|
Kasım Engin
İlker Başbuğ ve Toplumu Yeniden Kurmak
Hazır
olun yeni bir sürece giriyoruz. Bir müddet önce Genelkurmay
başkanlığı görevini devralan İlker Başbuğ, icraatlarını uygulamaya
başladı.
Hatırlarsınız birkaç hafta önce İlker paşa görevi devraldığında,
birçok tırşıkçı yazarçizere ilişkin görüş sunmuştuk. Ve ağırlıklı
olarak İlker Paşa’nın ne kadar aydın ve gelişmiş görüşlere sahip
olduğu bunların ortak düşünceleriydi. Yağcılığın da ötesinde, adeta
ayaklarına kendilerini halı yapan ya da Şener Şen’in ağa rolü
oynadığı filmlerde atından inerken yanında hep gezdirdiği dalkavuğun
sırtına ayağına koyarak inmesi gibi, tam bir yalakacı tayfası.
Hepsinin ortak kanısı bu sonradan görmüş olan yarı kekeme
genelkurmayın, ne kadar entelektüel birikime sahip oluşuydu. Ve
tabii Avrupa normlarına saygılı bir birey olarak Büyükanıt’ın
tersine orduyu siyaset arenasında uzak tutacağıydı. Biz ise ilk
günden böyle olmadığını yazdık. Çünkü biz biliriz ki iktidar
erkenden insanların başlarını döndüren, çift cinsiyetli bir fahişe
gibidir. Erkek olsan da başını döndürür kendine çeker, kadın olsan
da seni kendine çeker.
Genelkurmaylık gibi, Türkiye’de bu kadar iktidarla bezenmiş bir
yapının başına geçen ve hatta böylesi bir iktidarı yaşamadan adeta
yetişme tarzı itibariyle iktidarcı olarak yetişen bireyler,
zihniyetleri itibariyle tekçi ve anti demokratik olurlar.
Sorun şu
ya da bu kişi değildir. Mayasında otorite olan, despotizm olan bir
yapının yetiştireceği de despotlardır. Başka görüşlere tahammül
göstermede zorlanacak, tiplemeler olacaktır. Hani yanlış yaşanmış
yaşamın sonunda -niyetlerden uzak yanlış yaşanılacağı misali- bunlar
da böyledir.
Bir
hatırlayın: Büyükanıt’ın ne kadar azarlayıcı yaklaşımları vardı. Ya
da başka komutanları hatırlayın, hepsinin ortak noktası bu değil
midir?
Evet, İlker Paşa’nın da yapacağının bu olacağını biz önce de
söylemiştik.
Ancak
kimi sözde kelli felli basın temsilcileri, ısrarla orduda yeni bir
dönemin başlayacağını yazıp çizdiler. İşte bir Mehmet Ali Birand,
işte Fikret Bila, işte Murat Yetkin ve daha niceleri. Elbette kimi
aydın yazarın hakkını da yememek gerekir. Mehmet Altan gibi kimi
demokrat aydın kişilikler bu tecavüzcü duruşu eleştirmişti. Ancak
bunlar devede kulak kaldı. Kimi yazarların da İlker Paşa’nın gaza
gelmemesini söylemesi de ayrıca manidardı.
Lakin
İlker Paşa sadece gaza gelmedi. Son sürat gaza bizzat kendisi bastı.
İlk iş
olarak, sözde sivil toplum örgütleriyle görüştü. Ardından
Erkenekoncu paşalarla görüştürme yaptırdı. Peşinden her ne âlemse
sözde paşa da bir merdivende devriliverip ağır hastalıktan dışarı
salıverildi. Ve hızını alamayan bu zat, bu kez basın mensuplarını
ağırladı. Ağırlamanın yanında, ne yazıp ne çizmeleri gerektiğini
açıkça söyledi. Televizyoncuların hangi görüntüleri yayınlayıp
yayınlamayacaklarını da söylemeyi de unutmadı.
Doğrusu
Mehmet Ali Birand gibi tırşıkçı takımına, tam uygun bir gazete ve
televizyon sorumlusu ve yönetmeni olduğunu bu şekilde İlker Paşa
göstermiş oldu.
Biz ne
bilelim. Biz genelde, askerin askerlik işleriyle uğraştığını
biliriz. Ancak meğer ordu, her elamanını komple yetiştirirmiş. Yani
hem asker yaparmış, hem basıncı, hem politikacı yetiştirirmiş, hem
sivil toplumcu, hem ekonomist, hem bankacı, hem işveren ve de hem
diplomat. Bir de yeni öğrendik, meğer hepsi filozofmuş.
Doğrusu
bu ordunun hakkını yememek gerekiyor. Hele hele tepedeki kurmayların
hakkını, hiç mi ama hiç yememek gerekir. Adamlar yetenekli ve bu
yeteneklerini bu halkın hizmetine koşturmak istiyorlar. Bundan kim
rahatsız olabilir ki? Tabii ki rahatsız olmamalıyız. Ne de olsa bu
devletin en yetenekli beyinleri, orduda yerini alıyor.
Ergenekon’a şöyle bir bakmamız yeter de artar. Tutuklu olanların
ağırlıklı bir bölümü asker kökenli değil mi? Bu kadar kirli işi
yıllarca yaptıktan sonra, bu kadar saygın yerlerde kalmak her adamın
karı değildir. Kirli iş yapacaksın ama neredeyse Türkiye’nin en
büyük kahramanlık ödüllerine hep layık görüleceksin, bu öyle kolay
başarılacak bir şey değildir değil mi?
İşte
bakın İlker Paşa, Lice katliamını yapan ve talimatını veren komutan
olmasına rağmen, bugün Genelkurmay başkanıdır. Büyükanıt
Kürdistan’da o kadar iyi çocukla, o kadar karanlık işler yaptıktan
sonra, şeref madalyası ile son derece modern bir arabayı devletin
hediyesi olarak almadı mı? Demek ki bu ordu, gerçekten sadece
yetenekli insanlardan oluşuyor. Ve eğer kimi elemanları yetenekten
mahrum kalmışsa, onlara Arif Doğan ve Veli Küçük gibi yeteneklerine
uygun işleri bulmaları zor değildir -ki bunu zaten başarıyla
yapıyorlar.-
Tekrar
yazımıza dönecek olursak. İktidar zihniyetiyle baştan aşağıya
donanmış bir yapı ve onun elemanlarının bezenecekleri zırh, daha
fazla iktidarda pay kapmalarıdır. Böyle yapılar karşılarında sütten
çıkmış kediler gibi duran insanları gördükçe, bizim içimizde meşhur
olan Sinekli Huso olmaktan geri durmazlar.
Bizde
Sinekli Huso hikâyesi dediğim gibi meşhurdur. Fakir ve korkak biri
olan Sinekli Huso, aslında köyün alay geçilenidir. Ancak bir gün
bizim Huso, ne oluyorsa bir el çırpmayla beş sinek vurur. Ve “vurdum
vurdum” diye bağırmaya başlar. Bu “vurdum vurdum” hikâyesi her yere
Huso adam öldürdü derken, beş adam öldürdü diye yayılır. Her yere
artık o nam salmıştır. Ne de olsa beş adamı birden devirmiştir. Gel
Huso, git Huso derken o yörenin en korkulu adamı oluverip çıkmıştır.
Ancak
onun eşi bilir ki, Huso eski Huso’dur. Bir gün gece yarısı kapı
çalınır. Eşi Huso’nun kapıyı açmasını ister, ne de olsa o Sinekli
Huso’dur ama nerede o yürek, kapıyı açmaya korkar ve yine iş eşine
kalmıştır.
Anlayan anlamıştır. Özü itibariyle korkak olan biri, meydanı boş
gördüğü için kedi olmazsa farenin Abdurahman oluvermesi gibi.
İşte özü
itibariyle böyle çapsız bir Genelkurmaylığı, bu kadar pohpohladıktan
sonra olacağı da budur. Yani kel başa şimşir tarak.
Bir ek bilgi olarak da o namı diyar Şemdin Sakık, 1997 yılında
soruşturmaya alındığında kendi durumunu bu yukarıdaki hikaye ile
anlatmıştı. Yani “ben aslında o korkak Huso’ydum ancak,
şişirildiğimde buna ben de inanmıştım” diyecekti. Yeni Sinekli
Türkiye camiasına “hayırlı” olsun. |