|
Emir Adnan Demirci
Türkiyeli Bir Devrimciden Türkiye Devrimci
Hareketine
Medya Savunma Alanlarından Siyaset Dersleri
Türkiye solu, TC önünde duyduğu Kürt halkı ve öncüsüyle yanyanalık
korkusunu Kürt özgürlük hareketine karşı, egemen ulusa ait üstenci
bir güvensizlikle ifade ediyor.
Sol, yasal demokratik siyasetten, en ileri devrimci cepheleşmeye
kadar Kürt özgürlük hareketiyle yanyana gelmeye gizli açık
direnmesini bu güvensizlik duygusu üzerinden açıklamaktadır.
Çatı partisi tartışmalarından öğreniyoruz ki, Türkiye solu, bölgesel
krizin önümüzdeki aşamalarında Kürt özgürlük hareketinin emperyal
güçlerle bir uzlaşma içine girip girmeyeceği konusundaki şüphesini,
Kürt kurumsal siyaset temsilcilerine bir protokol imzalatarak bu
tehlikeden kendini sakınacağını düşünecek kadar güncel politikanın
açık bir unsuru haline getirmiş bulunmaktadır.
Siyasal süreçlerin en temel karakterinin belirsizlik olduğu
Ortadoğu’da böyle bir anlaşmanın hayatın ve tarihin dayatması
kaşısında hiçbir geçerliliğinin olamayacağını bilmeyen acemi bir
doktrinerin kendine bu tarz güvenceler araması romantik bir toyluk
olarak değerlendirilebilirdi, eğer ki önerinin artık iyice yaşlanmış
Türkiye solundan geldiği bilinmeseydi.. Bu durumda önerinin
masumiyet şalını kaldırınca Kürtle yanyana gelmemek için ipe un
sermeye kalkan bir siyasal korku karşımıza çıkmaktadır.
Gerçeği kavramadan onun soyutlamaları üzerinden tutum belirlemek
yöntemsel doğrudan kaynaklanan güçlü yanlışlara sahip olmayı
getirir. Ortadoğu’nun batı formatlı klasik bakışlarla algılanamayan
gerçekliği bu tür yanlışları oldukça provoke etmektedir. Tersinden
bir örnekle, nominal islam değerleri yüzünden akp’yi hırpalayıp
aslında kendilerini zayıf düşüren siyonist aşırı neoconların
doktrinerliğine benzeyen bir siyasal tarz Türkiye solunda da
geçerlidir. Türkiye solu, Kürt özgürlük hareketini tarihsel
konumlanışı üzerinden değil de onun kendini açıklamakta daha uygun
bulduğu ağırlıkla postmodern kavramlar üzerinden anlamaya çalıştıkca
gerçeklikle algısı arasındaki fark büyümektedir. Bu hem Türkiye
devrimci hareketinin, hem de bölgesel devrimci demokratik güçlerin
yerel ve uluslararası sömürücü ve sömürgeci güçlere karşı halkların
kurtuluş mücadelesinde yeni imkanların değerlendirilmesinin önüne
geçmektedir. Küresel ve bölgesel düşman cephenin saldırganlığı
sonucunda, korkulan gelişmenin gerçekleşmesi halinde durumun
postmodern küresel demokrasinin gerekleri üzerinden değil de
leninist “Brest Litovsk” üzerinden açıklanması realitede ve Türkiye
solunun tutumunda ne değiştirebilir ki? Sorun verili durumda bölge
halklarının bu en ileri direniş hattının siyasal zorluklarının nasıl
tanımlanacağında değil, türev olarak bu tür olası zorlukları da
tasfiye edecek ama esas olarak bölgesel devrimin imkanlarını
geliştirecek ve paylaşacak kertede metropol alanlarda halkların
ortak direniş cephesinin nasıl oluşturulacağındadır.
Kürt özgürlük hareketi, Türkiye solu gibi değildir; sırtında onlarca
yumurta küfesi vardır ve salt kavram ve ilkeler üzerinden
mücadelenin bütün taktik aşamalarına ön belirleme yapamaz. Yapması
istenemez, beklenemez. Önümüzdeki süreçte, Amerika’yla uzlaşmaya
oturur mu, oturmaz mı sorusunun cevabını bu hareketen beklememek
gereklidir. Türkiye devrimci hareketi, eğer bir irade olarak kendini
bölgesel sürece katacaksa bu sorunun cevabını kendi tarih bakışıyla
vermek zorundadır.
O halde “güncel tarih”e nasıl bakılmalıdır?
Burada uzun uzun tartışma imkanımız yoktur ama İran sorununun
bölgenin ve haliyle dünyanın merkezinde olduğunu söyleyebiliriz.
İran süreci bir taraftan küresel ekonominin sorunları, diğer
taraftan küresel egemenliğin kararsız dengeleriyle artık taşınamaz
bir haldedir. Ancak aynı nedenlerden ötürü uluslararası
emperyalizmin bu sürece stratejik yönelmesinin ön koşulları da henüz
oluşmuş değildir. Özellikle böyle bir savaşın cephe ve cephe
gerisini oluşturacak Türkiye-Kürdistan hattında ABD tarafından ön
görülen siyasal gelişmeler; TC-Güney yönetimi işbirliği, TC’nin
ılımlı islam ve ılımlı kürt entegrasyonu ile modifiye edilmesi, -bu
konuda Talabani’nin ziyareti, AKP’nin kapatma davasıyla, Ordu’nun
Ergenekon operasyonuyla merkezde birbirlerine yanaştırılmaları gibi
önemli ve hızlı gelişmeler olmaktaysa da..- henüz tamamlanmış
değildir. Dolayısıyla görülebilir bir vade içinde ya bu süreç kendi
tahammüllerini iyice tüketerek bir süre daha gidecektir ya da dar
kapsamlı taktik bir müdahaleyi gündeme getirecektir.
Olayların seyrinden, ikinci ihtimale ait alametlerin daha fazla
belirdiğini söylemek mümkündür. Bunun en büyük işareti, Lübnan’da
yeni bir denemenin hemen ardından bölgedeki varlığını savaş olmadan
sürdüremez olan İsrail’in birdenbire bütün alanlarda barışa
yönelmesidir. Görünen o dur ki İsrail’in müdahaleye katılmaması
planlanmaktadır ve bu yüzden de müdahalenin 91 Irak müdahalesi gibi
ardından gelen süreci demleyecek taktik bir girişim olacağı
söylenebilir. İsrail’in devre dışı tutulması hem savaşın bütün
bölgeyi ve haliyle dünyayı saran bir yangın dönüşmesini engelleyecek
hem de işbirlikçi islam ülkelerini İran’a karşı tavır almada
ellerini rahatlatacaktır. İran’ın kendisine yapılacak bir müdahaleyi
doğrudan İsrail’e döndüreceğine ait tavrı da Fransa’nın,
İngiltere’nin ve hatta kipalı Başbuğ’un sürkontrlarıyla paralize
edilmeye çalışılmaktadır.
Böyle bir taktik saldırı ihtimalinin önündeki en büyük engel bunun
petrol fiyatlarındaki patlama üzerinden dünya ekonomisinde yol
açacağı derin krizdir. Sonuçsuz bir saldırı için böyle bir bedel
ödeme fikri özellikle finans sisteminin içiçeliğinden dolayı
savaştan peylenecek silah ve petrol tekelleri de dahil olmak üzere
ama özellikle Avrupa finans kapitalizmine cazip gelmeyeceği güçlü
bir görüştür.
Oysa sanılanın aksine, dar tutulması başarılabilmiş bir müdahale
halinin, başta içinde bulunduğu krizi aşmasına yardımcı olması
gelmek üzere uluslararası sistemin gündemindeki pek çok sorunu
çözmesi, kararsızlıklarını netleştirmesi, ona dönemsel bir rahatlık
getirmesi sözkonusudur.
Herşeyden önce unutulmamalıdır ki, dünya zaten en az altı aydır
yüksek petrol fiyatlarıyla hem krizden dolayı doğrudan yardım etmek
zorunda kalacağı Amerika’ya, Fed’in düşük faiz politikası
sürdürmesine imkan verecek şekilde sermaye transferi yapmaktadır,
hem de Avrupa, petrol üreticisi ülkelerde toplanan sermayenin
doğrudan transfer merkezi olarak bir yandan kriz nedeniyle sermaye
değersizleşmesinin yenileyiciliğinden, diğer taraftan elinde
toplanan petrodolarlar ya da petroeurolar üzerinden yeniden birikim
sürecinden yararlanmaktadır. Yani 70’lerde yaşanan petrol krizinin
yeni bir çevrimi sözkonusudur ve giderek açığa çıkan bir birikim
fazlası krizine stratejik açılım için zorunlu olarak göze alınması
gereken bir evre; doğu pazarlarının entegrasyonu, aynı zamanda yeni
bir birikim süreci olarak planlanabilmektedir.
Ve zaten böylesi bir tarihsel kavşakta transatlantik ittifakının abd
öncülüğünde ama avrupa programında tam da Brzezinsky’nin
“Seçenek”inde tarif ettiği bir konsensusa ulaşmış olduğu
görülmektedir. İran’a yönelik hava saldırısı tatbikatında İsrail’in
yanında sürpriz bir şekilde Yunanistan’ın varlığı, Avrupa
bankalarında –önceden haber verip önlem alma imkanı tanısalar da-
İran’ın hesaplarını dondurmaları Avrupa’nın da bu savaşın bu taktik
boyutuna dahil olmayı kendi rasyonalitesine uygun bulduğunu
göstermektedir.
Ancak hepsinden önemlisi; bu tür yönelmelerin İran’da da bir
karşılığı olacağına dair işaretler bugüne kadar hiç olmadığı şekilde
ortaya çıkmaya başlamıştır; Laricani-Ahmedinecad karşıtlığı, keza
Velayeti’nin Ahmedinecad’ın politikalarını eleştiren açıklamaları
gibi..
Sürecin bu özel eğiliminin bölge ve Türkiye siyasasına yansımaları
elbette sürecin ana eğilimlerine tabi özel nüanslar şeklinde kendini
gösterecektir. Ana eğilim itibariyle uluslararası sistemin
Türkiye’ye yüklediği görev bölgede İran’ı dengelemesidir. Amerika,
sürecin çatışmalı ya da kendiliğinden akışına bağlı olarak
Türkiye’den bu görevi dini ve sistemsel-ideolojik karşıtlığının
yanısıra askeri ve siyasi gücü üzerinden de gerçekleştirmesini
istemektedir. Bunun için gereken Türk devlet yapılanmasının ılımlı
islami ve kürdi bir modifikasyonudur. Bu göreve yanaşmakta ayak
direnen kesimler ülke içi karşıtlarının basıncıyla terbiye edilerek
Amerikan çizgisine uyumlu hale getirilmektedir. Sistem,
Houston-Genelkurmay basıncıyla AKP’yi islamı kurumsallaştırma
niyetinden vazgeçirterek İran sürecinin gelecek aşamalarında 1 Mart
muadili tehlikeleri bertaraf etmeye yönelirken, Brookings-AB-AKP
çizgisi ise, medya üzeri deşifrasyonlar ve Ergenekon
operasyonlarıyla hem orduyu diskredite etmekte hem de türkçü ve
laisist taban basıncından kurtarılan ordu hiyerarşisinin, geleneksel
devlet ideolojisinde islami ve kürdi ögelere tahammül alanı açmasına
yol verilmiş olmaktadır. Orduya sınır ötesi operasyonlar
karşılığında islami varlığı kabul ettiren Dolmabahçe ve 5 Kasım
zirvelerinden sonra şimdi de Zap yenilgisini takip eden bu süreçte,
esas olarak güneyde Kürt devletleşmesinin meşru ve siyasal varlığını
tanıyan ve ülke içinde sınırlı da olsa bu meşruiyetin yansımalarını
görebileceğimiz bir dönemin açılması mümkündür.
İran’a stratejik bir saldırının şimdilik kaydıyla ötelendiği bir
aşamada bölgesel dengelerde Türk ordusuna ait şoven ve modernist
alerjilerin siyasal ağırlığında hafifleme olacaktır. Yani önümüzdeki
aşamada Türkiye siyasal sürecinde sivil siyaset kurumsallığının daha
ağır basacağı söylenebilir. Bu da sivil yönetimin Güney yönetimiyle
ilişki geliştirmede elini rahatlatacaktır. Bu süreçte kalıcı
düzeyler elde edilene kadar ordunun yeni bir kara harekatını
gündemine alması daha zor gözükmektedir.
Egemen sistemin acil gündeminin mevcut krizini aşmak, Zap dalgasının
geri vurmasıyla iyice dağılan dengelerini yeniden oluşturmak olduğu
ortadadır. Bu yeni iktidar yapılandırmasını seçimle ya da seçimsiz,
AKP’yle ya da yeni başka bir oluşumla, hatta belki yeni bir
anayasayla yapıp yapmayacakları tartışmaları içinde asıl
şekillendirmenin ABD’nin bölge ihtiyaçlarına göre ve ABD tarafından
verileceği ortadadır. Bu durumda gelecek iktidarın, Kürt özgürlük
hareketinin Edi Bese hamlesiyle artık inkar ve imha sisteminden
kopuşu iyice derinleşen Kürt halkını yeniden sisteme bağlayacak
manipulasyonlarına imkan tanımak açısından belki bu dönemde Başbuğ
ile birlikte 2006 sonbaharında Ağar’la yürürlüğe konulmak istenen
yaklaşımın yeni bir denemesine şahit olmak da mümkündür ancak bunun
kuzey Kürt halkının ve Kürt özgürlük hareketinin yükselen
taleplerini karşılamaktan çok uzak kalacağı geçmiş dönem
tepkilerinden bilinmektedir. Dolayısıyla güneyle ilişkiler
gelişirken kuzeyde savaşın şiddetinin süreceği gözükmektedir. Yani
İran sorununun artık iyice pişirildiği bir sürecin bölgesel ve
küresel sistem açısından giderek bir pkk sorunu ve tasfiyesi olarak
adlandırılacağı bir döneme yönelmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Varolmanın politik tarzının her tarihsel durum için ve özellikle
yakın çevre ve yakın tarihimizde Kürt özgürlük hareketinin
gösterdiği şekilde direnme savaşı olacağı ise açıktır.
Yanlış anlaşılma ve eksik bırakma risklerini göze alarak bütün özet
geçme gayretimize karşın bölgesel sürece ilişkin açıklamalarımızı
gene de isteğimiz ötesinde uzatmamızın nedeni Türkiye solunun
sorguladığı pkk tavrının küresel ve bölgesel sürecin kabaca
izlenmesiyle ve Kürt özgürlük hareketinin tarihsel dokusuna
önyargısız bir bakışla kolayca kestirilebileceğini göstermek
içindir. Sürecin açık niteliğine karşın Türkiye devrimci hareketinin
kendisini bölgesel ve ülkesel devrimin ihtiyaçlarına cevap olma
eylemciliğine yatırmamasının, Kürt devrimiyle her düzeyde
yoldaşlaşmamasının nedeni, hiç başka gerekçeler aramadan ve
gevelemeden söylenmelidir ki, TC karşısında irade olma bilinç ve
kararlılığından düşmesi ve hem ezen ulustan gelmekten hem de solun
geçmiş ideolojik arka planında var olan kemalizminden kaynaklı
sosyal şovenizmidir.
Bununla birlikte, çok önemli bir tarihselliğe denk düşeceği için,
saflık derecesinde bir iyiniyet göstererek, halklaşamamış, kaba
doktrinerliğe düşmüş Türkiye solculuğu ile en asal doğrulara sadık
kalmak kaydıyla kendi pratiğini kavramlarda değil hayatın gerçeğinde
tanımlayan pkk’nin siyaset tarzları arasındaki farkı biraz daha
anlayarak aşmaya çalışalım.
Kürt siyasallığı, toplamda denilebilir ki, önüne çıkan sorunu
göçebe-aşiret kültürünün yalınlığı içinde algılamış ve keza o
yalınlıkla, kendi gerçeğini nesnel kavrayışa dayalı bir özgüvenle
çözüm üretmiştir. Sorunların ampirik algısı soyut dünyanın
karmaşıklığıyla değil, somut durumdaki çıkarıyla yanıtlandığı için
bu yanıtları en geri yığınlara bile kavratmakta başarılı
olmuşlardır. Bütün teorik ve ideolojik çözümlemelerle birlikte çözüm
ilkeyi güç olmaya bağlayan bir sunuşla gündeme getirmiştir. PKK
yaşamında, Öcalan’ın çözümlemeleri ve onun anlaşılamamaktan şikayet
ettiği tarzda yaşanan teori ve pratik, her iki boyutuyla da dinamik
bir şekilde toplumun ve mücadelenin mess etme gücüne göre
yalınlaşarak içkinleşmekte ve Kürt özgürlük hareketi zemininde
kelimenin tam anlamıyla kolektif bir praxise dönüşmektedir.
Türiye devrimciliği ise, sınıfsız tarihsel devrimciliğin yol
açıcılığının bittiği yer ancak bezirgan kurumlaşması olacağı için,
ilkeyi gücüyle dayatma saflığını yitirdiği her an, her tarafını
kuşatmış bezirgan kültürünün iki yüzlülüklerini kendi içine ve
dışına yöneltmekten çekinmemiştir. Uzun yenilgi yılları boyunca
iyice kesimleşmiş sol yapıların sınıf ya da ezilen, ne ad verilirse
verilsin, sosyal tabanının ve haliyle somut pratik bir değerinin
yokluğu artık ancak soyut cambazlıklarla, hürafuyunculukla
doldurabilir olmaktadır. Hayatın içinde pratiksiz varoluş
gerçeklerin yanlış soyutlanmasına -ki bu noktada yenik ve düşkün
batı solu önemli bir referans ve beslenme kaynağı oluşturmaktadır-
ve hayata bu yanılgılı soyutluklar üzerinden sol öznelcilikle
yönelmeyi hergün yeniden üretmektedir.
Kendi başarısızlıklarımızın çözümünü yapamıyorsak da, karşımızdaki
başarı örneğini anlamak adına Kürt özgürlük hareketinin ‘Apocu
siyaset tarzı’ olarak kodladığı ve Türk solunun kontratlara dökecek
kadar anlayamadığı siyaset tarzını anlamaya çalışmak tam da bu
noktada özellikle önemlidir.
“Apocu siyaset tarzı”, Öcalan’ın kendi anlatımlarıyla asıl olarak
76-84 yılları arasındaki faaliyetin tarifi ya da tanımlanmasıdır.
Ankara ve Şam pratikleri bu çizginin anlatımıdır. Roma pratiği ise
bu çizginin kendi riskini göstermektedir. Ve elbette “komplo” ve
ciddi “tasfiye” süreçlerine rağmen yapının kendini koruyarak
nihayetinde 1 Haziran hamlesiyle taleplerini yeniden “dört parçada
özerk Kürdistan”a taşıyan bir kriz ve siyaset yönetimi.. Yani
kendine karşıt odakların eşliğinde, belki biraz yavaş, belki sol
doktrinerlikle izahı oldukça zor, ama sürekli hedefe doğru yol
kateden bir siyasal çizgi.. Kürt özgürlük hareketinin somut
gerçeğinde realize olan “Apocu siyaset tarzı” budur.
Bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını batılı sol tedrisatımızla
tartışmaktan ziyade Apocu siyaset tarzının kısa ya da uzun
dalgalarını ayrıştırabilecek ve esas dalganın üzerinden sürecin
genel gidişatını görebilecek özgün bir tarih ve siyaset anlayışına
sahip olmamızın gerektiği yeterince açık değil midir?
Burada belki anlaşılması ve anlatılması zor soyutluklara baş
vurmaktansa benim zihnimde önemli beraklıklara yol açan kısa bir
anekdotun aktarılması daha yaralı olabilir.
Zap sıcağında bir kurumda bir öğlen yemeği molasında Kürt
misafirperverliğini iyice koyultan pkk yoldaşlığıyla az sayıdaki
plastik sandalyelerden biri bana verildi. Kötü malzemesi aşırı sıcak
ve düzensiz zemindeki zorlanmalarla deforme olmuş sandalyenin bir
bacağının oturmamla kıvrılması ve benim dengemi kaybetmem bir oldu.
Kendimi zor toparlarken durumu kurtarmak adına arkadaşların yoldaşça
sıcaklıklarına güvenle onlara “nedir bu Türk solunun sizden çektiği,
altımıza kırık sandalye veriyorsunuz” diye şaka ile saldırdım.
Birimin sorumlusu olan değerli yoldaş bana “hewal..” dedi, “burası
ortadoğu...” derken ben ağzından lafı kaparak her ortalama insanın
yapabileceği bir akıl yürütmeyle cümleyi tamamladım: “oturmadan evel
sandalyenin sağlamlığını kontrol edecektim, değil mi?” dedim..
Yoldaş ise beklemediğim şekilde “ hayır” dedi ve otuzyıldır bu
topraklarda onca badireye karşı başarılı bir varlık sürdüren bir
siyasal birikimin karşımdaki somut temsili olarak siyasal ustalığın
formülünü verdi: “hayır yoldaş, kırık sandalyeye oturmasını
bileceksin!..”
Evet bu tarif ortadoğuda siyaset tarzı üzerine onlarca cilt kitaptan
daha aydınlatıcıdır. Ankara ve Şam pratikleri bu tarzın başarılı
örnekleridir ve şimdi aynı tarz İmralı’dan ve dağlardan
sürdürülmektedir. Kürt özgürlük hareketinin siyaset tarzı kararlı
direnişçilik ve kadın özgürlüğünde halklaşmayı bilmenin yanısıra
gerektiğinde kırık sandalyeye oturmasını da bilmektir.
Türiye soluna kıssadan ilk hisse:
Devrimcilik biraz da risk almayı sevenlerin işidir.
İkincisi, Kürt özgürlük hareketinin dönem dönem kırık sandalyelere
oturmaktan çekinmeyerek esas olarak kendi duruşunu
sağlamlaştırdığını hayat göstermiştir. Kendi duruşu “demokratik
sosyalizm” ise Türkiye devrimci hareketinin bundan öte beklediği ne
olabilir ki? Ve bu tarzın şimdi ve gelecekteki olası uygulamalarının
bölge halklarının kurtuluş çizgisinde kalması için güçlü devrimci
bölgesel ittifaklara ihtiyaç olduğu açık değil midir? Peki, Türkiye
devrimci hareketinin varlık gerekçesi böyle bir devrimci odak olmak
değil midir?
Türkiye devrimci hareketi, birgün kendi günlerinin de geleceği
umuduyla kendini kandıran ve kendisini statükonun bir parçası haline
getiren devrimsizliğinden kurtulup ülkede ve bölgede siyasal bir
irade olmayı istiyorsa işe kendi sanılarından kurtularak Kürt
özgürlük hareketini anlamakla başlamalıdır. Kaba bir öykünmecilikle
değilse de kendisinden öğreneceğimiz çok şey olan ve yolumuzu
oldukça kısaltacak kertede imkan zenginliği sunan Kürt özgürlük
hareketiyle bütün kaygılara rağmen her düzeyde yanyanalık kendi
köşeciğinde illegalitecilik oynamaktan ya da TC statukosunun bir
parçası olarak kurumsal siyaset yapmaktan ya da Avrupa’da meşrutiyet
aydınlarının muhalif çizgisini sürdürmekten iyidir.
Biz, Türkiye devrimci hareketine, olası hayal kırıklıklarının
melankolisiyle kendinden geçen küçükburjuva tükenişi yerine tarihsel
ve güncel gerçeklerin ortaya çıkardığı duruş netliklerini esas alan
devrim zorlayıcılığını; Kürt özgürlük hareketinin bugünkü pozisyon
netliğini paylaşmayı ve ona bu paylaşımı kalıcılaştıracak umudu
vermeyi öneriyoruz.
|