Basıldığı yer: Roj Matbaası

Basıldığı tarih: Aralık 2005

Kitap Halini İndirmek İçin Tıklayın

Bu kitap, 10 Temmuz 2005’te Dersim’de şehit düşen Azam(Murat Yavuz),  21 Ağustos 2005’te Xinerê’de şehit düşen Diren (Gulabi  Kuman) ve   19 kasım 2003’te Bingöl Kızılağaç’ta şehit düşen Rohat(Mustafa Gök) yoldaşların anısına ithaf edilmiştir. 

 

FEDAİ ŞAİR

 

Direniş fırtınalı kişilik ister. Yüreğin beyinde ve bedende patlamasıdır direniş… Yenilmez irade ve keskin kararlılık beynin yürekte kendisini yaratmasıyla gerçekleşir. En anlamlı direniş örnekleri, bilimsel cesaretin kendini komple ve entelektüel biçimde ifade ettiği militanıyla verilmiştir. 21. yüzyılın Kürdistan gerillası HPG ile kendini yenilemiş, profesyonelleşmiş, savaş ve direnişte efsaneleşmiş, böylelikle fedaileşerek tarihin taş yazıtlarına bir anıt gibi dikilmiştir. Yaratıcılığındaki muhteşemlik gerillanın hünerli ellerindedir artık. Sanat, kültür ve edebiyatta kendini var etmenin direnişçi örneklerini de bizlere ispatlamaktadır.

1999 yılına kadar gerillanın on beş yıllık özgürlük mücadelesinde yarım kalan birçok yön vardı elbette. Hele hele ARGK’den HPG’ye yaşanan dönüşüm, kendisini artık yarım kalan yürüyüşten başarı ve zafere taşıyan bir yürüyüşe sürükleyişti. En çetin sorgulama ve en keskin kişilik savaşımları kendini, başarıda ısrarlı olanların sağlam duruşlarıyla yeniden gerilla giysilerine büründürdü. Belki elbiselerimize dökülen kanları ve öykülerini keşke anlatabilseydik dediğimiz zamanlar oldu. Fakat birçok öykü kendilerini anlatamadan bu elbiselerle birlikte toprak oldu, tarihin gizli hazinelerine karıştı…

Tam olmak yaşamaktı. Düşüncesini, duygularını, hayallerini, yaşadığı mutluluk, sevinç ve üzüntülerini romana dökmekti. Anı yazmak, şiirleştirmekti. ‘Ben direndim.’ demekti. ‘Ben varım.’ demekti. Toprak olmadan önce yaşadığını gösterebilmekti.

Her gerilla öyküsünü dinlediğimizde en çok gülüşler kalır belleklerimizde. Gerilla nasıl güler acaba? Gerilla nasıl ağlar? Gerilla yaşanamaz denilen kasvetli dağlarda nasıl türküleşir, şiirleşir, kahramanlaşır? Gerilla en vahşet savaşların dayatıldığı anlarda nasıl ruhunu barışa kanatlandırır? Çürüttük dendiği anda nasıl yeşerir, serpilir, çoğalır ve büyür?

Silahlı mücadele tarihimiz iki önemli dönemecin yarattığı çıkışla gelişti. Bu, 15 Ağustos Atılımı’nın yarattığı ulusal-demokratik diriliş ve bu dirilişin birikimine dayanarak başlatılan 1 Haziran kararının atılıma dönüşerek yarattığı direniş ruhudur. Bir ulusal dirilişten demokratik konfederalizm temelinde demokratik bir kurtuluşa ulaşmanın direnişiydi. Açığa çıkan gerçeklik; Kürdistan’da mücadele edildiğinde başarma ve kazanma gerçekliğinin somutluk bulduğudur. Kürdistan’a ve Kürt halkına dayatılan inkâr ve imha siyasetinin parçalanması işte bu direnişin kahramanca örnekleriyle gerçekleşti. Apocu çizgi ve şehitlerimizin Reber Apo çizgisinde sonsuz bağlılıkları cesareti, kararlılığı ve coşkuyu kazandırdı. Serhildanların öncü ruhu oldu. Önderliğe özgürlük şiarını Özgürlük hareketi etrafında yekvücut haline getirdi. İşte bunun dili, bunun şiiriydi Şehit Bagok Welat yoldaş…

Özgür yaşamda ısrarın, direnişin ve adanmışlığın fedai kişiliği ile duygu devriminin fedai şairiydi. Çağımızın en gelişkin yaşam biçimi olan gerillanın özgür yaşamını şiirlerine işleyendi. Direniş ile fedailiğin özünü yakalayarak şair olandı. Gerillanın savaşımını, yaşamını, umutlarını, özgürlük aşkını ve duygularını yaşayarak tanıyandı. Yaşayarak yazandı. Tabii fedai ruhla mücadele etti ve fedai ruhla yazdı. Ruhun açılmasıyla dizeler dizdi. Şiirleri ruhunun aydınlanmasıydı. Yoldaşlığa bağlılığın duygu seliydi. Onun kaynağına inmeydi. Öyle sistemin üst okullarında yetişmemişti. PKK’nin yaşam üniversitesinden aldığını yaşamsallaştırarak ve edebileştirerek bize geçmişin gelecek yüzünü bıraktı.

Şehit Bagok arkadaş, Kürdistan’daki teslimiyet ve direniş ruhunu tanıyarak ve bilerek şairleşti. ‘Direnenler vardı, varlar ve var olacaklar.’ düşüncesi kararlılığı ve duygusuna sahipti. Ve öylece son olarak Dersim şehidi şehit Ruhat’ı yazdı özgürlük ve fedailiğin şairi... Bizlere de kendini anlatmayı ve yazmayı bırakmadı. Kendisini, Önderliği, yoldaşlığı, mücadeleyi, halkı ve şehitleri şiirlerle bırakarak anlattı.

Ve bizler de Şehit Bagok’un anlatıcıları, iz sürücüleri olarak anısına bağlı kalmanın ilkelerini dokuyacağız bedenlerimize. Şairliği, gerillacılığımızın özlü ve özgün yanlarımızın ifadesi olacak ve bu mirası gerillalaştıracak, şairleştireceğiz.

Bahoz Erdal

 

Göçün şiiridir yalnızlığımız

 

Kristal yağmurlar damlıyor

Masallarımızın sararmış yapraklarına

Her yağmur damlası teni yakan ateş

Mevsim katıksız yalnızlık

 

Hangi kasabanın bitişine terk ettik

Çocuk şarkılarımızın dargın melodilerini 

Mavi rüzgarı arıyor şimdi

İçimizdeki kar beyazı

                        düş martısı

Tutkularımızdan köprüler kurduk

Arayışlarımızın derin uçurum ağızlarına

Soluğumuzda belirginleşirdi zaman

Hayallerimizde tutuşurdu mekan

 

*

Hangi zaman

Hangi mekan

Saklı tuttu

aşklarımızın yürek sancısını

 

Dalgalar saflığı

            ipeksi tül gözlerimiz

Yürek yağmur yarışı

Islak toprak

Ve halen kirletilmemiş sevinç

Ufkumuzun sınır hatlarında

*

Göz yelkenlerimizi indiriyoruz

O yeşil deryanın gizemine

Ardımızda

Bir tek zamanı bırakıyoruz

Zaman ki

Ağır ağır silecekti

Geçmişin ayak izlerini

 

Dudağımızda

Hala o kentin hüzünlü melodisi

Eski bir harabeyi anlatır

Şimdiki zamanın terk edilen mekanlarına

Hangi sürgünün hüsranı

Hangi kuşatmanın kara lekesi

 

*

Ve hangi kentin yalnızlığını sindirdik

Yüreğimizin işgalsiz yerinde

 

Sazlık dumanları arasında yürüyoruz

Bilinmeyen uzaklığa doğru

  *

Kulağımızda

Yıkıntılardan kalma çocuk ninnileri

Avuçlarımızda

Kar beyaz martı çığlığı

Sahipsiz masalların

Balıkçıl kuşlarıyla göçüyoruz

Dilimizde sızılı bir anlatımın

anlaşılmayan dilsizliği

Düşlerimizde

Liman çocuklarının

mızıka sesleriyle göçüyoruz

Kımıltısızlığımızı duyan var mı?

Gören var mı?

Çöldeki kayıp benliğimizi

 

Ve şimdi

Şair imgelerken

İçimizdeki saklı acıları

Göçün şairidir yalnızlığımız

Kalbin aynasıdır sancılarımız

 

Hayalin

 

Dün zamanı çiviledim gökyüzüne

Yüzümü geçmişe dönerek

Hayallerimde aradım seni

Bize ait ama yaşamadıklarımızı

Bir bir yargıladım

Kefenin bir ucunda sen

Diğer ucunda

Hayalin

Sen kayboluyordun kendi hayalinle

Rüzgarda nefesini hissettim

okşarken saçlarını

Yüreğin sele uğruyordu

Boğuluyordum         

rengini verdiğin bulutlardan

         *

Akan göz yaşlarında

Sandal olup dalıyordun enginliğine

Uzatınca elimizi uzaklaşıyorduk

Ve hayalin

sen olup gidiyordu 

Bir ben

kalıyordum yine

Asılı zamanın boşluğunda

Sadece ben

 

 Haritanın Görünmeyen Yüzü

                                      KemalPpir’e

 

Çocuklar kadar gençtiler

o zaman

Şimdilerde ak saçlı bilgeler

genç olanlar

Yirmi bir yıl önce bugün doğanlar

İlkokul çağına geldiklerinde

Çizgilerin boş sayfada

Ne yöne çizilmesi gerektiğini

Ve artık heceleyerek

Okumaya başladıklarını biliyorlardı

Çizgili çizgisiz

Kareli defterlerini

İlk çizmeye başladıklarını

Harita bir atlasın 

Unutulmamış ama alışılmış

haritanın dışındaydı

Yüzlerce yıldır çizilmiş çizgileri

Kendi kalemleriyle değiştirdiler

 

 

Özlemin

 

Kaç yıl oldu görmeyeli

Kaç mevsim

Yüzüne hasret kaldığım günler

Ne çabuk büyüdü

 

Anımsar mısın beni

Hayalimdeki yüzün

Şimdi büyüyen çocukluğun

Hayalindeki yüzüm

 

     *

Ak saçların

Güven veren dokunuşların

Yıldızlı gecelerimde huzur veren

Anadilimde yüreğime işleyen

Sevincimiz

 

Sevgi ve barış kokan aşklarımız

Aşklarımız sabaha da sürsün isterdim

Çocuksu özlemlerimizin güneşi koynunda

 

     *

Huzur veren dokunuşlarını

Selamlamak isterdim

Masalların düşlerimde tamamlanırdı

Ak saçlarında dilsiz bir tarih

 

    *

Çocuk yüreğime anlatamadığın

gizli yaşanmışlıklar

 

Büyüdüm

Bir uzun yolculuk bekliyordu beni

Artık senin için bir hayal

Genç bedenlerin savaşında

 

Yaşama dönüşerek

Görkemli dağların yolculuğunda

Beni uzun dönüşsüz

Suçlusu masallarım olan

Adını bir türlü veremediğim

Bana yabancı gelen

İstemsiz, o kenti bırakmış

         *

Ardımdan ağlamalarını istemem

Dağlarımın tüm çiçeklerini

armağan ediyorum

Toprağa düşen masal çocuklarına

Unutma beni                                                                                                                                                                                                                                                                                 

 

Şafak vaktinde

 

Şafak al kırmızı olmuş                                                                     

     yıldızlar küsmüş o gün

          destansı yaşamın bağladığı sabah

          hüzün dolmuş yüreği

Munzur’un suları donmuş

beyaz gelinlik içinde

Kuş cıvıltıları acı ve barut

donatmış köşe bucağı

 

             *

Yüreğim parça parça

Ciğerim karanlığa bürülü

Şafak karla örtülü                                                                                                                                              

Yine coşkun akan Munzur

öfkesiyle çılgın

Delirmiş vurur vadi duvarlarına

Gittikçe yükselen uğultusuyla

bir şeyler anlatıyor

Yüreği tanıktır zulümlere

Asi yol vermez bu zamanlarda

Vicdanı sızlamıyor Munzur’un

Hem de dertli mi dertli

Çobanların kavalı duyulmaz

bu diyarda

 

*

İnsanlar ıssız bırakmıştır onu

Bundandır küskün oluşu

Sana ne eyledik biz

Can istedik can aldın

hem de çocuk genç demeden

 

Sana feryadım çok

Yüreğinin can damarlarının

sızladığını sanan Munzur

 

         *

Coşkunluğuna gem vurasın derim

Derim ki beni dinle

Yıldızların küstüğü gün

kaş ve göz arasında vedalaşan

Aşkları uğruna ölümü seven

yiğitlerin öyküsünü dinle

Dinle ki

coşkuna ortak bulasın

Yaban eller dinlesin

Dinlesin ki

Ölümü sevenler aşkına

Kavgana kavga katsın

 

    *

Karanlık bir şafak doğmuş

Böyle şey olur mu deme bana

Ben de bilirim şafakları

İnanmak böyle şafağa

İşte böyle bir karanlık

 

Gece gündüz yer değiştirdiler

Laç’tan bir çığlık koparcasına

anlatamaz bunları

Ben de anlatamam kardelenleri

 

      *

Gözü yaşlı anaların yüreğini paylaşmak

zor Munzur

Bir sessiz şafak vaktinde

güleç yüzlü diren yoldaşım

İnadından dönmeyen

Daha başaracağım çok şey var diyor

rüzgarın çocuğu Menav yoldaş

İnadına Munzur’un derinliğine indi

 

Yüreği sapasağlam

Yiğitler böyle selamlaşır

Yoksa anlatamazdım Munzur’a

Canlar bir tek yürek olur

Vatan sevdasının paylaşıldığı şafaklara

 

  *

Şimdi anlar mısın beni

dertli mi dertli

 

O günden beri

Laç’ta kekik kokusu yayılmaz

Geyikler görülmez

 

Ve sen Munzur

Daha hırçın, daha coşkun

Asiliğine asi canlar katarak

Bütün diyarlara uzanasın

 

Unutma Munzur

Aşk uğruna ölümü sevenlerin

Öyküsünü anlatasın

 

Yaşamı Yaratmaya Giderken

 

Sımsıkı sarıldı inançlı yürekler

Bakışlar sonsuzca gülüştü

 

Aşkın çocukları anlar

Silahlarını yoldaşlarına bıraktılar

sürsün diye yaşam kavgaları

 

Başarı dileyen umutlu yüreklerin

Yıkılmazlığından aldılar

inançları

Kutsaldı kararları

 

Kapkara ıslak gözleriyle

Ardından bakan küçük bir Arap çocuğu

Sözdü ateş içinde yanan,

Kürt bebesine duyulan sevgiydi

 

      *

Yaratılmalıydı yaşam

Anlamını yitirmeden kan

yaratılmalıydı umut

Çok sıkı sarıldılar

sımsıkı

Yaşama sarılıştı bu

 

Yaşam yaratılmalıydı

Son kez baktılar birbirlerine

ilk kez bakar gibi

Bembeyaz bir güzellik oldular

kızıl taçlarıyla

 

*

Yaşam yaratılmalıydı

İşte gittiler

‘Merhaba yaşam’ diyerek gittiler

 

Gerçeğin özü deme

 

Bir bedene yerleşti yedi ayrı figür

Tüm farklılık ve ayrılıklarıyla

gittiler

Şehrin kehanetini asarak boyunlarına

gittiler

O uzak çölün saydam yalnızlığına

Geride,

Kentin kapısında gülen yüzleri kaldı

Bir de,

Sahipsiz tanrısal gizemi

 

*

Gizi içinde saklı bir soruydu

Künyelere kazılıydı suretleri

gittiler

Ayın simli gölgesinde

Avuçlarında bir tarih

Geçtiler,

Zaman tünelinin mavi penceresinden

 

Yedi yüzük bir sihir

 

*

Yüzük,

Gülüşü kaya sertliği

Zaman,

Ağır ağır siliyor yüzüğün kehanetini

Kil ve dilden yeniden oluşuyor putlar

 

*

Sihir içimizde yatan bir enkaz

Ansız bir çağın sızılı atmosferi

Şimdi mekan fabrika bacaları

Bir bir değiştirmiş yüzleri

Duygular kara

Yürekler kara

 

Serbest piyasa dostluklar

ikilem kıskacında

Hüküm sürüyor iktidar

Hükümlü olmuşuz

Hükmettiğimiz çarkın sahte zarında

Her gün,

Biraz daha zalimleştiriyor

İçimizdeki canavarı

Her kuvvet,

Biraz daha zalimleştiriyor

İçimizdeki şeytanı

 

*

Her saltanat bir enkaz

Her enkaz,

Kokmuş bir ceset yüzüğün gizeminde

Örtülü bir toplumsal marjinal gerçeklik

Modern duygular,

Çağdaş fikirler,

Ortaçağ duvarına yapıştırılmış,

Satılık bir portre benliğimiz

 

Gerçeğin özü değil,

uyarlanmış biçimi hayat

Hayatın perdesini aralamak

Siyah beyaz gözlükler ötesinde

Ve akta değişen kara hayatı kurutmak

Donuk beyinlerde

sırrın düğümünü çözmek

Tüm gizemliliğiyle

devirmek

Güçlendiğini sandığı sahte tahtı

Çağ imajındaki maskeleri kırmak

Eski saydam yüzleri bulmak

Yüzüğün sihirli kehanetinde

*

Zaman ağır ağır örmüş

Kafataslarımızın içinde

İsimli örümcek ağlarıyla

Bir kaba sığdıramazken

Kum tanesi hacmimizi

Ufkumuz,

bir bardak dolusu çağlayan

 

*

Yüzük

Hep sessizceydi

Çığlıkları çığlık

Dizgin bir asi attı yüzüğün aynasında

Alıntılar yapıyorum

Eski defterden bir yaprak

Değişmeyen tek mevsim

Halen hüzünlü sonbahar

Hayatın yüzünde bozuk renkler

Zaman kayıp, yitik bir mazi

Kazılı künyeler geride kaldı

Numaralı tozlu dosyada

Erkekliğin kibirli cesareti

Otuz üç dizimli kehribar yüzük

 

*

Yüzük

Şarap kadehine zehrini boşaltı yılan

Şekilsel görüntülü dijital dünya

Vicdanımız

Anlatamadığımız anlamlarla dolu

İki yanıttan oluşan bir dünya

Her yanıt,

bizi ısıran kara bir yılan

Kırık camlara yansıyan

sisli gölgeler

Parçalar bütünlüğü bir yürek

Benliğimizi parçalayan o kama, hançer

Boşaltmakta zehrini kadehimize

 

*

Bir öyküyü kirlettik buzlu bıçak ağzına

Çıplaklık

Kara kristal gibi soğuk avuçlarımızda

sancı

Değişen bir yüzü belgeleyememek

her yanıyla

Vakit geç oldu

Kapatın ışıkları

 

*

Yüzük

Bulutla örülü raylarda

Yelken açıyorum çocukluğuma

Mavi deniz gözlerimde

Eski puslu aynada

Bir yan gerçek kendi tabirinde

Büyük bir dünya küresi

Yüzüğün saydam çerçevesi

Küçük şirin sazlık bir ev

Çocukluk düşümün arka bahçesi

 

*

Yüzük ve

Çocukken de,

Büyürken de,

Tek oyuncağıydı toprağı

 

Kayıp bir adres benliğimiz

Buğulu simli perde gözlerin

Saydam ayın

Kristal çıplaklığında

Batan güneşin kızıllığı şimdi ülkem

Ve sen

Yüreğimden kayan bir hançer darbesi

Yüzüğün iç çığlığında

Dünya küresinde

Dipsiz kuyusuna atılmış

Yaralı toprağın gizemli sureti

Yaprak gözlü

Türkü kıvamında bir toprak

Sevda kıvamında bir özgürlük

Zaman sende

Sihir sende

Sana akıyor çocuk hayallerim

 

Her ufuk

Senden kalma bir uzaklık                                                                                                    

      Her uzaklık

Sana olan özlemdir                                                                                                                     

 

*

Yüzük

Solgun

Katıksız mevsim

Üşüyen duygularım

Dilimde,

hala geçmişten kalma bir ezgi

 

Bir öyküye uyarlamak

Yaşantısız aşklarımı

Tablonun fırça izlerini değil,

renklerini taşımak

Görüntümüzün gölgesinde

 

*

Yüzük

Kimim?

Neredeyim?

Hangi zamandayım?

Tarihin sayfasında.

Rafa kaldırılmış

tozlu bir dosya.

 

Ayrılık Zor Gülüm

 

Ayrılık zor gülüm

senden

memleketimden

ve dostlardan

 

Yaklaştıkça ayrılık vakti

yüreğim yanar

Senden el çekmem

bakışların sevda dolu

Özgürlüğe götürür

 

*

Anlatamam gülüm sana

Anlatamam

Sevdana sevdalı olduğumu

Sonra alıştım buralara

Öten kuşları

Vızıldayan arıyı

Altın yapraklı kavağı anlatamam

Anlatamam gülüm

Senden ayrılmak zor

Bir anlık bile

 

*

Sonra dostum

Giderim gönlüm razı olmaz

Bilirim sevdam buruk

Ama senin için

benim için

dostlarım için

Geriye dönüşte

Tekrar seni kucaklamak için

 

O zaman sevdam sevdanla

yüreğim yüreğinle olsa

Sana varıp

Anlından öperim

 

Tarihten Gelen Ses

 

O kutsal topraklarda bir gün

sesimi duyacaksın

Dedi ve sustu

 

Ve sonra

Süzülürcesine çekildi kendi dünyasına

Kapı yavaşça aralandı

Gözleri yaşlıydı

Saçlarımı okşadı

Sessizce gülümsedi

 

Sende mi buradasın küçük?

Gözlerimi,

Sesimi,

Yüreğimi,

Hepsini aldı birden

Çekildi kendi dünyasına ağlayarak

 

Oysa anlatmalıydım ona

Çakıl taşlarını

Dere suyunun ve toprağın gizini

 

Yalnızlık sana mahsus değil ki

Paylaşmaya gelmez biliyorsun

Ama ben paylaşmak isterdim

Yalnızlığımı

 

Konuşursa çözülecek yaşamın sırrı

Yaşatacak yüreği

Söyleyecek dili

 

Umursamazlık değil

Bu sadece hüzün

Umutlarımı aldığının resmi

 

Ellerimi tuttu ve gülerek

Dinle küçük

Hüzün nedir?

Çakıl taşları mı toprak mı?

 

Ya yaşam nedir?

Ya yürek nedir?

 

Süzülürcesine çekildi zamanına

Sesini duydum yüzyıllar sonrasında

 

Sizce yaşam nedir diyorum

Ben ise dinlerken

Artık duymuştum

Seslenirken de

Ben o kutsal topraklardaydım

 

 

Ateşi Çalan

 

Karanlık

Kapkara dünya

İnsanların yüreğinde

Ama tanrılar

Kendi katmanlarında yalnız

Aydınlıkta

Ve bir gün biri

Tanrıların elinden

Çaldı ateşi

Aydınlığı

Armağan eyledi insanlara

Yüreklere

Yüzlere

Dillere

 *

Tanrılar

Elbet unutmadı bugünü

Acımasızca

Duygusuzca

En yüksek dağın zirvesine

En ulaşılmaz kayasına

Çivilediler

Ama

Bir gün,

İnsanlar

Yüreklerine

Gözlerine

Dillerine yaşam verenler için

Ateşi

Alıp götürdüler ateşe

İşte o zaman

Ateş hırsızı

Bir zamanlar tanrılardan çaldığı

Ateşte birleşti

Ateşle şahlandı

Uzandı dört bir yana alevleri

Yüceldi

Tanrılardan daha

Yüceldi

O zaman

 

Çocuk Özlemi

 

Islak topraklar üzerinde

yürüyen sen misin çocuk?

Yalınayak

Lime lime olmuş elbiselerinle

Issız bucaksız sokak köşelerinde

çaresiz mi kaldın çocuk?

Ekmeğini el çöplüğünde,

Büyük şehirlerin

sana ait olmayan caddelerinde

Sakız, mendil satarak

arayan sen misin çocuk?

*

Unutma çocuk

Yıllarını yaşamadan geçirdin

Senden çalınan günleri

unutma ki

Büyüdüğünde

seni bekleyenlere inat

Kurtarasın

Senden sonrakini

 

Bekletildik

 

Benim sende

Senin onda

Onun sende

Gizlediği pencerede

Yaşamın

Hayallerin

Ötesinde bekletildik

Umudun şafağında

Özgürlüğün tetiğinde

Bekletildik

Bugünün hasretine

 

Özüm Var

Kaç zamandan beri

Nice gün geldi geçti

Kimseler duymadı sesimi

Ne tarih sayfaları gördü

ne yazdı beni

Ne de başka kimse bildi

adım evindar

 

Unutulmuş kızıl zamanda doğdum

bir parça İsa gibi

Bir tanrı lütfu babasızım

Dahası Meyremsi sabaha güldüm

*

Gülüşüm göç

Gülüşüm sürgün

Gökyüzüm güneşsizdi

 

Makineli tüfek sesinde

öğrendim merhabayı

Kaç kuşaktır beklerim

Sözüm var

kemaller’e

*

Düş eyledim

İntikamı sevda

adım evindar

 

Kızılkayalar’da

Karadere’de

Karanlık boğazlardan geçiyoruz zamanı

Adım evindar

Üç kibrit çöpünde

Vahşetin zindan kuyusunda

Yıldızların buz yediği aysız gecede

Dört alev oldum

Dört candım dört canım

Bedenlerinde doğdum

Kızıl kanımla

sevmeyi öğrendim

Ama can çıkmaz bedenimde

Ölüm soğuk

Ölüm

Ölümde yaşamak gerekir dedi tarih

İşte o an bombalaştı bedenim

tek sesli değil