|
Bilgin Özgür
İkincisi, müdahale yöntemlerinden biri de insancıl müdahale
yöntemidir.
İnsancıl müdahale yöntemi şu kıstasları içeriyor;
İnsancıl müdahale uluslar arası hukuk tarafından sözleşme haline
getirilmemiş fakat geniş kabul gören kıstaslar mevcuttur. Geniş
çapta insan hakları ihlallerinin mevcudiyeti, ilk önce bütün
barışçıl yolların tüketilmesi, müdahalenin orantılı olması, bölgesel
istikrarsızlığa neden verilmemesi, müdahalenin insancıl sonuçlar
doğurmasıdır.
Türk
Devleti, Kerkük Türkmenlerini gerekçe göstererek insancıl müdahalede
bulunabileceğini iddia etmektedir. İnsancıl müdahale kıstaslarına
göre Kerkük de Türkmenlere ne bir katliam girişimi, nede geniş çapta
insan hakları ihlalinin mevcudiyeti vardır. İnsancıl müdahaleye en
iyi örnekte NATO’nun Kosova’ya, BM’nin Bosna Hersek ve Ruanda’ya
yaptığı müdahalelerdi. Çünkü buralarda etnik soykırım yapılmaktaydı.
Kerkük’te ise böyle bir durum yok. Ne Türkmenler katlediliyor, nede
Irak’ın yeni anayasasına göre ayrımcılığa tabii tutuluyorlar. Yine
Irak’ın yeni anayasasında ‘Irak farklı uluslardan oluşmaktadır’
maddesi anayasanın en temel maddesi niteliğindedir. Bundan en fazla
yararlananlarda Türkmenlerdir. Her türlü kültürel ve siyasal haklara
sahiptirler. Kendi ana dillerinde eğitim görüyorlar. Eğitim ve
öğretimin tüm kademelerinde okulları var. İnkâr edilmiyorlar. Resmi
siyasal partileri mevcuttur. Özgürce örgütlenebilmeleri önünde her
hangi bir engelleme yok. Gerek Kürdistan bölge hükümetinde gerekse
Irak parlamentosunda direk temsil edilebiliyorlar. Bakanlık ve
bakanlık yardımcılığı düzeyinde görevlendirilmiş durumdalar. Kendi
silahlı güçleri de mevcuttur. Buna rağmen Türkmenler Irak geneline
dağılmış halde iken niye başka yerlerden söz edilmiyor da Kerkük’ten
söz ediliyor. Öne sürülen gerekçe Türkmenlerdir ama asıl gerekçe
Kerkük petrolünün olduğu su götürmez bir hakikattir. Kaldı ki
Kerkük’te devamlı terör saldırılarıyla katledilenler de Kürtlerdir.
Saldırıya maruz kalan yerler Kürtlerin yaşadığı yerlerdir. Kerkük’te
MİT ve JİTEM’in çok örgütlü olması bu terör saldırılarının asıl
adresini göstermiyor mu? Emin Çölaşan ve Enis Berberoğlu gibi
yazarlar kendi yazılarında daha öncesinde geliştirilen saldırıların
kimler tarafından yapıldığını açıkladılar. Bu iki yazarın hangi
odaklara bağlı çalıştığı herkesçe bilinirken aktardıkları bilgilerde
o kaynakların yaptıkları ve yapabilecekleri terör saldırılarını
işaret etmiyor mu?
Oysa
asıl önemli olan da Irak da ve Güney Kürdistan’da Türkmenlerin sahip
olduğu hiçbir hakkın benzerinin Türkiye de ve Kuzey Kürdistan’da
yaşayan 20 milyonun üzerindeki halkın hiç sahip olmamasıdır. Irak’ta
Türkmenlerin her türlü hakkı anayasal güvence altına alınırken
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki Kürtlerin her türlü haktan mahrum
bırakılması uluslar arası ve ulusal hukukla bağdaşır hiçbir yanı
yoktur. BM’nin insancıl müdahale kıstasları esas alınınca asıl
insancıl müdahale yeri Türkiye ve Kuzey Kürdistan olmuyor mu?
Üçüncüsü; meşru savunma ve insancıl müdahale yöntemleri dışındaki
diğer bir müdahale yöntemi de sıcak takiptir.
Türk
devleti bu tip bir müdahalede de bulunabileceği iddiasındadır. Ama
BM anlaşması böyle bir müdahaleye izin vermemektedir. Böylesi bir
müdahalede tek istisna söz konusudur; oda sıcak takibin açık deniz
alanlarındaki geçerliliğidir. Bir ülkenin karasularına herhangi bir
saldırı gelişirse veya karasularında herhangi bir suç işlenirse
meşru savunma amaçlı sıcak takip hakkı verilmiş durumdadır. Ancak
kara sınırına sıra gelince sıcak takip sınırın ötesindeki diğer
ülkenin rızasıyla yürütülebilir. Saddam Hüseyin iktidardayken Türk
devleti ile Irak devleti arasında her yıl yenilenen anlaşma
sayesinde sıcak takip olabiliyordu. Güney Kürdistan’ın 36. paralelin
üstünde kalan kısmı Çekiç Güç güvenliği altındayken sıcak takip adı
altında Türk ordusu Güney Kürdistan’a girebiliyordu. Bu gün böyle
bir anlaşma yok. Zira ortada ne Saddam Hüseyin var, nede onun
denetimindeki bir Irak. Diğer iki müdahale yönteminde de
belirttiğimiz gibi PKK’nin tek yanlı ateşkesinden bu yana geçen
sekiz yıllık süreçte hiçbir gerilla grubu da Güneyden Kuzey’e
geçerek bir eylem gerçekleştirmedi. Sınırda da herhangi bir eylemi
olmadı. Irak devleti ve Güney Kürdistan Federal hükümetinin rızası
olmadan girişilebilecek bir saldırı hem Irak’ın siyasal durumuna hem
de uluslar arası hukuka göre Irak’a savaş açılması anlamına gelir.
Aynı zamanda ABD ve Müttefiklerine de savaş açılması anlamına gelir.
Sonuçta Türk devletinin yapabileceği her üç müdahale şekli de her
halükarda bölgesel bir felakete yol açar.
Bunun
tarihsel örnekleri de mevcuttur. Hitler 1938 yılında 1. Dünya savaşı
ardından imzalanan Versallies anlaşmasını yok sayarak belirlenen
sınırları kabul etmedi. 1938 yılında Sudetenland’ı işgal ederken
Suden Almanlarını savunmak amacıyla hareket ettiğinin iddiasındaydı.
Hitlerin bu işgaliyle başlayan ikinci dünya savaşı insanlık tarihini
en çok acılı bir felakete ve yıkıma uğrattı. Hiroşima ve Nagazaki’de
nükleer bombasının kullanılmasına kadarki düzeye varan bir nükleer
vahşet durumu da yaşandı.
Saddam
da tarihsel açıdan Kuveyt Irak’ın bir parçasıdır tezini ileri
sürerek göz diktiği Kuveyt petrollerinin getireceği zenginliğin göz
kamaştırıcılığına kendini kaptırarak Kuveyt’i işgal etti. Sonuçta
Körfez Savaşı’na yol açtı. Irak’ın bir yıkım ülkesine dönüşmesine
neden oldu. ABD’nin ikinci müdahalesiyle de Saddam hem iktidardan
hem de canından oldu. Saddam ve Hitlerin akıbetinden ders
çıkaramayan Türk devlet yetkililerinin Kıbrıs işgalini emsal
göstermesi ilginç bir durumu arz etmektedir. Her halde uluslar arası
hukukta Türkiye’nin Kıbrıs’ta işgalci bir güç olduğunun kabulü
unutuluyor. Üstelik Kuzey Kıbrıs’ı tanıyan bir devlette yok. Durum
böyle olunca Güney Kürdistan yönelik girişilebilecek bir saldırı
daha büyük tepkilere yol açar.
Yaşar
Büyükanıt’ın Güney Kürdistan’a saldırıyı savunması Türkiye’ye
kazandırmaz aksine kaybettirir. Çünkü savaş akıl almaz bir intihar
yöntemidir. Kendisiyle Kürt ve Türk halkının tepkisini getirir. Bu
yüzden kaybettiren yolu kazandıran yola çevirmek Kürt sorunuyla
sözde değil, özde yüzleşmekten geçer. Zira Kürt sorunu da bir
realitedir. Ne terör sorunu ne de bir güvenlik sorunudur. İkisinin
de ötesindedir. Bölgeyi de aşarak küresel bir soruna dönüşmüştür.
Sorunun bu boyuta varmasından PKK değil, ulus devletin aşıldığı
çağımızda hala katı ulus devletinin milliyetçi ideolojisini
bırakmayan Türk devlet yetkilileri sorumludur. Kuşkusuz ki birlikte
yaşayıp yaşayamamanın bir tercih haline geldiği Türkiye’de Kürtlere
karşı topyekun savaşta ve sınır ötesi operasyonda diretme ayrışmayı
derinleştirir, çatışmayı alevlendirir. Böyle bir hesaplaşmanın
sonucu da yıkımdır. Güney’e yönelik bir saldırının askeri, siyasal
ve ekonomik sonuçları doğru hesaplanırsa her üç alanda da kaybın
olacağı rahatlıkla görülebilir. Bunu öngörmek bir felaket tellallığı
da değildir. Pek az bir ufka sahip olan sıradan insan bile
olabilecekleri sezinleyebilir ve öngörebilir.
Sınır
ötesi operasyonu savunarak ırkçı yayılmacılığı hem ülke içinde hem
de dışında derinleştirmek için dizginsizce uygulanan şiddetin
kayıtsız şartsız bir şekilde meşru olduğu söylenemez. Türkiye’de ve
Kuzey Kürdistan’daki Kürt halkına işkence, öldürme, sürgün etme,
göçertme, soykırım ve kültür kırımının reva görülmesi çağımızın
demokrasi, insan hakları ve hukukuna aykırıdır. Devlet mevcut tüm
kurum ve kuruluşlarıyla kapasite bakımından özgürlük hareketi ve
Kürt halkı üzerinde ezici bir avantaja sahip olabilir ama bu onun
kullandığı yöntemlerin meşruluğunu ve haklılığını sağlamaz. Ordu,
polis ve onların uzantısı olan paramiliter güçlerin şiddeti bu
kişilerin bireysel özellikleriyle değil, işgal ettikleri mevkiler
itibarıyla meşrulaştırılıyor. Bunun nedeni, Türk devletindeki
şiddetin yapısallığıdır. Ordunun siyasetteki başatlığıdır. Siyaset
kurumlarının ordu otoritesine boyun eğmesidir. Çünkü Türkiye’nin
hiçbir döneminde demokratik bir iktidar da olmamıştır. Ve cumhuriyet
demokratik içerik kazanmamıştır. Her iktidara gelenlerde ordu ve
şiddete sarılmaktadır. Bunun için şiddet meşru olmayan yasal ve
ahlaki yapılarca meşrulaştırılıyor. Şiddetin sonuçlarına göre ulus
devletin düzenini yaratma ve sürdürme yaşanıyor. Nerdeyse her şeyin
zeminine şiddet konuluyor. Ve bu şiddet zemini ekonomi ile siyasete
de kaynaklık teşkil ediyor. Bundandır ki, devlet Kürtlerin barışçıl
bir şekilde amaçlarına ulaşmasına izin vermiyor. Bir nevi kendini
Kürt sorunuyla prangalamış. Kürt sorununda uyguladığı şiddetin
hiçbir meşruluğu yokken, tamamen gayrı meşruluğu açık iken, şiddetin
meşruluğu, şiddetin sonuçlarına ve güç eşitsizliğine göre
belirleniyor. Barışı getirme adına şiddeti meşrulaştırmaya çalışsa
da özünde ırkçı ulus devlet düzenini korumak adına şiddet
kullanılıyor. Düzenin farklı, istikrarın farklı bir durum olduğu
akıllardan atılmak isteniyor. Devamlı varılan nokta da düzen
hedeflenirken, düzensizlik, istikrar hedeflenirken istikrarsızlık
ortaya çıkıyor. Bir kısır döngüde gidip gelebiliyor.
Bu
sallantılı ve istikrarsız bir meşrululuk biçimidir. Sonuçta bu durum
Türkiye’nin ne toplumsal, ne tarihi nede siyasal gerçekliğiyle
uyuşuyor. Türk ulus devletinin şiddet tekeli kadar demokrasiye ters
olan egemenlik biçimi de inişe geçince kendisine göre kullandığı
terimlerde geçersizleşiyor.
Meşru
ve gayrı meşru şiddet, meşru müdafaa savaşı ve Türk özel savaşı
arasındaki ayrımda bulanıklaşıyor. Ve gittikçe bütün şiddetin rengi
griye dönüşüyor.
Irkçı
yayılmacılıkta işin içine sokulunca dışa karşı tamda maceraperest
hayaller de kurulabiliyor. Askeri saldırganlık haklı savaş
kategorisine konulunca ortaya çıkan varlık tamda kuzu postundaki
kurttur.
Ne
yazık ki kuzu postunda kurt olmak Kuzeydeki savaşı Güney’e kadar
genişletmek olsa olsa ancak ırkçı yayılmacılıktır. Tersine iddia
edildiği şekliyle meşru müdafaa değildir.
Devam edecek…
|