Kürtçe | Türkçe | Farsça | İngilizce | Arapça | Almanca

 

 
   
 
Özgür Yaşamımız Önünde Engel Olan Her Türlü...
16 Eylül 2008

Şerda MAZLUM
 

 

Özgür Yaşamımız Önünde Engel Olan Her Türlü Anlayışa Karşı Direnmeyi ve Hayır Diyebilmeyi Öğrenebilmeliyiz

 

 

 

Direnmek…

Şarkılara, şiirlere ve masallara konu olan direnmek…

Yaşamın öteki adı direnmek…

Kürdün diğer adı direnmek…

Kadının Kürdistan’ın adı direnmek…

Uçurumlarda Beritan, kavgada Gülbahar, ihanete karşı Avinar, doruklarda Nuda, Serhat’ta Arjin, yaylalarda Zerrin, Gabar’da Adar’dır direnmek…

 Yaşamak ve direnmek olguları, Kürdistan toplumu ve kadın için iç içe geçen olgulardır. Bir yerde yaşamdan bahsediliyorsa, orada mutlaka direnişten söz edilmelidir. Tabii ki burada söz ettiğimiz yaşam, salt nefes alıp vermek değildir. Çünkü böceklerde nefes alıp vermektedir ama böceklerin anlamlı yaşadıklarından bahsetmek mümkün değildir. Yaşam bir amaca bağlanıyorsa ve öncelikle kişi kendine anlam veriyorsa, kendini tanıyor ve biliyorsa yaşamaktır. Yaşamak, milyonlarca olasılık içerisinden sıyrılarak canlı olma şansını yakalamaktır. Bu şansı yakalamak çelişkili olduğu kadar güzel, zorlayıcı olduğu kadar anlamlı, acı verdiği kadar öğreticidir.  İnsan yaşamında güzelliğe, özgürlüğe, kutsallığa dair tüm anlamların silinmesi, yok edilmesi karşısında inadına ve direnerek güzelliğin, özgürlüğün, kutsallığın yani anlamlı yaşamın mücadelesini vermek kadar onurlu bir şey olmasa gerek.

Mezopotamya topraklarının bize bahşettiği onurlu ve direnişçi yaşamı tüm çirkinliklere inat, tüm teslimiyete ve ölüme davet eden egemen gerçekliğe inat, hakikat ve özgür yaşam aşkıyla yaşamak, gerçekten büyük bir mutluluktur. Hele bir de bu topraklarda kadın olmak buna eklenince, yaşamak ve egemenliğe karşı özgür kadın kişiliğiyle direnmek, daha da bir anlam kazanıyor ve zevk verici oluyor.

Onurlu ve anlamlı yaşamının yolu direnmekten geçer. Yaşam şansını en güzelinden ve en soylusundan değerlendirmek, kadının özsel karakteriyle buluşturabilmek gerekir. Bu tabii ki kolay bir uğraşı değildir. Biz kadınlar özgür ve anlamınca yaşama işini yüreklerimize taşırmadıkça, bedenlerimize yüklemedikçe, erkek egemenlikli sistemin yüreklerimizi, bedenlerimizi, yaşamlarımızı bizden an be an çalmasını, bizleri her an öldürmesini engelleyemeyeceğiz. Böylesi bir sistem gerçekliğine karşı direnmezsek, ruhsal ve manevi olarak öldürülmeyi bir yana bırakalım, fiziken bile yaşama olasılığımız her geçen gün düşmektedir.

Hem fiziki hem de ruhsal-karaktersel olarak direnmek, yaşam gücünü gösterebilmek için kadınlar olarak mutlaka kendimize yeni yaşam alanları yaratmalıyız. Bu yaşam alanlarını yaratmak ise özgür yaşam bilincini, özgür yaşam tutkusunu ve aşkını kadın yaratıcılığıyla örgütlemekten geçmektedir. Kadının örgütsüzlüğü, egemen sisteme karşı direnmemesi köleliktir, ölümdür. Örgütlülüğü ise yaşamdır, mücadeledir, heyecandır, cesarettir, güzelliktir, gerçek değişim ve yenilenmedir.  Özgürlüğümüz önünde engel olan her şeye karşı direnmeliyiz. Bize dayatılanlara hayır diyebilmeyi öğrenmeliyiz. Kadın kimliğinin direnişçi onuruyla yaşayabilmeyi, bunun getireceği tüm zorluklara karşı birlikte göğüs gerebilmeyi öğrenmeliyiz. Öğrenmeliyiz ki direnelim, direnelim ki özgürleşelim. Topraklarımız kadın uyanışının, örgütlenişinin, yaratıcılığının, yeni soy değerlerine tanıklık ediyor. Kadın katliamlarına karşı direnen, özgürlüğünü, kimliğini, hakikat aşkını her şeyin üstünde tutan Kürt kadınının, şanına yaraşır bir biçimde görkemli tarihine derinlik katan direniş kültürünün güncelleşmiş ifadesi yaşanıyor.

Ama artık salt direnmek de yetmiyor. Kürtler tarihleri boyunca hep direnmişler, ölmüşler ve öldürmüşlerdir. Tarihsel gelişmeleri incelediğimizde, Kürtler kadar direnen başka bir ulusa rastlamak mümkün değildir. Şimdiye kadar gerçekleştirilen direniş, bizler açısından sahiplenmemiz ve onur duymamız gereken özsel gerçekliklerimiz olmakla birlikte, bundan sonra bu direnme tarzını aşmamız gerekmektedir. Çünkü bu direniş kültürü biz Kürtlere başarıyı, özgürlüğü ve zaferi getirmemiştir. Tarihimizi irdelediğimizde yaşanan direnişin salt duygusal zekâyla yürütüldüğünü görmekteyiz. Direnişimizde duyguların derinliği anlam içerdiği kadar, bu duyguların akılla da etkileşim içerisine girmesi gerekmektedir. Yüreğimizden süzülüp dökülenlerle, beynimiz arasındaki his köprüsünü kuramazsak direnişimizin bir yanı eksik kalır. Sistem karşıtı hareketleri incelediğimizde, egemen sistem karşısında anlamlı direnişler sergilemelerine rağmen zafere ulaşamayan hareketlerle ve örgütlenmelerle karşılaşırız. Bu, o hareketlerin yeterince ve istenilen düzeyde çaba harcamadıklarından kaynaklanmamaktadır. O dönemlerde olduğu gibi, bugün de yapılan tespitlerin eksik ve yetersiz olması, direnişleri de eksik ve yetersiz kılar. Bugün de direnişin amaçlarına ulaşabilmesinin yegâne koşulu, doğru bir paradigmaya dayanmasıdır. Özgürlük ilkelerine dayanmayan bir paradigma ve özgürlük ideolojimiz doğrultusunda gelişmeyen bir direniş, eninde sonunda yenilmeye mahkumdur. Yenilmek yok olmak olarak anlaşılmamalıdır. Yenilgi sıradanlaşmaktır, yerinde saymaktır, tekrardır. Bu nedenle Önderliğimiz, en son savunmalarında da kapitalist moderniteyle kıyasıya bir savaşım yürütmektedir. Kapitalist modernite karşısında Önderliğimiz ruhsal, bedensel, düşünsel her anlamıyla komple bir direniş içerisindedir. Önderliğimizin bu direnişi, hücrelere kadar işleyen bir direniştir. Herkesin hatırlayacağı gibi, Önderliğin zehirlenme durumunun hareketimiz tarafından deşifre edilmesi çalışmaları yürütülürken, CERN’de çalışan uzman bir doktor ilk defa böylesi güçlü insan hücreleriyle karşılaştığını dile getiriyordu. O zaman şunu daha derinden düşünmek gerektiğini bir kez daha düşündüm. Önderliğimiz çözümlemelerinde, sürekli olarak hücrelerine kadar kendini örgütlemekten ve egemen sisteme karşı direnmekten bahsediyordu. Egemen sistem karşısında hücrelerine kadar kendini örgütleyen ve düşmana karşı direnen özgür insan gerçekliği en yalın, en duru ve en çarpıcı biçimde, Önderliğimizin şahsında açığa çıkıyordu.

Bizler açısından unutulmaması gereken temel bir gerçeklik vardır. O da her ne ise öncelikle kendimizden başlamaktır. Egemen sistem karşısında güçlü bir direniş içerisinde olmak istiyorsak, öncelikli olarak yapmamız gereken kendi kişiliğimizdeki gerici, geleneksel özelliklere karşı direnme olmalıdır. Ancak neye ve kime karşı direneceğimizi bilmek kadar, bunun nasılına da önem vermek gerekmektedir. Çünkü egemen sistemin kişiliklerimizde yarattığı etkilenmeleri aşamadığımız sürece, özgürlüğe karşı bir direniş içerisinde oluyoruz.

Aslında güzel çirkine, doğru yanlışa, iyi kötüye karşı sürekli bir direniş içerisindedir. Ancak güzel çirkine, doğru yanlışa, iyi kötüye karşı bir direniş içerisinde olduğu kadar çirkin güzele, yanlış doğruya, kötü de iyiye karşı bir direniş içerisindedir. Bunun için direnişimiz özgürlük amaçları ve aşka bağlanmalıdır. Bir aşka bağlanmayan direniş, direniş değildir.

Kürdistan’da direniş ülke aşkına, özgürlük aşkına, anlamlı yaşam aşkına bağlanırsa anlamlı ve değerlidir. Dün olduğu gibi bugün de, uygarlık değerleriyle en derin çelişki içinde olan halklar Kürtlerdir. Özgürlüğe tutkuyla bağlılığın yarattığı ruh ve yaşam anlayışıyla Sümerlere ve köleci tahakkümcü sisteme karşı aşiret bilinciyle direnen, teslim olmayan, ilk halk olma onuruna sahiplerdir. Kürtler bu dönemde direnişe cesaret ederek, özgürlüğün de temel yaratıcı gücü olmuşlardır. Özgür yaşamı köleci uygarlığa tercih eden, köleci tahakkümcü sisteme karşı en çok direnen, dağların doruklarında kendini, kültürünü korumaya çalışan halk, yine Kürtlerdir. Neolitiğin ağır etkisi altında olduklarından dolayı, güç olmayı, başkalarını egemenlik altına almayı, başkalarının egemenliği altında yaşamayı da ruhlarına sindiremezler. Bu yüzden de dağlara çekilerek, doğal özgür yaşamı sürdürmeyi, kültürlerini korumayı tercih ederler. Kürtler, dağ halkı olmaları nedeniyle bu özellikleri simgeleyen adlarla tanımlanırlar.

Sümer yazılı tarihinden, Grek yazılı tarihine kadar dağlı halk anlamına gelen “Kurti”, buradaki halkı anlatmaktadır. Bu kavramı Luwilerden devralan Grekler, Kurdiana’ya (Kürt memleketi) dönüştürür. Farsçadan etkilenen Selçuklu sultanı Sencer, bölgeyi Kürdistan olarak adlandırır. Bugünden sonra dağ zirveleri özgürlüğün sembolü olarak anlam kazanır. İlk tanrıçaların dağ tanrıçaları olması da, kadın ve Kürt arasındaki ruhsal beraberliğin ifadesidir. Dağ, Kürtlerin hem kendilerini örgütlediği hem de egemenlikli yaklaşımlara karşı direndiği alan olma özelliğini, öteden beri korumaktadır.

Uygarlıksal gelişme ilerledikçe, elbette bu kültürel yapılanmada da büyük değişiklikler olur ama sürekli olarak özünü koruyan ve toplumsal bellekte yerleşmiş olan bir kültürdür tanrıça kültürü. Köleci ve feodal uygarlıklar bu kültürel kimlikte köklü değişimler yaratmak isteseler de, Kürtleri kültürel olarak kendilerine benzeştirmeleri mümkün değildir. Aksine birçok halk ve dini yapılanma, kültürel yapının güçlülüğünden dolayı Kürtleşmişlerdir(Hıristiyanlar, Asurîler, Ermeniler, Türkmenler). Ancak köleci dönemle, tanrıça kültüründe yaşanan birinci büyük cinsel ve kültürel kırılma, yine bunun dinlerin ortaya çıkışıyla ilahi yasalara bağlanıp ikinci cinsel ve kültürel kırılma olarak adlandırılması, hem kadında hem de Kürt halkında yarattığı etkilerle göz ardı edemeyeceğimiz, trajik bir gerçekliği açığa çıkarmıştır. Kadın ve Kürtlerin düşüşü birliktedir. Bu düşüşlere karşı Kürt halkı sessiz kalmayıp, sürekli bir direniş halinde olmuştur. Birinci kırılmaya karşı etnisiteyle direnirken, tek tanrılı dinlere geçişin ön aşaması olan Zerdüştlükle de ikinci cinsel kırılmaya karşı direnirler.

Kürt toplumunda toplumun temeli neolitik topluma ve zihniyet yapısı da tanrıça kültürüne dayandığından, diğer toplumlara oranla kadının daha belirgin rol oynadığı görülür. Kürdistan her ne kadar parçalara ayrılıp, farklı iktidar odaklarının boyunduruğu altında yaşasa da Kürt kadını, özsel gerçekliğinde bulunan yurtseverliği, direnişçiliği ötelerden beri korumuştur. Hemen her Kürdün tanıdığı direnişçi ve asi kişiliğiyle Leyla Qasım dillere destan olan bir Kürt kızıdır. Her Kürt çocuğu, Leyla Qasım’ın cellâdın yüzüne tükürerek teslimiyeti kabul etmediği, bacağındaki işkenceyle açılan derinin üzerine tuzlu bıçak konulmasına rağmen, tek kelime bile etmediğinin anlatıldığı direniş hikâyeleriyle büyümüştür. Arap sömürgeciliğine karşı mücadelede aktif yer alan Leyla Qasım, Kürt kadın direnişçiliğinin öncü kahramanıdır. Yine Besê, Zarife ve adını bilmediğimiz ama adlarını kanla tarihe yazdıran yüzlerce kadın direnişçilerimiz vardır. Bugün düşmanın eline geçmemek için kendini uçurumlardan atan, kendine son mermiyi ayıran, bombayı kendinde patlatan kadın direniş gerçeği, bu şanlı tarihin ardılıdır. Beritan Bese’nin, Sılav Beritan’ın, Ararat ve Ekin ise Zilan’ın güncelleşmiş ifadesidir.

PKK’de daha da bir anlam bulan, direnişin Kürdistani ve kadınca rengi gün geçtikçe daha da derinleşmekte ve bir yaşam tarzına dönüşmektedir. Bu sistem içerisinde namuslu yaşamanın tek yolu, direnmekten geçmektedir. Bu nedenle Önderliğimizden ve tarihimizden öğrendiğimiz gibi, direnmeli ve özgür yaşam önünde engel olan her türlü gerici anlayışa karşı, hayır diyebilmeliyiz. O zaman onurlu, o zaman namuslu, o zaman kadınca ve o zaman mutlu yaşarız.

 

     
 

» ANAKARARGAH ARŞİV

» HPG-BİM ARŞİV

» MEŞRU SAVUNMA

» GÜNCEL YAZILAR

» GERİLLADAN

» ŞEHİTLERİMİZ

» ÖNDERLİK

» YJA STAR SAYFASI

» DİZİ ARAŞTIRMA

» FOTO GALERİ

» KİTAPLAR

» VİDEOLAR

» HPG HAKKINDA

» BAYRAKLAR

» İRTİBAT

» HABER ÜYELİK

 
 

 

 

 

 
 

HPG (Halk Savunma Güçleri) Resmi Sitesidir.
HPG-BİM tarafından yapılmıştır.

HPG Online © 2003 - 2008 Tüm hakları saklıdır.