|
Bilgin Özgür
Gündem
Güney Kürdistan’a saldırı olunca Türk devleti uluslar arası hukuku
öne sürebiliyor. Buna Birleşmiş Milletler anlaşmasında yer alan 51.
maddeyi, insancıl müdahaleyi, sıcak takibi dayanak yapabiliyor.
Sorun Kürt sorunu olunca uluslar arası hukuku tanımamazlıktan
vazgeçmiyor. Altına imza attığı söz konusu uluslar arası hukuka hiç
uymamakta ve askeri yöntemi tek geçer yol benimsemektedir.
Çağın realitesine ters düşen ve bir şer zihniyeti olan ırkçı-şoven
zihniyeti bırakmaması bir yana, BM anlaşmasında yer alan 51. madde,
insancıl müdahale ile sıcak takip gibi müdahale yöntemlerinin
içeriğini ters yüz ederek, anlamak istediği şekilde yorumlayarak
Güney Kürdistan’a girme gerekçelerini arayabilmektedir. Dolaysıyla
‘Meşru Savunma’ (Müdafaa) hakkını kullanabileceği iddiasında
bulunabilmektedir. Gösterdiği gerekçe de PKK ve Kerkük’tür. Her üç
müdahale yönteminde de bu gerekçeleri öne sürerek uluslar arası
güçleri ikna edebileceğine kendini inandırmaya çalışmaktadır.
Türk Devletinin bu iddialarının doğru olup olmadığına bakmak için
her üç müdahale yönteminin de içeriğine bakmak daha gerçekçi
olacaktır.
Bunlardan birincisi; BM anlaşmasının 51. maddesinin ne anlama
geldiğidir. Bu maddenin içeriği silahlı bir saldırıya karşı meşru
savunma hakkının kullanılmasıdır. Bu hakkın kullanımı amacıyla
alınan tüm önlemlerin derhal Güvenlik Konseyi’ne bildirilmesi
gerekir. Konsey uluslar arası barış ve güvenliği korumak için
gerekli kararları alabilir. Ancak bu müdahale biçimi bazı şartlara
bağlanmıştır.
Bu
şartlar ise şunlardır; Uluslar arası Adalet Divanı içtihadına göre,
bir ülkenin toprağına kapsamlı bir operasyon boyutunda silahlı
gurupların gönderilmesi, “Silahlı Saldırı” sayılabilir, fakat
direnişçilere yardım veya onlara mali kaynak veyahut silah
sağlanması 51. maddedeki tarife girmez.
Ayrıca
bu müdahale şeklinin şartları oluştuğunda meşru savunma amaçlı
kullanılan şiddetin gerekli, orantılı ve derhal kullanılması koşulu
da bu maddeye konulmuştur. Herhangi bir saldırıya karşı orantılı
kuvvet kullanılması insancıl müdahale yönteminde de yer almaktadır.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Türk Devletinin ileri
sürdüğü gerekçelerin hiç biri 51. madde içeriğine uymamaktadır. Hem
51. madde, hem de 51. maddeye göre kuvvet kullanılmasında ortaya
konulan koşullara baktığımızda farklı bir durum ortaya çıkmaktadır.
Buna göre;
1-
Savunmanın gerekli olması demek saldırının durdurulmasında kuvvette
başvurmaktan başka bir yolun bulunmaması demektir. Eğer kuvvet
kullanımını içermeyen başka önlemler varsa kuvvete başvurma meşru
sayılmamaktadır. Barışçıl yol ve demokratik hukuk yöntemleriyle
diplomatik yollar tükenmeyene kadar herhangi bir saldırıya izin
verilmemektedir. Buna rağmen Türk Devleti 51. maddenin bu koşulunu
gerekçe göstererek ‘PKK Güney Kürdistan’da üslenmiş, oradan Türkiye
topraklarına sızarak eylem yapıyor, o zaman bende devlet olarak
saldırıda bulunabilirim” sonucunu çıkarabilmektedir. Buna ABD’nin
Irak işgalini, İsrail’in Lübnan işgalini emsal göstermektedir.
Uluslar arası hukuka göre değil, kendine göre anlamak istediği
şekilde sonuç çıkarabilmektedir. Fakat Kürt Özgürlük Hareketinin
Kuzey Kürdistan’daki Meşru Direnişi uluslar arası hukuka uymaktadır.
Bunun dışına taşmamaktadır. Türkiye’nin altına imza attığı uluslar
arası hukukun gereklerini yerine getirmemesi nedeniyle Kürt Özgürlük
Hareketi, Kürt Halkının varlığını, kimliğini, ulusal, siyasal,
kültürel ve ekonomik haklarını korumak amacıyla, BM’nin tanıdığı bir
hak olan kutsal direnme hakkını kullanmaktadır. Türk Devletinin
üniter yapısına da dokunmamaktadır. Direk devlete karşı herhangi bir
saldırı da söz konusu değildir. Kürt halkının temel hak ve
özgürlüklerini tanımayan, inkâr ve imhayı esas alan Türk Devleti
iken BM hukukunu çiğneyen konumdadır. Demokratik hukuk ve barışçıl
yöntemlerle Kürt sorununu çözme imkanı varken savaşı temel yol
belleyen devlet oluyor. Kürdistan içindeki ırkçı şoven saldırılarla
yetinmemekte, bunu ülke dışına taşırmak için meşrulaştırma yolunu da
seçebilmektedir. Eğer bir saldırı varsa, bu saldırıyı yapan Kürt
Özgürlük hareketi değil, Türk Devletinin kendisidir. 84 yıldır bu
reel durum ortadayken eğer meşru savunma gerekliyse evrensel hukuka
göre Kürt Halkının Meşru Savunma hakkını kullanması gerekiyor. Kürt
halkının da yaptığı budur. Kürt Özgürlük Hareketi beş defa tek
taraflı ateşkes ilan ederken, devletin ateşkese yanıt vermemesi bir
yana, her ateşkes döneminde savaşı tırmandırması ve son ateşkes
sürecinde de, Yaşar Büyükanıt’ın Kürt halkına karşı topyekun savaş
startını vermesi evrensel hukuk ölçülerine göre, bir soykırım suçu
ve devlet terörü kapsamına girmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi savaş
dışındaki tüm yöntemlere yol açıp buna uyarken, Türk Devletinin
saldırıda bulunması BM’nin 51. maddesine aykırı olacaktır. Kaldı ki
ne Irak Devletinin ne de Güney Kürdistan Bölge Hükümeti’nin Türk
Devletine karşı herhangi bir saldırısı söz konusu olmamıştır. PKK’ye
herhangi bir yardımı, mali kaynak desteği ve silah sağlaması gibi
bir durumu da olmamıştır. Zaten 51. maddeye göre böyle bir desteği
vermesi durumunda bile Bölge Hükümetine ve Irak Devletine karşı,
Türk Devletinin saldırıda bulunma hakkı da verilmiyor. PKK’ninde
operasyonel amaçlı Güneyden Kuzeye güç aktarma durumu da yoktur.
Devletin saldırılarına karşı meşru direnişte bulunan PKK gerillaları
da Kuzey Kürdistan’da üslenmiştir. Bu somut gerçekler doğrultusunda
bakıldığında Türk Devletinin ‘meşru savunma gereklidir’ argümanının
uluslar arası hiçbir hukuki temeli yoktur.
2-
Meşru Savunma amaçlı kullanılacak kuvvetin orantılı olması şartıysa
saldırırın durdurulması için aynı orantıdaki kuvvetle karşılık
vermesi anlamını taşıyor. Bu şarta göre şiddet kullanmanın orantısı
açık iken devletin kullandığı şiddetin orantısı Kürt Özgürlük
Hareketinin kullandığı şiddet orantısına göre nükleer dehşet
düzeyini bile aşmaktadır. Devletin şimdiye kadar gerek Kuzey
Kürdistan’da yürüttüğü savaşta, gerekse Saddam iktidarı ve Çekiç Güç
döneminde Güney Kürdistan’da yürüttüğü savaşta, hem askeri donanım
hem de kullandığı asker sayısı açısından uluslar arası hukuk
kurallarına uymamıştır. Gerillanın ferdi silahlarına karşı üstün
teknolojiyle donanmış uçakları, tankları, topları ve Cenevre
Konvansiyonunca yasaklanmış Misket bombaları ve mayınları bile
kullanabilmiştir. Kimyasal silah kullanması belgelerle
kanıtlanmıştır. Uluslar arası hukuka göre ülke içindeki
operasyonlarda polis dışında herhangi bir güvenlik gücü
operasyonlara katması savaş suçu kapsamına girerken 5 yüz binin
üzerindeki askeri Kuzey Kürdistan’da konuşlandırarak gerillaya karşı
savaştırması bilinen bir olgudur. Korucular, JİTEM, Özel Tim ve Özel
Kuvvet elemanları ile polis güçleri buna eklenince bu sayı 1 milyonu
aşmaktadır. Buna rağmen Kürt Halkına karşı geliştirdiği savaşa İç
Güvenlik Hareketi veya Terörle Mücadele adını vermesi savaş
literatürlerine göre bir aldatmacadır. Savaş stratejileri ve
taktiklerine göre uluslar arası savaş literatüründe bunun adı
savaştır. ABD yüz kırk bin kişilik askeri güçle Irak’ı işgal ederken
buna savaş deniliyor, nasıl oluyor da Türk Devleti’nin 1 milyonun
üzerindeki askeri güçle yürüttüğü saldırıya savaş denilmiyor?
Herhalde savaş stratejisyenlerinin buna verebileceği bir cevap
vardır.
Diyelim ki, Türk Ordusu Kürdistan gerillasına karşı şiddet
kullanabilir. Ama Kürdistan coğrafyasını tahrip etmesi, 4 binin
üzerinde Kürt köyünü yakıp yıkması, bazı kentleri viraneye
çevirmesi, Güney Kürdistan’da da aynı savaşı yürütmesi, yine 20
binin üzerindeki yurtseveri faili meçhullerle katletmesi kuvvet
kullanma orantısıyla ilişkilendirilebilir mi? Bu nasıl bir meşru
savunmadır, hangi uluslar arası hukukta böylesi bir devlet terörüne
hak verilmiştir.
Güney
Kürdistan’ı defalarca işgal ederken hangi orantıya uydu? 20 Mart
1995 tarihinde başlattığı Çelik Operasyon’una ilişkin kendi resmi
açıklamalarında 35 bin kişilik askeri güçle yaptığını ifade
etmektedir. Korucu gücünü bunun dışında tutmaktadır. Resmi
açıklamasına rağmen Çelik Operasyonunu 100 bin dolayında askeri
güçle yaptığı bir gerçektir. 1974’te Kıbrıs’ı işgal ederken bile bu
kadar güç kullanmamıştır. Kullandığı askeri teknikte Kıbrıs işgalini
kat be kat geçmiştir. Şimdi de 500 bini aşan bir askeri gücü Güney
Kürdistan sınırına konuşlandırmış. Güney Kürdistan’ı işgal etmek
için hazırlıklarını bitirmiş ve fırsat kollamaktadır. Her halükarda
var olan bu sayı Türk ordusundaki asker sayısının üçte ikisini
aşmaktadır. Buna göre BM 51. maddesindeki orantılı kuvvet kullanma
nerede kalıyor, Türk ordusunun kullanmayı düşündüğü kuvvet nerede
kalıyor? BM hukukunun bu şartına göre de Türk Devleti önceki
işgallerde olduğu gibi şimdi de Güney Kürdistan’ı işgal etmesi
durumunda suçlu konuma düşecektir.
3-
Meşru savunmanın derhal olması şartı da saldırı sırasında, henüz
saldırı sona ermeden karşı saldırının geliştirilmesidir. Zaten 51.
maddeye bakıldığında Türk Devletinin öne sürdüğü bir saldırı veyahut
operasyonel amaçlı bir gücün Kuzey Kürdistan’a geçişi de söz konusu
değildir. Hiçbir gerilla gücünün Güney Kürdistan’dan Kuzey
Kürdistan’a sızıp eylem geliştirip tekrar Güney Kürdistan’a geri
çekilmesi durumu ortada yokken, Türk Devletinin öne sürdüğü bu
şartta geçersiz oluyor. Gerillanın sınırda da herhangi bir
eylemliliği 1999’dan beri olmamıştır. Gerilla ateşkes sürecindeyken
saldırıda olanın Türk Ordusu olduğu biliniyor. Uluslar arası hukuk
ölçüleri esas alınırsa, ordunun bu saldırılarına karşı meşru
direnişe geçmesi gereken bir güç varsa oda gerilladır. Gerilla Türk
ordusunu yok etmekten de söz etmiyor. “Kökünü kazıyacağız, hiçbir
gerilla kalmayana kadar savaşacağız” açıklamalarını yapan da Türk
Ordusu yetkilileridir. Hem doğal hukuk, hem pozitif hukuk, hem
ulusal hukuk, hem de uluslar arası hukuk açısından meşru savunma
temelinde bu saldırılara karşı kutsal direnme hakkının kullanılması
saldırıya maruz kalan güce tanınmıştır. Böyle bakıldığında bu hakkı
kullanma sadece gerillaya düşüyor. Zira, saldırıya maruz kalan
sadece gerilla olmamakta. Gerilla ile birlikte, Gerillanın korumakla
mükellef olduğu Kürt Halkı, Kürt Halkının varlığı, kazanılmış
değerleri ve onun ulusal önderidir. Bu durumda derhal şartı Türk
ordusundan çok gerilla için geçerli olmaktadır.
devam edecek… |