|
Rengin Botan
Ekim Ayı Bir Direniş ve Hesaplaşma Ayıdır
Yapraklar sararıyor yine ve tek tek, tomar tomar dökülüyor.
Yağmurlar yavaş yavaş yağıyor. Her ayın, her mevsimin
çağrıştırdıkları vardır. Mart yeniden uyanış, yeniden doğuştur.
Mayıs kavganın, şehitlerin ayıdır. Haziran denilince sıcaklık gelir
akla, kavgada sıcaklık. Ağustos denilince Agit arkadaş, Şubat
denilince lanetli çirkin komplo gerçekliği, Ekim denilince kadın
şehitlerimiz ve komplonun başladığı günler gelir aklımıza. Yeni bir
Ekim ayına daha girdik. Bu Ekim ayının yoğun gündemlerle ve sıcak
geçeceği şimdiden belli. Kürdistan tarihinde her zaman
karşılaştığımız bir biçimde bu ayda da direniş ve ihanet gerçekliği
iç içe geçiyor. Bir yandan Beritanların, Azimelerin, Gurbetellilerin,
Meryemlerin, Ronahilerin özgürlük için ölümüne direnişi yaşanırken
diğer yandan lanetli komplo gerçekliği bu ay içerisinde açığa
çıkmıştır. Bu nedenle başlangıç itibariyle başta yiğit komutanımız
Gülnaz Karataş arkadaşı ve tüm Ekim şehitlerimizi saygıyla anıyor ve
9 Ekim’de başlayan 15 Şubat’ta Önderliğimizin fiziki esaretiyle
sonuçlanan uluslararası ve organizeli bir biçimde gerçekleştirilen
lanetli komployu nefretle kınıyorum.
Yeni bir Ekim ayına daha girerken komplonun hala karanlıkta kalan
yönlerini aydınlatmaya çalışmak bizler açısından stratejik bir değer
arz etmektedir. Uluslararası ve organizeli bir biçimde
gerçekleştirilen komplo hala devam etmektedir. Önderliğimizin
zehirlenmesi konseptinin geliştirilmesi ve gün geçtikçe tecrit
koşullarının ağırlaştırılması, saçlarının kazıtılması, gerilla
güçlerimize yönelik geliştirilen ideolojik, kültürel, askeri
saldırılar, halkımıza yönelik olarak geliştirilen gözaltılar,
tutuklamalar, katliamlar, bu inkar ve imha konseptinin devamı
biçiminde ortaya çıkmaktadır. Devlet yöneticilerinin ve yönetilmeye
alışmış toplumların sıkça söylediği gibi kutsal devletlerin,
yürüttükleri savaşlar, ekonomik uygulamalar hiçbir biçimde çözüme
dönük değildir. Aksine egemenler için çözümsüzlük, her zaman için
temel varoluş gerekçesidir. Çözümsüzlüğün, muğlâklığın, karmaşanın
olduğu yerde egemen güçler iktidarlarını devam ettirme olanağı
bulabilirler. Bu nedenden dolayı çok yaşamsal bir düzeye gelmemişse
ve sistemin varlığını tehdit etmiyorsa eğer, çözüm geliştirmek
egemenliğin varlığına ters düşen bir durumu arz eder. Ataerkil
devletçi sistemin bu ilkesi Kürt sorununun varlığında kendini çok
çarpıcı bir biçimde göstermektedir. Bu sadece güncel durumlar
açısından bir yaklaşım değildir, tarih bu tür egemen yaklaşımların
çözümsüzlükleriyle örülüdür.
9 Ekim Komplosu’nun ardında, kurumsallaşmış ve yine egemen
politikaların yaşam tarzı haline gelmiş çözümsüzlükte, klasiklikte
ısrar eden bir zihniyet vardır. Kapitalist modernite gücünü ne
silahlarından, ne parasından alır. Kapitalist modernitenin en büyük
gücü bu zihniyeti yaratması ve bunu süreklileşen bir yaşam biçimine
dönüştürmesidir. İşte bu nedenle bu zihniyeti ve bu zihniyetin
uygulamalarını ne sadece özgürlük hareketimizin ortaya çıktığı zaman
dilimi ile ne sadece Kürtlerin inkar edildiği süreçle ve ne de
komplonun ortaya çıktığı tarih dilimi ile sınırlı ele alabiliriz.
Tarihsel ve toplumsal gelişmeleri irdelediğimizde her bir zaman
diliminin halklar ve kadınlar aleyhine ortaya çıkardığı
çözümsüzlüğün komplonun zincirlerini oluşturduğunu görürüz. Bu
anlamıyla 9 Ekim Komplosu evrensel ve bölgesel çapta bir tarih boyu
dizilen ve silsile haline gelen çözümsüzlük sarmalının son
halkalarındandır. Nitekim Önderliğimizin kendisine yönelik
geliştirilen suçlamalar ve gerçekleşen uluslararası organizeli
komplo karşısında geliştirdiği savunmalar, öncelikli olarak bu
gerçekliği kavratmaya çalışmaktadır. Bunun için ciltler dolusu
tarih, halklar, iktidar, devlet, savaş, toplum ve kadın
çözümlemesini geliştirmiştir. Geliştirilen bu savunmalar insanlık
üzerinde geliştirilen komplonun çirkin ama çok yüzlü gerçeğini
ortaya koymak ve aşma yolunu göstermek içindir. Klasik zihniyetlere
göre hesaplarını geliştiren egemen güçler, Önderliğimizin klasik
zihniyetleri çok çok aşan ideolojik, politik, felsefi yanını hesap
etmemişlerdi ve kapitalist modernite dışına çıkan bu yeni özgürlük
felsefesi dört bir yanımızı saran ve gün be gün kanla beslenen
komplocu politikaları boşa çıkardı. Tabii bu sözde dile getirdiğimiz
ya da yazdığımız kadar kolay bir mücadele olmadı. Muazzam bir
direniş, kıran kırana ideolojik, siyasi, askeri, diplomatik,
örgütsel bir mücadele verildi. Tüm saldırılara rağmen İmralı’dan
ısrarla ve inatla çözüme yönelik özgürlük çığlığı yükseldi.
Ataerkil devletçi sistemle mücadele yürütürken en temel güç
kaynağımız Önderliğimizin direnişi ve perspektifleridir.
Önderliğimizin ve hareketimizin soylu direnişi karşısında devletin
içinde yaşanan kaos derinleşmekte bir çıkmaz halini almaktadır. Son
dönemde Ergenekon çeteleşmesi tüm gündemi kaplamış durumda.
Ergenekon’un geçmişi 1946 yılında Türkiye Cumhuriyetinin ABD’yle
geliştirdiği ilişkilere kadar dayanmaktadır. Ergenekon’la Türk sol
hareketleri bitirilmeye, sistem içileştirilmeye çalışıldı. Daha
sonrasında ise Kürt hareketlerine yönelim gerçekleşti. Bu çete
üyeleri ajanlar yoluyla hareketimizin içine sızmaya çalıştılar. Bunu
Kesire Yıldırım ve Pilot başta olmak üzere çeşitli tiplerle yapmaya
çalıştılar. PKK’yi ele geçirmek, özünden uzaklaştırmak ve sistem
içileştirmek için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Hareket
içerisinde komplolardan tutalım, dürüst, bağlı kadroların katliamına
kadar birçok yöntemi geliştirdiler. Yine örgüt içerisinde kadın-
erkek ilişkilerini geliştirmeye çalışarak hareketi
marjinalleştirmeyi amaçladılar. Ancak Önderliğimizin özgürlük
ideolojisi ve yaşamda yarattığı düzey karşısında yenildiler, boşa
çıktılar.
Hareketimizi öncelikle MİT yoluyla denetim altına almaya çalıştılar.
Bu yöntemlerinde başarısız olunca JİTEM örgütlenmesini
geliştirdiler. İstedikleri sonuca ulaşamayınca Ergenekon
çeteleşmesini kendi elleriyle yarattılar. Aslında Önderliğin
İmralı’da fiziki esaret altına alınmasının ardından Ergenekon
çeteleşmesinin de sonu geldi. Şimdilerde ise sözde kendi içlerinde
bir temizlenme hamlesi başlatmışlar. Ancak bu kadro yenilenmesinden
başka bir anlam ifade etmiyor. Yine tüm kirli ve çirkin işleri bu
çeteye yaptırdılar şimdide onları tarihin çöp sepetine atıyorlar.
Önderliğimizin görüşme notlarında da belirttiği gibi asıl Ergenekon
tasfiye edilmiyor. Tasfiye edilen eski kadrolar. Anlaşılacağı üzere
çetenin kadroları yeniden yapılandırılıyor. Yoğun gündemin ilk
maddesini Ergenekon çeteleşmesi teşkil ederken ikinci gündemi
tezkere yani sınır ötesi operasyon işgal ediyor.
Güney Kürdistan’a karşı gerçekleştirilen işgal harekâtı
çalışmalarının bir yılını geride bırakmış bulunmaktayız. 2007
yılının 17 Ekim tarihinde meclisten geçen tezkerenin ardından tam
bir yıl geçti. Peki, geriye dönüp bu bir yılı irdelediğimizde bu
inkâr ve imha konsepti ne kadar sonuç verdi? Tabii ki bunu bilmemiz
için çok uzak tarihlere gitmemize gerek yok. Sürekli olarak
geliştirilen hava bombardımanları yine Zap’a yönelik geliştirilen
kara saldırısı Türk ordu tarihi açısından büyük bir yenilgi anlamına
geliyor. Açığa çıkan tablo Enver Paşa’nın Sarıkamış seferinde
bozguna uğrayan ordularını andırıyor. Bugünlerde tezkerenin yeniden
gündeme girmesi aslında Türk ordusunun büyük bir yenilgiye
uğradığının göstergesi. Her türlü, teknik, psikolojik, istihbarat
desteğine rağmen Türk ordusunun gerilla karşısındaki yenilgisinin
somut ifadesi oluyor yeniden gündemleşen tezkere tartışmaları. Bu
konuda Cemil Çiçek tüm medya kuruluşları ve basını Türk askerinin
moral motivasyonunu bozacak açıklamalar yapmamaları konusunda
uyarıyor. Bakanlar kurulu tezkerenin TBMM’ye gitmesini onayladı.
Tezkerenin meclisten geçmesi büyük bir olasılık olarak önümüzde
duruyor. Yani önümüzdeki güz ve kış aylarında her türlü hem havadan
hem karadan saldırılara karşı kendimizi taktik ve mevzilenmeden
tutalım, eğitim ve alt yapı çalışmalarına kadar hazırlıklı kılmamız
bu süreçteki öncelikli görevlerimizden ve bu konuda hazırlıklarımız
tamam. Kısaca gerilla güçlerimiz Türk ordusunu Zap’tan çıkardığı
sonuçlarla, kazandığı tecrübeyle, yakaladığı moral ve güven
düzeyiyle bozguna uğratacak bir pozisyondadır.
Uluslararası komplo ile kışkırtılmak istenen milliyetçi dalga,
geliştirilmek istenen halklar savaşı şimdi yine uygulamaya
konulmaktadır. Aslında ateşkesin muhatap bulamamasıyla çözüm dalgası
ve barış tartışmaları kırılmak istenmiştir. Halkımıza yönelik
geliştirilen gözaltılar, tutuklamalar, baskıların ardından, Güney
Kürdistan’a yönelik geliştirilen işgal harekâtı, Kerkük
tartışmalarıyla birlikte eşgüdümlü geliştirilen Avrupa’da
hareketimize ve kadrolara yönelik geliştirilen operasyon, DTP’ye
kapatma davasının açılması bunun göstergesi olmaktadır. Yükselişe
geçmeye başlayan ve son dönemlerde sıçrama yapan çözüm iradesini
kırmaya çalışmak istiyorlar ki bu Anadolu halkları için tahmin
edildiğinden daha büyük bir tehlikeyi içermektedir.
Kürdistan halkı varıyla-yoğuyla bu mücadeleye inanmakta, her koşul
altında bu mücadeleyi desteklemektedir. Kürt halkı kendini her
açıdan özgürlük hareketimizin ve Önderliğimizin varlığıyla özdeş
kılmıştır. Kürt sorunsalını halktan, ideolojik, siyasal, ekonomik ve
sosyal yönlerinden soyutlayıp kriminalize etmek, bir terör vakasına
dönüştürmek, komplocu ve insanlığa sığmayan çirkin bir yaklaşımdır.
Kürt halkı, özgürlük hareketi, onurlu bir kimlik için çok büyük ve
ağır bedeller verdi ve hala da vermektedir. Defalarca bu tip
operasyonlarla, sindirme - imha etme politikaları ile karşı karşıya
geldi ama sinmedi ve mücadelesine onurluca sahip çıktı. Bu
mücadeleyi ve Önderliği kendi varlık gerekçesi olarak gördü.
Halkımızın davasını, kavgasını bu biçimde sahiplenmesi düşmanın
kolunu kanadını bugüne kadar kırdı, bugün de kırıyor ve gelecekte de
Önderliğimize ve hareketimize uzanan kolları kıracaktır. Bu tip
uygulamaların halkın ve gerilla güçlerimizin öfkesini ve tepkisini
arttırmaktan başka bir etkisi yoktur. Bu yüzden Önderliğimiz “PKK
kararını, yöntemini, eylem çizgisini kendisi belirler” demektedir.
Bunlar çözüm değildir, şimdiye kadar olmadı olmayacaktır da ama Kürt
özgürlük sorunsalının çözümsüzlüğü üzerinden rant yapanlar,
kendilerini yaşatanlar, çözülmemesi için ellerinden geleni
yapacaklardır. Nitekim son gelişen Amerika, Türkiye, İran ittifakı
da bu politikaların bir sonucudur. Bu politikaların son bulmasıyla
bu güçlerinde yaşamları son bulacaktır.
Bir de geçenlerde tüm televizyonlarda flash haber olan bir konuya da
değinmeden geçmek istemiyorum. Çünkü bu haber trajik olduğu kadar
dünyamızın yaşadığı çirkin ve acı gerçekliği de gözler önüne
seriyor. Televizyonun bir karesinde Endenozyalı kadınlar, çocuklar
ve yaşlılar birbirini eziyor. Neden mi? Bir lokma ekmek için.
Ayaklar altında yüzlerce insan birbirine giriyor. Tahakkümcü sistem
insanları bio iktidar yöntemiyle köleleştiriyor, iradesizleştiriyor.
Diğer yandan bir kadın tam elli yaşında ve hala güzellik ve estetik
peşinde. Estetiği için yemek yemiyor ve yirmi yılı aşkın bir süredir
rejim yapıyor. Ve en sonunda yanlış rejim uygulamasından kaynaklı
ölüyor. İşte böylesi trajik ve düşündürücü bir gerçeklik. Bir yanda
insanlar yemek bulamazken diğer tarafta yemek olmasına rağmen
biçimsel güzellik için yemek yemeyen insanların bir arada bulunduğu
adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz.
İnsanı değerlerin yok edilmeye çalışıldığı, maneviyatın ve tüm
güzelliklerin öldürülmek istendiği bir dünya gerçekliği içerisinde
güzelliğin, sevginin, hakikatin arayışçısı bir özgürlük savaşçısı
olmak oldukça anlamlı ve değerlidir. Tarihi incelediğimizde sürekli
olarak iki eğilimin çatışma içerisinde olduğunu görürüz. Bir yanda
onuru, erdemi yok etmek isteyenler vardır diğer yanda bunları
yaratmak isteyenler ve bunlar sürekli kıyasıya bir savaşım
içerisindedir. Bugün özgürlükten, adaletten, eşitlikten, onurdan
bahsediyorsak bu kavgayı süreklileştirenler sayesindedir. Ekim ayı
da böylesi kahramanlıkların yoğun bir biçimde yaşandığı bir aydır.
Beritan, Azime, Meryem, Zeynep (Gurbetelli), Ronahi Alman, Mizgin
Türk arkadaşlar bu ay içerisinde şahadete ulaştılar. Bu kadın
arkadaşlar özgürlük hareketimizin soylu kahramanlıklarla örülmesinde
temel halkalar oldular. Her biri kendince bir anlama ve güzelliğe
sahipti, her birinin farklılığı diğerini güzelleştiriyordu,
zenginleştiriyordu. Bu kahraman ve yiğit kadınlar mücadelemizin
filizlenip, boy vermesinde stratejik role sahiptirler. Azime arkadaş
kadın ordulaşmamızın ilk komutanlarındandır. Kadın ordulaşması
deyince ilk akla gelen isimdir. Kendisi öğretmen olan Azime arkadaş
daha o dönemlerde kızgın savaş koşullarında komutanlık yapmıştır.
Yine Gurbet (Zeynep) arkadaş çok yönlü bir kişiliğe sahipti. Kadın
hareketinin öncülüğünü yapacak bir kişiliğe ve ideolojik donanıma
sahipti. Mücadele yürüttüğü süre içerisinde kalıcı izler bıraktı.
Meryem arkadaş bir anne, bir komutan, gerçek bir yoldaştı. Sadece
çocuğuna annelik yapmaktan ziyade ülkesinin, topraklarının, devrimin
anası olmayı tercih etti. Ronahi Alman ve Mizgin Türk arkadaş
Hakilerin, Kemallerin ardılı oldular. Enternasyonalist devrimciliğin
timsaliydiler.
Burada Beritan (Gülnaz Karataş) arkadaşın kişiliğinin ve eyleminin
mücadelemiz açısından önemine kısa da olsa değinmek istiyorum. 1992
yılında hareketimize yönelik imha amaçlı bir konsept
geliştirilmişti. ‘92 konseptiyle başlatılan Güney Savaşı hareketimiz
açısından oldukça zorlayıcı oldu. ‘92 yılı sonlarında gerçekleşen bu
savaş YNK ve KDP’nin taşeron olarak kullanıldığı bir savaştı. Bu
savaşta gerilla esasları uygulanmadığından önemli kayıplar yaşandı.
Gerilla güçlerini yaşam ve savaş tarzıyla tasfiyeye uğratan, savaş
kendini dayatınca da teslimiyete kayan Ferhat kişiliği Güney
Savaşı’nı teslimiyet anlayışıyla sonuçlandırmak istemiştir. Güney
Savaşı hareketimiz açısından oldukça zorlayıcı olmuştur.
Geliştirilen kahramanca direnişler karşısında düşman istediği sonucu
elde edememiştir. Güney Savaşı’nda taktik önderliğin sağa kayması
sonucu hareketimiz açısından kritik bir süreç yaşanmıştır. Taktik
önderlik sağa yatmasına rağmen kahramanca direnen gerillanın varlığı
da önemlidir. Zele’de geliştirilmek istenen sahte önderlik, sağ
reformist yaşam ve ilişki anlayışını sınır tanımayan bir biçimde
uygulamaya çalışmıştır. 1500 civarındaki gerilla gücünü Zele’de
konumlandırıp zayıflıklarına seslenerek daha o zaman kendisine göre
yaşam ve kadın yaratma çabaları dikkat çekmiştir. Yaşam tarzı özerk
ve tüketici olan, ilişki tarzı seviyesiz, çalışma tarzı keyfi, savaş
tarzı oportünist olan ve savaş ağalığını esas alan Ferhat, KDP ve
YNK için iyi bir yem olur. Güney Savaşı’nda mücadelemizi işbirlikçi
ihanetçi çizgiye karşı savunan ve özgürlük çizgisinin asla teslim
alınamayacağını eylemiyle kanıtlayan Gülnaz Karataş (Beritan)
arkadaş olmuştur. Beritan arkadaş, ‘90’lı yıllardaki serhildanlardan
sonra üniversite gençliği içerisindeki etkilenmelerle ‘91 yılında
Botan’dan saflara katılır, Xakurke’ye geçer. Beritan arkadaş güçlü
ve etkili bir kadın komuta kişiliğine ulaşma iddiasındadır. Kendine
güvenen, bilinçli, iradeli ve asi duruşuyla etrafındaki herkesi
etkileyen Beritan arkadaş 25 Ekim 1992’de yaptığı eylemle düşmanında
bile saygı yaratır. Bu eylem sağa yatma ve teslimiyete karşı bir
tavırdır. Önderliğimiz bu eylemi “Güney savaşında şehit düşen
Gülnaz Karataş arkadaş özgürleşme yolunda büyük bir çabaya sahipti.
Arkadaşın bana bir raporu vardı. Daha şehit olduğunu duymamıştım ve
hep aklımdaydı bu arkadaş. Önderliğin çözümlemelerinden yararlanarak
bir roman denemesi yapmak istiyorum diyordu. Bizde hiç kimse şimdiye
kadar böyle bir şey söylememişti. Oldukça ilgili bir arkadaştı. Bu
arkadaşı görüp tartışsaydım iyi olurdu ve sonra şahadet haberi
geldi. Çok kahraman bir kız. Rubarok karakol eylemine takım komutanı
düzeyinde katılmış yaralanmış. Yaralı olduğu halde Güney Savaşı
cephesinde de en önde yer almıştır. Daha sonra etrafını sarmışlar.
İşbirlikçi hain güçler ‘teslim ol sana bir şey yapmayacağız’
demişler. Fakat arkadaşın tavrı ‘siz düşmanla işbirliği yaptınız,
hainsiniz, size teslim olmam’dır. Tabii bizi, Parti Önderliğini de
slogan düzeyinde haykırarak kendini uçuruma atıyor. Tabii anlamlı
çok cesur bir eylem. Anlamakta kararlı olan ve bunun için her türlü
kahramanca direnişi sergileyecek tipler de çıkıyor. Tabii değer
vermek gerekiyor. Anısına iyi karşılık vermek gerekecek. Öyle basite
alınacak kişilikler, tavırlar değildir. Arkadaşlar da ‘biz bağlıyız
işte adını tabura vereceğiz’ diyorlar. Mesele adını tabura vermekle
işte nasıl direndiğini söylemekle hallolmuyor. Mesele takip ettiği
tutumu yaşatabilmektir. Zaten bu sonuçları da ortaya çıkaran tutumun
kendisidir. Tabi biz onu esas alacağız.” şeklinde
değerlendirmektedir. Bu savaş kadın açısından önemli sonuçlar
doğurur. Güney sahasında savaş dışında tutulan kadının savaşa aktif
katılım zemini ortaya çıkar. Geçmiş sürecin etkisiyle kendine
güvensizleşen, kendini yük gibi gören kadının yaşadığı ağır
psikolojik etki bu savaşa katılımla aşılır. Beritan arkadaşın eylemi
de “kadın savaşabilir” görüşünün yaygınlaşmasında ve cins
yargılarının kırılmasında etkili olur. Savaşta taktiksel yetkinliği
ve cesaretli duruşu kadın açısından yepyeni bir dönemin önünü açar.
Yine Beritan arkadaş teslimiyetçi çizgi karşısında Apocu çizginin
koruyucu ve geliştirici gücü olmayı başarır. Bugün de Önderliğimizin
sürekli olarak Beritan çizgisinin esas alınması gerektiğini
belirtmesi bundan kaynaklanmaktadır. İçinden geçtiğimiz süreç hem
dış saldırılar hem de iç tasfiyeciliğin dayatmaları o dönemlere
benzemektedir. Bu nedenle sürece yön verecek olan Beritan çizgisinde
açığa çıkacak olan militanlık düzeyidir. Beritan gibi yaşamalı,
Beritan gibi cesur, asi olmalı, Beritan gibi komutanlaşmalı, Beritan
gibi savaşmalıyız.
|