|
Şerda MAZLUM
Özgür Yaşamımız
Önünde Engel Olan Her Türlü Anlayışa Karşı
Direnmeyi ve Hayır Diyebilmeyi Öğrenebilmeliyiz
Direnmek…
Şarkılara, şiirlere ve masallara konu olan direnmek…
Yaşamın öteki adı direnmek…
Kürdün diğer adı direnmek…
Kadının Kürdistan’ın adı direnmek…
Uçurumlarda Beritan, kavgada Gülbahar, ihanete karşı Avinar,
doruklarda Nuda, Serhat’ta Arjin, yaylalarda Zerrin, Gabar’da
Adar’dır direnmek…
Yaşamak ve
direnmek olguları, Kürdistan toplumu ve kadın için iç içe geçen
olgulardır. Bir yerde yaşamdan bahsediliyorsa, orada mutlaka
direnişten söz edilmelidir. Tabii ki burada söz ettiğimiz yaşam,
salt nefes alıp vermek değildir. Çünkü böceklerde nefes alıp
vermektedir ama böceklerin anlamlı yaşadıklarından bahsetmek mümkün
değildir. Yaşam bir amaca bağlanıyorsa ve öncelikle kişi kendine
anlam veriyorsa, kendini tanıyor ve biliyorsa yaşamaktır. Yaşamak,
milyonlarca olasılık içerisinden sıyrılarak canlı olma şansını
yakalamaktır. Bu şansı yakalamak çelişkili olduğu kadar güzel,
zorlayıcı olduğu kadar anlamlı, acı verdiği kadar öğreticidir.
İnsan yaşamında güzelliğe, özgürlüğe, kutsallığa dair tüm anlamların
silinmesi, yok edilmesi karşısında inadına ve direnerek güzelliğin,
özgürlüğün, kutsallığın yani anlamlı yaşamın mücadelesini vermek
kadar onurlu bir şey olmasa gerek.
Mezopotamya
topraklarının bize bahşettiği onurlu ve direnişçi yaşamı tüm
çirkinliklere inat, tüm teslimiyete ve ölüme davet eden egemen
gerçekliğe inat, hakikat ve özgür yaşam aşkıyla yaşamak, gerçekten
büyük bir mutluluktur. Hele bir de bu topraklarda kadın olmak buna
eklenince, yaşamak ve egemenliğe karşı özgür kadın kişiliğiyle
direnmek, daha da bir anlam kazanıyor ve zevk verici oluyor.
Onurlu ve anlamlı
yaşamının yolu direnmekten geçer. Yaşam şansını en güzelinden ve en
soylusundan değerlendirmek, kadının özsel karakteriyle
buluşturabilmek gerekir. Bu tabii ki kolay bir uğraşı değildir. Biz
kadınlar özgür ve anlamınca yaşama işini yüreklerimize taşırmadıkça,
bedenlerimize yüklemedikçe, erkek egemenlikli sistemin
yüreklerimizi, bedenlerimizi, yaşamlarımızı bizden an be an
çalmasını, bizleri her an öldürmesini engelleyemeyeceğiz. Böylesi
bir sistem gerçekliğine karşı direnmezsek, ruhsal ve manevi olarak
öldürülmeyi bir yana bırakalım, fiziken bile yaşama olasılığımız her
geçen gün düşmektedir.
Hem fiziki hem de
ruhsal-karaktersel olarak direnmek, yaşam gücünü gösterebilmek için
kadınlar olarak mutlaka kendimize yeni yaşam alanları yaratmalıyız.
Bu yaşam alanlarını yaratmak ise özgür yaşam bilincini, özgür yaşam
tutkusunu ve aşkını kadın yaratıcılığıyla örgütlemekten geçmektedir.
Kadının örgütsüzlüğü, egemen sisteme karşı direnmemesi köleliktir,
ölümdür. Örgütlülüğü ise yaşamdır, mücadeledir, heyecandır,
cesarettir, güzelliktir, gerçek değişim ve yenilenmedir.
Özgürlüğümüz önünde engel olan her şeye karşı direnmeliyiz. Bize
dayatılanlara hayır diyebilmeyi öğrenmeliyiz. Kadın kimliğinin
direnişçi onuruyla yaşayabilmeyi, bunun getireceği tüm zorluklara
karşı birlikte göğüs gerebilmeyi öğrenmeliyiz. Öğrenmeliyiz ki
direnelim, direnelim ki özgürleşelim. Topraklarımız kadın
uyanışının, örgütlenişinin, yaratıcılığının, yeni soy değerlerine
tanıklık ediyor. Kadın katliamlarına karşı direnen, özgürlüğünü,
kimliğini, hakikat aşkını her şeyin üstünde tutan Kürt kadınının,
şanına yaraşır bir biçimde görkemli tarihine derinlik katan direniş
kültürünün güncelleşmiş ifadesi yaşanıyor.
Ama artık salt
direnmek de yetmiyor. Kürtler tarihleri boyunca hep direnmişler,
ölmüşler ve öldürmüşlerdir. Tarihsel gelişmeleri incelediğimizde,
Kürtler kadar direnen başka bir ulusa rastlamak mümkün değildir.
Şimdiye kadar gerçekleştirilen direniş, bizler açısından
sahiplenmemiz ve onur duymamız gereken özsel gerçekliklerimiz
olmakla birlikte, bundan sonra bu direnme tarzını aşmamız
gerekmektedir. Çünkü bu direniş kültürü biz Kürtlere başarıyı,
özgürlüğü ve zaferi getirmemiştir. Tarihimizi irdelediğimizde
yaşanan direnişin salt duygusal zekâyla yürütüldüğünü görmekteyiz.
Direnişimizde duyguların derinliği anlam içerdiği kadar, bu
duyguların akılla da etkileşim içerisine girmesi gerekmektedir.
Yüreğimizden süzülüp dökülenlerle, beynimiz arasındaki his köprüsünü
kuramazsak direnişimizin bir yanı eksik kalır. Sistem karşıtı
hareketleri incelediğimizde, egemen sistem karşısında anlamlı
direnişler sergilemelerine rağmen zafere ulaşamayan hareketlerle ve
örgütlenmelerle karşılaşırız. Bu, o hareketlerin yeterince ve
istenilen düzeyde çaba harcamadıklarından kaynaklanmamaktadır. O
dönemlerde olduğu gibi, bugün de yapılan tespitlerin eksik ve
yetersiz olması, direnişleri de eksik ve yetersiz kılar. Bugün de
direnişin amaçlarına ulaşabilmesinin yegâne koşulu, doğru bir
paradigmaya dayanmasıdır. Özgürlük ilkelerine dayanmayan bir
paradigma ve özgürlük ideolojimiz doğrultusunda gelişmeyen bir
direniş, eninde sonunda yenilmeye mahkumdur. Yenilmek yok olmak
olarak anlaşılmamalıdır. Yenilgi sıradanlaşmaktır, yerinde
saymaktır, tekrardır. Bu nedenle Önderliğimiz, en son savunmalarında
da kapitalist moderniteyle kıyasıya bir savaşım yürütmektedir.
Kapitalist modernite karşısında Önderliğimiz ruhsal, bedensel,
düşünsel her anlamıyla komple bir direniş içerisindedir.
Önderliğimizin bu direnişi, hücrelere kadar işleyen bir direniştir.
Herkesin hatırlayacağı gibi, Önderliğin zehirlenme durumunun
hareketimiz tarafından deşifre edilmesi çalışmaları yürütülürken,
CERN’de çalışan uzman bir doktor ilk defa böylesi güçlü insan
hücreleriyle karşılaştığını dile getiriyordu. O zaman şunu daha
derinden düşünmek gerektiğini bir kez daha düşündüm. Önderliğimiz
çözümlemelerinde, sürekli olarak hücrelerine kadar kendini
örgütlemekten ve egemen sisteme karşı direnmekten bahsediyordu.
Egemen sistem karşısında hücrelerine kadar kendini örgütleyen ve
düşmana karşı direnen özgür insan gerçekliği en yalın, en duru ve en
çarpıcı biçimde, Önderliğimizin şahsında açığa çıkıyordu.
Bizler açısından
unutulmaması gereken temel bir gerçeklik vardır. O da her ne ise
öncelikle kendimizden başlamaktır. Egemen sistem karşısında güçlü
bir direniş içerisinde olmak istiyorsak, öncelikli olarak yapmamız
gereken kendi kişiliğimizdeki gerici, geleneksel özelliklere karşı
direnme olmalıdır. Ancak neye ve kime karşı direneceğimizi bilmek
kadar, bunun nasılına da önem vermek gerekmektedir. Çünkü egemen
sistemin kişiliklerimizde yarattığı etkilenmeleri aşamadığımız
sürece, özgürlüğe karşı bir direniş içerisinde oluyoruz.
Aslında güzel
çirkine, doğru yanlışa, iyi kötüye karşı sürekli bir direniş
içerisindedir. Ancak güzel çirkine, doğru yanlışa, iyi kötüye karşı
bir direniş içerisinde olduğu kadar çirkin güzele, yanlış doğruya,
kötü de iyiye karşı bir direniş içerisindedir. Bunun için
direnişimiz özgürlük amaçları ve aşka bağlanmalıdır. Bir aşka
bağlanmayan direniş, direniş değildir.
Kürdistan’da direniş
ülke aşkına, özgürlük aşkına, anlamlı yaşam aşkına bağlanırsa
anlamlı ve değerlidir. Dün olduğu gibi bugün de, uygarlık
değerleriyle en derin çelişki içinde olan halklar Kürtlerdir.
Özgürlüğe tutkuyla bağlılığın yarattığı ruh ve yaşam anlayışıyla
Sümerlere ve köleci tahakkümcü sisteme karşı aşiret bilinciyle
direnen, teslim olmayan, ilk halk olma onuruna sahiplerdir. Kürtler
bu dönemde direnişe cesaret ederek, özgürlüğün de temel yaratıcı
gücü olmuşlardır. Özgür yaşamı köleci uygarlığa tercih eden, köleci
tahakkümcü sisteme karşı en çok direnen, dağların doruklarında
kendini, kültürünü korumaya çalışan halk, yine Kürtlerdir.
Neolitiğin ağır etkisi altında olduklarından dolayı, güç olmayı,
başkalarını egemenlik altına almayı, başkalarının egemenliği altında
yaşamayı da ruhlarına sindiremezler. Bu yüzden de dağlara çekilerek,
doğal özgür yaşamı sürdürmeyi, kültürlerini korumayı tercih ederler.
Kürtler, dağ halkı olmaları nedeniyle bu özellikleri simgeleyen
adlarla tanımlanırlar.
Sümer yazılı
tarihinden, Grek yazılı tarihine kadar dağlı halk anlamına gelen “Kurti”,
buradaki halkı anlatmaktadır. Bu kavramı Luwilerden devralan
Grekler, Kurdiana’ya (Kürt memleketi) dönüştürür. Farsçadan
etkilenen Selçuklu sultanı Sencer, bölgeyi Kürdistan olarak
adlandırır. Bugünden sonra dağ zirveleri özgürlüğün sembolü olarak
anlam kazanır. İlk tanrıçaların dağ tanrıçaları olması da, kadın ve
Kürt arasındaki ruhsal beraberliğin ifadesidir. Dağ, Kürtlerin hem
kendilerini örgütlediği hem de egemenlikli yaklaşımlara karşı
direndiği alan olma özelliğini, öteden beri korumaktadır.
Uygarlıksal gelişme
ilerledikçe, elbette bu kültürel yapılanmada da büyük değişiklikler
olur ama sürekli olarak özünü koruyan ve toplumsal bellekte
yerleşmiş olan bir kültürdür tanrıça kültürü. Köleci ve feodal
uygarlıklar bu kültürel kimlikte köklü değişimler yaratmak isteseler
de, Kürtleri kültürel olarak kendilerine benzeştirmeleri mümkün
değildir. Aksine birçok halk ve dini yapılanma, kültürel yapının
güçlülüğünden dolayı Kürtleşmişlerdir(Hıristiyanlar, Asurîler,
Ermeniler, Türkmenler). Ancak köleci dönemle, tanrıça kültüründe
yaşanan birinci büyük cinsel ve kültürel kırılma, yine bunun
dinlerin ortaya çıkışıyla ilahi yasalara bağlanıp ikinci cinsel ve
kültürel kırılma olarak adlandırılması, hem kadında hem de Kürt
halkında yarattığı etkilerle göz ardı edemeyeceğimiz, trajik bir
gerçekliği açığa çıkarmıştır. Kadın ve Kürtlerin düşüşü birliktedir.
Bu düşüşlere karşı Kürt halkı sessiz kalmayıp, sürekli bir direniş
halinde olmuştur. Birinci kırılmaya karşı etnisiteyle direnirken,
tek tanrılı dinlere geçişin ön aşaması olan Zerdüştlükle de ikinci
cinsel kırılmaya karşı direnirler.
Kürt toplumunda
toplumun temeli neolitik topluma ve zihniyet yapısı da tanrıça
kültürüne dayandığından, diğer toplumlara oranla kadının daha
belirgin rol oynadığı görülür. Kürdistan her ne kadar parçalara
ayrılıp, farklı iktidar odaklarının boyunduruğu altında yaşasa da
Kürt kadını, özsel gerçekliğinde bulunan yurtseverliği,
direnişçiliği ötelerden beri korumuştur. Hemen her Kürdün tanıdığı
direnişçi ve asi kişiliğiyle Leyla Qasım dillere destan olan bir
Kürt kızıdır. Her Kürt çocuğu, Leyla Qasım’ın cellâdın yüzüne
tükürerek teslimiyeti kabul etmediği, bacağındaki işkenceyle açılan
derinin üzerine tuzlu bıçak konulmasına rağmen, tek kelime bile
etmediğinin anlatıldığı direniş hikâyeleriyle büyümüştür. Arap
sömürgeciliğine karşı mücadelede aktif yer alan Leyla Qasım, Kürt
kadın direnişçiliğinin öncü kahramanıdır. Yine Besê, Zarife ve adını
bilmediğimiz ama adlarını kanla tarihe yazdıran yüzlerce kadın
direnişçilerimiz vardır. Bugün düşmanın eline geçmemek için kendini
uçurumlardan atan, kendine son mermiyi ayıran, bombayı kendinde
patlatan kadın direniş gerçeği, bu şanlı tarihin ardılıdır. Beritan
Bese’nin, Sılav Beritan’ın, Ararat ve Ekin ise Zilan’ın güncelleşmiş
ifadesidir.
PKK’de daha da bir
anlam bulan, direnişin Kürdistani ve kadınca rengi gün geçtikçe daha
da derinleşmekte ve bir yaşam tarzına dönüşmektedir. Bu sistem
içerisinde namuslu yaşamanın tek yolu, direnmekten geçmektedir. Bu
nedenle Önderliğimizden ve tarihimizden öğrendiğimiz gibi, direnmeli
ve özgür yaşam önünde engel olan her türlü gerici anlayışa karşı,
hayır diyebilmeliyiz. O zaman onurlu, o zaman namuslu, o zaman
kadınca ve o zaman mutlu yaşarız. |