Kürtçe | Türkçe | Farsça | İngilizce | Arapça | Almanca
 
   

 

 

 

Irkçı Yayılmacılık Meşru Savunma mıdır?

-III-

 
23 Temmuz 2007

Bilgin Özgür

Doğa bir mücadele ve denge alanıdır. Aynı zamanda çelişkilere dayalı bir mücadelenin geliştiği bir düzene de sahiptir. Doğada yaşayan her tür bu yaşam mücadelesini vermektedir. Yaşam mücadelesi türün ve bireylerin varlığını koruyup sürdürmesine yöneliktir. Canlılar bu yaşam mücadelesini doğadan aldıkları bir savunma sistemiyle verirler. Ve canlılar her türlü saldırı karşısında savunma sistemlerinden aldıkları güçle harekete geçerler. Etkiye karşı tepkide bulunurlar. Bu durum tüm doğa için geçerli olduğu gibi canlı türleri içinde geçerlidir. Zira savunma yapılmazsa ne doğa nede canlı türleri varlığını koruyabilirler. Bu doğal bir zorunluluktur. Havyanlar saldırı karşısında iç güdüsel tepkide bulunurken, insanlar bilinçli ve toplumsal bir tepkide bulunurlar. İnsanın saldırı karşısındaki tepkisi hem bedensel (maddi), hem de ruhsal (manevi) olmak üzere iki yönlüdür. Her iki durumda da varlığını sürdürmesine dönüktür. İnsan bireysel savunma refleksini de göstermekle birlikte esasta insanın savunma refleksi toplumsallaşmıştır. Toplumsallaşma ve düşüncenin gelişimiyle birlikte kazanılan toplumsal kimlikle bireysel savunma toplumsal savunmaya dönüşmüştür. Saldırılara karşı savunma doğal bir zorunluluk olduğu halde onun içeriğini boşaltıp, iktidar, savaş ve tahakküm aracına dönüştüren devlet-iktidar ve savaş kliklerinin uyguladığı şiddet meşru savunma kapsamına girmez. Oysa değişik etnisite, inanç grupları ve halkların verdiği mücadele özü itibarıyla meşru savunma temelinde gelişmiştir. Kutsal direnişleri yitirdikleri özgürlüklerini eşitliklerini korumaya yöneliktir. Devletler savaşa ve şiddete sarıldıklarında meşruluğunu kurdukları ordular aracıyla ararken halklar siyasal temelde meşru direnişe geçmişlerdir. Bu yüzden savaşa karşı direndikleri gaspçılığa, soygunculuğa, emek sömürüsüne, varlıklarının, kimliklerinin, kültürlerinin yok edilmesine karşı geliştirdikleri direnme kutsal bir direnmedir. Zulme itaatsizlikleri ve baskılara karşı direnişlerinde de kullandıkları şiddet savunmacıdır. Dolaysıyla meşru savunma temelindedir. Benimsedikleri meşru savunma hem doğaldır, hem de toplumsaldır. Hem tarihsel gelişmeyle bağlantılıdır, hem de tarihsel gelişmenin uygarlık düzeyiyle bağlantılıdır. Daha doğrusu da halkların meşru savunması özgürlük kavgasıyla ilintilidir. Onun bir gereğidir de. Kürtlerin ‘Meşru Savunma Direnişi’ bu kapsamdadır.

Meşru Savunmanın Uluslar arası Hukuka Girişi

Meşru savunmaya uluslar arası boyut kazandırılması gerektiğini ilk savunan düşünür siyasal felsefeci Salisburglu John’dur. ‘Eğer yöneticiler kamu güvenliğini ihlal ederlerse ihanetle suçlanabilmeliler veya icabında kuvvet kullanılarak tahttan indirilmelidirler’ değerlendirmesinde bulunan Salisburglu John, bu görüşüyle devlet yönetimlerine karşı direnme hakkı ve devlet yönetiminin sınırlandırılmasını savunur.

Toplumsal sözleşme kavramını modern tarihe kazandıran Rousseu ise halkın direnme hakkını meşru ve kutsal bir hak olarak görmüştür. Devletin, halkın sahip olduğu yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi hakları çiğneme hakkının bulunmadığını, bunları çiğnemesi durumunda toplumsal sözleşmeyi bozmuşlardır şeklinde görüş belirtir. Böylesi bir durumda devlete karşı devrim hakkı doğacağını vurgular.
Bir liberal toplumsal sözleşme savunucusu olan John Locke ise toplumsal sözleşmede var olan bireysel hakları yeterli bulmaz. Bireysel haklara hiçbir sınırlama getirilmemesi gerektiği görüşünü savunur. Bireysel haklara sınırlama getirildiğinde veyahut bu haklara dokunulduğunda kutsal direnme hakkının kullanılması gereğine vurgu yapar. Öyle ki Locke’nin bu görüşü ABD’nin kuruluş bildirgesi olan Virginia Bildirgesine esin kaynağı olur. ‘Siyasi iktidar halktan kaynaklanır ve ona karşı sorumludur. Halkın ortak yararını gerçekleştirmeyen siyasi iktidarı değiştirme hakkı vardır’ anlayışı ‘Virginia Hakları Bildirgesi’nin’ esas anlayışı olarak kabul edilir.
Yasama, yürütme ve yargı gibi kuvvetler ayrılığı ilkesini ilk ortaya atan diğer aydınlanmacı filozof olan Montesquei de saldırılara karşı ani durumlarda meşru savunmanın kullanılabileceğini belirtir.
Toplumsal sözleşmeyle birlikte saldırılar nereden gelirse gelsin her türlü saldırı karşısında savunma amaçlı şiddetin kullanılması hukuka yerleştirilmiştir.

İlk defa Fransız devrimi ile ilan edilen meşru savunma ve kutsal direnme hakkı Birleşmiş Miletlerce 10 Aralık 1948 de kabul edilen ‘Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’ne’ yansımıştır. Bildirge demokratik hukuk rejimlerinin olmadığı ülkelerde zulüm ve baskıya karşı bireyler ile toplumların ayaklanmasının meşru savunma anlayışı çerçevesine uygun düştüğünü ve bunun zorunlu olduğunun vurgusu mevcuttur. BM anlaşmasınca tüm devletleri ve örgütleri yükümlülük altına sokan uluslar arası hukuk, demokratik siyaset ve barışçıl yolların engellenmesi ya da tıkanması durumunda meşru savunmaya geçilmesi hakkı tanınmıştır. Buna göre bireyler, toplumlar ve halklar kendi varlıklarını, kimliklerini, siyasal ve kültürel haklarını, temel hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla meşru savunma temelinde şiddet kullanabilirler. ‘Ulusların Kendi Kaderini Özgürce Belirleme Hakkı’ da buna dahildir. Meşru savunma hakkı konusunda onlarca anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmaları şöyle sıralayabiliriz:
1949 Cenevre Konvansiyonu da ulusal kurtuluş hareketlerine baskıcı hükümetlere karşı şiddet eylemine başvurma hakkı vermiştir. Sadece savaş kurallarına uyulması şartı getirilmiştir.
1950 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin ilan ettiği hakların evrensel düzeyde ve etkin bir biçimde tanınması ve bunlara uyulması amacıyla, Avrupa Konseyinde insan hakları ve temel özgürlükleri koruma sözleşmesi kabul edilmiş ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulmuştur. Yüksek sözleşmeci taraflarca bu sözleşme taahhütlere uyulmasının temini için AİHM’e ihtiyaç duyulmuştur.

14 Aralık 1960 tarihinde 1514 Sayılı Sömürge Yönetimi Altındaki Ülkelere Ve Haklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildirge BM’ce onaylanmıştır. Bu bildirgeyle Halkların Kendi Kaderlerini Özgürce Belirleme İlkesi kabul edilmiş ve sömürge altındaki ülke ile halkların bağımsızlıklarına kavuşmasının gerekliliği bir hak olarak tanınmıştır.
4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe giren ‘Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslar Arası Sözleşme’yle’ sömürge altındaki halklara yönelik ırkçı uygulamaların süratle ve koşulsuz bir şekilde son verilmesini, bunlarla mücadele etme gerekliliği ve halkların bağımsızlığı vurgulanmıştır. Ve bu anlaşmanın 15. maddesi de yeniden halkların kendi kaderini özgürce tayin etme hakkını teminat altına almıştır.

3 Ocak 1966 tarihli BM Ekonomik Toplumsal Ve Kültürel Haklar Uluslar Arası Sözleşmesinin birinci maddesinde tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakkı vardır. Bu haktan ötürü siyasal statülerini özgürce saptayarak ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce kullanabilirler. İkinci maddenin ikinci bendinde ise bir halk hiçbir koşulda kendi geçim kaynaklarından yoksun bırakılamaz şartı getirilmiştir.

BM Uluslar Arası Medeni Ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 23 Mart 1976 da yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmenin birinci maddesinde halkların kendi kaderini özgürce belirleme hakkına sahip olduğu hükmü getirilmiştir.

Self Determinasyon hakkı, BM Devletler Arasında Dostça İlişkiler Ve İşbirliği İle İlgili Uluslar Arası Hukuk İlkeleri Bildirgesi, 1975 Helsinki Nihai Senedi, 1989 Viyana Belgesi, 1990 Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı, 1991 Moskova Belgesi gibi sözleşmelerde verilmiştir.

27 Haziran 1981 tarihli İnsan Hakları Ve Halklar Hukuku İçin Afrika Şartının 20. maddesinde Self Determinasyon hakkının tüm haklara tanındığı açıkça kabul edilmiştir. Söz konusu maddede ‘bütün halklar var olma hakkına sahiptir. Onların tartışmasız ve doğal olarak kaderini tayin hakları vardır. Onlar özgürce politik statülerini belirlerler ve ekonomik, sosyal, kültürel gelişmelerini yine kendilerince belirledikleri politikaya göre şekillendirirler’ düşüncesi kabul görmüştür.
Sadece 1993 Viyana İnsan Hakları Konferansında diğer uluslar arası anlaşmalardan farklı olarak Self Determinasyon hakkının kullanılmasına dair farklı bir görüş benimsenmiştir. Türk devleti bu anlaşmayı dayanak yaparak Sel Determinasyon hakkı çerçevesinde meşru savunma temelli şiddete başvurulmayacağını ileri sürmeye çalışsa da, bu konferans bildirgesi de Sel Determinasyon hakkını olduğu gibi koruyor. 1993 Viyana İnsan Hakları Konferansı Self Determinasyon hakkını 2. maddede şöyle açıklamıştır;

2. maddenin birinci ve ikinci bendi Self Determinasyon hakkını olduğu gibi koruyor.

Üçüncü bendinde ise halkın tümünü ayrımsız temsil eden bir hükümete sahip bulunan bir ülkede kendi kaderini tayin etme hakkının, o ülkenin toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini bozacak her hangi bir eyleme müsaade ya da teşvik ettiği şeklinde yorumlanamayacağı belirtilmektedir.

Bu maddeye göre eğer bir ülkede tüm halkı temsil etmeyen bir yönetim varsa, Self Determinasyon hakkının kullanımında meşru eylem geliştirilebileceği, fakat silahlı direnişe başvurulmayacağı anlamına gelmektedir. Eğer devlet meşru, demokratik ve siyasal direnişi engellemezse silahlı direnişe geçme meşru olmaz. Bunun aksine devlet şiddet kullanırsa meşru savunma amaçlı şiddetin kullanılması hakkı doğar. Bu maddenin içeriği de böyledir. Türk devletinin ileri sürdüğü çerçevede değildir. Dolaysıyla şimdiye kadar BM anlaşmasında yapılan tüm sözleşmelerde Self Determinasyon hakkı olduğu gibi varlığını koruyor.

BM Kişisel Ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 5. maddesinin birinci bendine göre hiç kimseye bu ister bir birey, isterse bir örgüt veyahut bir devlet olsun özgürlükleri yok etme özgürlüğü tanınmayacağı şartı konulmuştur. Bu maddeyi dayanak alan Uluslar Arası Adalet Divanı tüm temel insan hak ve özgürlüklerine karşı geliştirilen saldırıları terörizm kapsamına almıştır. Her türlü teröre karşı meşru savunma bir hak olarak değerlendirilmiştir.

Temmuz 1998 de Roma’da imzalanan Uluslar Arası Ceza Mahkemesi Sözleşmesinin 7. maddesi insanlığa karşı işlenmiş suçlara maruz kalan birey, toplum ve halkların meşru savunma haklarını tekrardan uluslar arası hukuka koymuştur. Bu tür suçları işleyenleri yargılayan Uluslar Arası Adalet Divanına işlerlik kazandırarak kutsal direnme hakkını tanımıştır.


 

 

 

 

   
 
HPG Hakkında
HPG BİM Arşiv
Meşru Savunma
Güncel Yazılar
Gerillanın Yüreğinden
Şehitlerimiz
Dosyalar
YJA-STAR Sayfası
Dizi-Araştırma
Resimler
Kitaplar
Klipler
Bayraklar
İrtibat

 

İRTİBAT

İLETİŞİM

(HPG ile iletişim - Site Hakkında

Genel Bilgiler - Haberler)

 ESKİ ARŞİV» - 1- 2- 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8- 9 - 10 - 11- 12- 13 - 14 - 15  

 
HPG (Halk Savunma Güçleri) Resmi Sitesidir.
HPG-BİM tarafından yapılmıştır.
HPG Online © 2003 - 2007 Tüm hakları saklıdır.