutsal topraklardaydım Ateşi Çalan
Karanlık Kapkara dünya İnsanların yüreğinde Ama tanrılar Kendi katmanlarında yalnız Aydınlıkta Ve bir gün biri Tanrıların elinden Çaldı ateşi Aydınlığı Armağan eyledi insanlara Yüreklere Yüzlere Dillere * Tanrılar Elbet unutmadı bugünü Acımasızca Duygusuzca En yüksek dağın zirvesine En ulaşılmaz kayasına Çivilediler Ama Bir gün, İnsanlar Yüreklerine Gözlerine Dillerine yaşam verenler için Ateşi Alıp götürdüler ateşe İşte o zaman Ateş hırsızı Bir zamanlar tanrılardan çaldığı Ateşte birleşti Ateşle şahlandı Uzandı dört bir yana alevleri Yüceldi Tanrılardan daha Yüceldi O zaman
Çocuk Özlemi
Islak topraklar üzerinde yürüyen sen misin çocuk? Yalınayak Lime lime olmuş elbiselerinle Issız bucaksız sokak köşelerinde çaresiz mi kaldın çocuk? Ekmeğini el çöplüğünde, Büyük şehirlerin sana ait olmayan caddelerinde Sakız, mendil satarak arayan sen misin çocuk? * Unutma çocuk Yıllarını yaşamadan geçirdin Senden çalınan günleri unutma ki Büyüdüğünde seni bekleyenlere inat Kurtarasın Senden sonrakini Bekletildik
Benim sende Senin onda Onun sende Gizlediği pencerede Yaşamın Hayallerin Ötesinde bekletildik Umudun şafağında Özgürlüğün tetiğinde Bekletildik Bugünün hasretine
Özüm VarKaç zamandan beri Nice gün geldi geçti Kimseler duymadı sesimi Ne tarih sayfaları gördü ne yazdı beni Ne de başka kimse bildi adım evindar Unutulmuş kızıl zamanda doğdum bir parça İsa gibi Bir tanrı lütfu babasızım Dahası Meyremsi sabaha güldüm * Gülüşüm göç Gülüşüm sürgün Gökyüzüm güneşsizdi
Makineli tüfek sesinde öğrendim merhabayı Kaç kuşaktır beklerim Sözüm var kemaller’e * İntikamı sevda adım evindar
Kızılkayalar’da Karadere’de Karanlık boğazlardan geçiyoruz zamanı Adım evindar Vahşetin zindan kuyusunda Yıldızların buz yediği aysız gecede Dört alev oldum Dört candım dört canım Bedenlerinde doğdum Kızıl kanımla sevmeyi öğrendim Ama can çıkmaz bedenimde Ölüm soğuk Ölüm Ölümde yaşamak gerekir dedi tarih İşte o an bombalaştı bedenim tek sesli değil |