|
Bilgin Özgür
Doğa
bir mücadele ve denge alanıdır. Aynı zamanda çelişkilere dayalı bir
mücadelenin geliştiği bir düzene de sahiptir. Doğada yaşayan her tür
bu yaşam mücadelesini vermektedir. Yaşam mücadelesi türün ve
bireylerin varlığını koruyup sürdürmesine yöneliktir. Canlılar bu
yaşam mücadelesini doğadan aldıkları bir savunma sistemiyle
verirler. Ve canlılar her türlü saldırı karşısında savunma
sistemlerinden aldıkları güçle harekete geçerler. Etkiye karşı
tepkide bulunurlar. Bu durum tüm doğa için geçerli olduğu gibi canlı
türleri içinde geçerlidir. Zira savunma yapılmazsa ne doğa nede
canlı türleri varlığını koruyabilirler. Bu doğal bir zorunluluktur.
Havyanlar saldırı karşısında iç güdüsel tepkide bulunurken, insanlar
bilinçli ve toplumsal bir tepkide bulunurlar. İnsanın saldırı
karşısındaki tepkisi hem bedensel (maddi), hem de ruhsal (manevi)
olmak üzere iki yönlüdür. Her iki durumda da varlığını sürdürmesine
dönüktür. İnsan bireysel savunma refleksini de göstermekle birlikte
esasta insanın savunma refleksi toplumsallaşmıştır. Toplumsallaşma
ve düşüncenin gelişimiyle birlikte kazanılan toplumsal kimlikle
bireysel savunma toplumsal savunmaya dönüşmüştür. Saldırılara karşı
savunma doğal bir zorunluluk olduğu halde onun içeriğini boşaltıp,
iktidar, savaş ve tahakküm aracına dönüştüren devlet-iktidar ve
savaş kliklerinin uyguladığı şiddet meşru savunma kapsamına girmez.
Oysa değişik etnisite, inanç grupları ve halkların verdiği mücadele
özü itibarıyla meşru savunma temelinde gelişmiştir. Kutsal
direnişleri yitirdikleri özgürlüklerini eşitliklerini korumaya
yöneliktir. Devletler savaşa ve şiddete sarıldıklarında meşruluğunu
kurdukları ordular aracıyla ararken halklar siyasal temelde meşru
direnişe geçmişlerdir. Bu yüzden savaşa karşı direndikleri
gaspçılığa, soygunculuğa, emek sömürüsüne, varlıklarının,
kimliklerinin, kültürlerinin yok edilmesine karşı geliştirdikleri
direnme kutsal bir direnmedir. Zulme itaatsizlikleri ve baskılara
karşı direnişlerinde de kullandıkları şiddet savunmacıdır.
Dolaysıyla meşru savunma temelindedir. Benimsedikleri meşru savunma
hem doğaldır, hem de toplumsaldır. Hem tarihsel gelişmeyle
bağlantılıdır, hem de tarihsel gelişmenin uygarlık düzeyiyle
bağlantılıdır. Daha doğrusu da halkların meşru savunması özgürlük
kavgasıyla ilintilidir. Onun bir gereğidir de. Kürtlerin ‘Meşru
Savunma Direnişi’ bu kapsamdadır.
Meşru
Savunmanın Uluslar arası Hukuka Girişi
Meşru
savunmaya uluslar arası boyut kazandırılması gerektiğini ilk savunan
düşünür siyasal felsefeci Salisburglu John’dur. ‘Eğer yöneticiler
kamu güvenliğini ihlal ederlerse ihanetle suçlanabilmeliler veya
icabında kuvvet kullanılarak tahttan indirilmelidirler’
değerlendirmesinde bulunan Salisburglu John, bu görüşüyle devlet
yönetimlerine karşı direnme hakkı ve devlet yönetiminin
sınırlandırılmasını savunur.
Toplumsal sözleşme kavramını modern tarihe kazandıran Rousseu ise
halkın direnme hakkını meşru ve kutsal bir hak olarak görmüştür.
Devletin, halkın sahip olduğu yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi
hakları çiğneme hakkının bulunmadığını, bunları çiğnemesi durumunda
toplumsal sözleşmeyi bozmuşlardır şeklinde görüş belirtir. Böylesi
bir durumda devlete karşı devrim hakkı doğacağını vurgular.
Bir liberal toplumsal sözleşme savunucusu olan John Locke ise
toplumsal sözleşmede var olan bireysel hakları yeterli bulmaz.
Bireysel haklara hiçbir sınırlama getirilmemesi gerektiği görüşünü
savunur. Bireysel haklara sınırlama getirildiğinde veyahut bu
haklara dokunulduğunda kutsal direnme hakkının kullanılması gereğine
vurgu yapar. Öyle ki Locke’nin bu görüşü ABD’nin kuruluş bildirgesi
olan Virginia Bildirgesine esin kaynağı olur. ‘Siyasi iktidar
halktan kaynaklanır ve ona karşı sorumludur. Halkın ortak yararını
gerçekleştirmeyen siyasi iktidarı değiştirme hakkı vardır’ anlayışı
‘Virginia Hakları Bildirgesi’nin’ esas anlayışı olarak kabul edilir.
Yasama, yürütme ve yargı gibi kuvvetler ayrılığı ilkesini ilk ortaya
atan diğer aydınlanmacı filozof olan Montesquei de saldırılara karşı
ani durumlarda meşru savunmanın kullanılabileceğini belirtir.
Toplumsal sözleşmeyle birlikte saldırılar nereden gelirse gelsin her
türlü saldırı karşısında savunma amaçlı şiddetin kullanılması hukuka
yerleştirilmiştir.
İlk
defa Fransız devrimi ile ilan edilen meşru savunma ve kutsal direnme
hakkı Birleşmiş Miletlerce 10 Aralık 1948 de kabul edilen ‘Evrensel
İnsan Hakları Bildirgesi’ne’ yansımıştır. Bildirge demokratik hukuk
rejimlerinin olmadığı ülkelerde zulüm ve baskıya karşı bireyler ile
toplumların ayaklanmasının meşru savunma anlayışı çerçevesine uygun
düştüğünü ve bunun zorunlu olduğunun vurgusu mevcuttur. BM
anlaşmasınca tüm devletleri ve örgütleri yükümlülük altına sokan
uluslar arası hukuk, demokratik siyaset ve barışçıl yolların
engellenmesi ya da tıkanması durumunda meşru savunmaya geçilmesi
hakkı tanınmıştır. Buna göre bireyler, toplumlar ve halklar kendi
varlıklarını, kimliklerini, siyasal ve kültürel haklarını, temel hak
ve özgürlüklerini korumak amacıyla meşru savunma temelinde şiddet
kullanabilirler. ‘Ulusların Kendi Kaderini Özgürce Belirleme Hakkı’
da buna dahildir. Meşru savunma hakkı konusunda onlarca anlaşma
imzalanmıştır. Bu anlaşmaları şöyle sıralayabiliriz:
1949 Cenevre Konvansiyonu da ulusal kurtuluş hareketlerine baskıcı
hükümetlere karşı şiddet eylemine başvurma hakkı vermiştir. Sadece
savaş kurallarına uyulması şartı getirilmiştir.
1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Evrensel İnsan Hakları
Bildirgesi’nin ilan ettiği hakların evrensel düzeyde ve etkin bir
biçimde tanınması ve bunlara uyulması amacıyla, Avrupa Konseyinde
insan hakları ve temel özgürlükleri koruma sözleşmesi kabul edilmiş
ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulmuştur. Yüksek sözleşmeci
taraflarca bu sözleşme taahhütlere uyulmasının temini için AİHM’e
ihtiyaç duyulmuştur.
14
Aralık 1960 tarihinde 1514 Sayılı Sömürge Yönetimi Altındaki
Ülkelere Ve Haklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildirge BM’ce
onaylanmıştır. Bu bildirgeyle Halkların Kendi Kaderlerini Özgürce
Belirleme İlkesi kabul edilmiş ve sömürge altındaki ülke ile
halkların bağımsızlıklarına kavuşmasının gerekliliği bir hak olarak
tanınmıştır.
4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe giren ‘Her Türlü Irk Ayrımcılığının
Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslar Arası Sözleşme’yle’ sömürge
altındaki halklara yönelik ırkçı uygulamaların süratle ve koşulsuz
bir şekilde son verilmesini, bunlarla mücadele etme gerekliliği ve
halkların bağımsızlığı vurgulanmıştır. Ve bu anlaşmanın 15. maddesi
de yeniden halkların kendi kaderini özgürce tayin etme hakkını
teminat altına almıştır.
3 Ocak
1966 tarihli BM Ekonomik Toplumsal Ve Kültürel Haklar Uluslar Arası
Sözleşmesinin birinci maddesinde tüm halkların kendi yazgılarını
belirleme hakkı vardır. Bu haktan ötürü siyasal statülerini özgürce
saptayarak ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce
kullanabilirler. İkinci maddenin ikinci bendinde ise bir halk hiçbir
koşulda kendi geçim kaynaklarından yoksun bırakılamaz şartı
getirilmiştir.
BM
Uluslar Arası Medeni Ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 23 Mart 1976 da
yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmenin birinci maddesinde halkların
kendi kaderini özgürce belirleme hakkına sahip olduğu hükmü
getirilmiştir.
Self
Determinasyon hakkı, BM Devletler Arasında Dostça İlişkiler Ve
İşbirliği İle İlgili Uluslar Arası Hukuk İlkeleri Bildirgesi, 1975
Helsinki Nihai Senedi, 1989 Viyana Belgesi, 1990 Yeni Bir Avrupa
İçin Paris Şartı, 1991 Moskova Belgesi gibi sözleşmelerde
verilmiştir.
27
Haziran 1981 tarihli İnsan Hakları Ve Halklar Hukuku İçin Afrika
Şartının 20. maddesinde Self Determinasyon hakkının tüm haklara
tanındığı açıkça kabul edilmiştir. Söz konusu maddede ‘bütün halklar
var olma hakkına sahiptir. Onların tartışmasız ve doğal olarak
kaderini tayin hakları vardır. Onlar özgürce politik statülerini
belirlerler ve ekonomik, sosyal, kültürel gelişmelerini yine
kendilerince belirledikleri politikaya göre şekillendirirler’
düşüncesi kabul görmüştür.
Sadece 1993 Viyana İnsan Hakları Konferansında diğer uluslar arası
anlaşmalardan farklı olarak Self Determinasyon hakkının
kullanılmasına dair farklı bir görüş benimsenmiştir. Türk devleti bu
anlaşmayı dayanak yaparak Sel Determinasyon hakkı çerçevesinde meşru
savunma temelli şiddete başvurulmayacağını ileri sürmeye çalışsa da,
bu konferans bildirgesi de Sel Determinasyon hakkını olduğu gibi
koruyor. 1993 Viyana İnsan Hakları Konferansı Self Determinasyon
hakkını 2. maddede şöyle açıklamıştır;
2.
maddenin birinci ve ikinci bendi Self Determinasyon hakkını olduğu
gibi koruyor.
Üçüncü
bendinde ise halkın tümünü ayrımsız temsil eden bir hükümete sahip
bulunan bir ülkede kendi kaderini tayin etme hakkının, o ülkenin
toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini bozacak her hangi bir eyleme
müsaade ya da teşvik ettiği şeklinde yorumlanamayacağı
belirtilmektedir.
Bu
maddeye göre eğer bir ülkede tüm halkı temsil etmeyen bir yönetim
varsa, Self Determinasyon hakkının kullanımında meşru eylem
geliştirilebileceği, fakat silahlı direnişe başvurulmayacağı
anlamına gelmektedir. Eğer devlet meşru, demokratik ve siyasal
direnişi engellemezse silahlı direnişe geçme meşru olmaz. Bunun
aksine devlet şiddet kullanırsa meşru savunma amaçlı şiddetin
kullanılması hakkı doğar. Bu maddenin içeriği de böyledir. Türk
devletinin ileri sürdüğü çerçevede değildir. Dolaysıyla şimdiye
kadar BM anlaşmasında yapılan tüm sözleşmelerde Self Determinasyon
hakkı olduğu gibi varlığını koruyor.
BM
Kişisel Ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 5. maddesinin birinci
bendine göre hiç kimseye bu ister bir birey, isterse bir örgüt
veyahut bir devlet olsun özgürlükleri yok etme özgürlüğü
tanınmayacağı şartı konulmuştur. Bu maddeyi dayanak alan Uluslar
Arası Adalet Divanı tüm temel insan hak ve özgürlüklerine karşı
geliştirilen saldırıları terörizm kapsamına almıştır. Her türlü
teröre karşı meşru savunma bir hak olarak değerlendirilmiştir.
Temmuz
1998 de Roma’da imzalanan Uluslar Arası Ceza Mahkemesi Sözleşmesinin
7. maddesi insanlığa karşı işlenmiş suçlara maruz kalan birey,
toplum ve halkların meşru savunma haklarını tekrardan uluslar arası
hukuka koymuştur. Bu tür suçları işleyenleri yargılayan Uluslar
Arası Adalet Divanına işlerlik kazandırarak kutsal direnme hakkını
tanımıştır.
|