|
Jêhat Bêrtî
Bir
bahar, bir bahar daha geçti yanı başımızda. Doğanın son yeşil
yaprakları da sararmaya başladı. Dalda çiçekler, çiçeklerde renkler
solgunlaşıp albenisini yitirdi. Çıldırtıcı sıcakların, kuraklığın,
küresel ısınmanın, kentlerdeki su sorunlarının damgasını vurduğu bir
yaz daha göz açıp kapayana kadar yitip gitti...
Şimdi sonbaharın öngünündeyiz....sonbaharın
solgunlaşan renkleri gibi haberler alıyoruz. Şehirlerde olağan
olmayan yükselişler ve de olağan alçalmalar devam ederken, dağlardan
yine ölüm haberleri alıyoruz. Hoyrat bir elin gül bahçesini
biçercesine biçtiği yoldaşlarımızın ölüm haberlerini izliyoruz.
Sanki apayrı bir gezegenin, apayrı insanlarının yaşadıklarıymış gibi
sadece ve sadece izliyoruz yoldaşlarımızın toprağa düşüşünü....NE
YAMAN BİR ÇELİŞKİ...
Her ölüm erken ölümdür denir. Ama yüreği nasır
bağlamış bizler için ölümde yaşamak, her hangi bir iş yapmak gibi
olağanlaştı sanki... İnsanlığın esenliği ve halkının özgürlüğü için
ölmenin olağanlaşacağı bir zaman dilimin de mi görecektik! Şimdi
maalesef öyle bir zaman dilimini yaşıyoruz.
Dağlarda hayata tutunmanın, sevginin ve
özgürlüğün amansız kavgası sürerken, biz şehirdekilerin küçük
kaygılar, basit hesaplar üzerinde kopardığımız fırtınanın tozu
dumanı kaplıyor her yeri. Yaşamı yaşanmaz, ölümü sıradan kılıyor.
Şairin deyimi ile "bir yanımız bahar bahçe, yaprak döküyor bir
yanımız” Fakat aynı toplumun bağrında nasıl olur da bu kadar büyük
çelişkiler yaşanır, aklım almıyor. Ahlakı kemiren yoksullukla,
hırsızlık ve sömürünün ürünü olarak açığa çıkan zenginliğin
sağladığı asalakça yaşam...
Dünyayı yüreğinde ve beyninde taşıyan berrak
bilinçlerin yaratığı bilimsellikle, törelerin, din ve mezheplerin ve
buzlanmış beyinlerin yaratığı derin cehalet, emekle, emeksizlik
yükselişle, alçalma ve sayabileceğimiz binlerce çelişik durum nasıl
olurda bu kadar yan yana, koyun koyuna yatar, yaşar hala aklım
almıyor. Kentlerde, kasabalarda hayat olağan, ama dağlarda yaşam kan
revan....
Yaşamın son durağındaki bir idam mahkumu şimdi
ne düşünür, ne yapar, sevdiğinde ayrılan bir genç,anasını kaybeden
bir çocuk, son dostlarını da bir hain bombardımana kurban veren bir
yaralı yürek neler hisseder ve neler yapar bilmiyorum.
Bildiğim bir şey var ki on bir evladını, on bir yoldaşını, on bir bu
çağın ve tüm çağların kahramanını kaybeden ülkemin bugün tepeden
tırnağa kan ağladığıdır.
Bugün şehirler, şehirlerin caddeleri,
sokakları ve yoksulluğun mekanı mahallelerde yalnızca hüzün
yükseliyor. Minarelerde yükselen ezan sesleri bile hüzün yüklü.
Kentlerin şatafatı da, caddelerin neon ışıkları da ve de vitrinlerin
albenisi de sihirli gücünü yitirmiş. Her şeyde yalnızca hüzün var.
Kime, neye dokunsan ağladı ağlayacak gibi. Ve yürek taşıyanların ve
vicdanı nasır bağlamamışların yüzlerindeki hüznü tamamlayan
mahcubiyet, hatta utanç... Tarihe karşı sorumluluğu yerine
getirmemenin utancı... önderliliğe, onun sevdanın, umudun ve inancın
savaşçılarına karşı ödevlerini yapamamanın utancı. Özgürlük
kavgasını ve bir halkın var olma davasını günlük basit politik
hesapların gölgesinde bırakmanın utancı... Vicdanlarımızın çatlayan
nasırlarının yüreklerimizde yaratığı acıların utancı...
Önderliğimiz bir zamanlar, ülkemin en yürekli
ve en bilinçli gençleri en önde yürüdüler ve güneşe gömüldüler
demişti. Delila, Roza, Avesta ve 8 yoldaşı da ülkemin bilinci ve
halkımın vicdanı olarak en önde yürüyüp göklerin sonsuzluğuna
gömüldüler. Onlar çağın dışına itilmiş bir halkın isyan feryatları
ve özgürlük ısrarları olarak ne sınırları tanıdılar ne de
cellatların ölüm fermanlarını... Özgürlük bir kavga ve yürek işiydi.
Ve onlar bu yoldaki her mevziyi alın terleri ve al kanları ile
kazandılar. Bundan dolayı bu yoldan durmak, dönmek yoktu umudun ve
inancın savaşçılarının hayat kitaplarında.. Kazanılan mevziler ya
özgürlük savaşçılarının mezarı ya da özgürlük bayrağının
dalgalandığı birer burç olacaktı.
Şırnak Uludere`de 11 yoldaşımız, tam da
sömürgeci cellatlara yakışır bir tarzda kimyasal silahlarla
katledildi. Şimdi onlar her biri birer yıldız hüzmesi olarak
ülkemizi aydınlatırken, aydınlananların sadece yürek, sadece vicdan
sızısı ile sınırlı kalamaması lazım. Şimdi savaşı, kavgayı dağlardan
hapsetmeye son verip Ege’ye, Marmara’ya taşırma zamanı. Şimdi Delila
için, onun "jinê azad" diyen sesi için, başı gövdesinde koparılan
yoldaşımız için, toprağın bağrına serilen 11 yoldaşımız için savaşma
ve intikam alma zamanı. Şimdi inancın, umudun ve sevdanın
savaşçılarına layık birer yoldaş olmanın günü...
|