|
Emir Adnan Demirci
Türkiyeli Bir Devrimiden Türkiye Devrimci
Hareketine
Ezen Ulus Devrimciliğine İçeriden Eleştiriler
Verili süreci değiştirmek, yeni bir süreci koşullamak isteyenler
önlerine buna uygun edimi arayan olumlu sorular koyup bunların
cevaplarını ararlar. Siyasal tarzın bu açıdan en bilinen sorularının
“ne yapmalı” ve “nereden başlamalı” başlıkları altında
klasikleştiğini biliriz. Gelin görün ki, duvarın yıkılmasından beri;
en az yirmi yıldır, ama aslında Eylül yenilgisinden beri; otuz
yıldır, artık çok şey yapması gereken Türkiye devrimci hareketi bu
tür soruları önüne koyamıyor.
Bu yetersizlik devrimci hareketin, kendisini az çok kurtardıysa da
iradesini zindanlardan kurtaramadığının, üzerine yıkılan duvarların
altından kalkma gücünü edinecek kadar devrim nesnelliğinden
yararlanamadığının göstergesidir.
Daha kötüsü son Çatı Partisi tartışmalarıyla görülmüştür ki, bu
bilinç ve konum artık öylesine benimsenmiştir ki, kendisinin sorması
gereken sorular kendi dışından onun gündemine taşındığında da,
sorunun Türkiye solu tarafından, “nasıl yapılamaz”, “nasıl
oldurulamaz” şeklinde; devinimi, eylemi, insiyatifi öldürücü,
statükoyu dondurucu negatif ve sessiz sorularla, bu sorulara verilen
iç cevaplarla işlenir hale getirildiği görülmektedir.
Anlaşılmaktadır ki Türkiye solu durumundan memnundur ve halinden
memnun olanların statükoyu aşması devrime yönelmesi mümkün değildir.
Tartışmalar, bir yandan Türkiye devrimci hareketinin,
hareketsizlikle geçen onca uzun zamana karşın, geçmiş yenilgilerine
yol açan yapısal sorunlarını ve bunlara ilişkin ideolojik-teorik
zaaflarını bilince çıkartamadığını gösterirken diğer yandan özel
olarak ezen ulus devrimciliğinin kendiliğinden şovenizmini terk
etmemekteki ısrarını da açığa çıkartmıştır.
Bu gözlem itibariyle denilebilir ki; çatı partisinin bir türlü
çatılamamasının nedeni yapısal ve ideolojik “Türk” solculuğudur.
Egemen statükoya karşı kendisini bir irade olarak dayatma gücü
bulamazken; halkların, demokrasinin ve devrimin bir iradi tutumu
olarak mevzilenme isteği gösteremezken; yeni bir hamleyle statükoyu
bozma insiyatifi alamazken; bunlardan da öte, artık bizzat kendisini
doğrudan verili statükoya içkin kılan gidişe eylemcil ve örgütsel
bir müdahale geliştiremezken, bütün bu düzeylerde kendisini her
durumda daha olumlu bir noktaya doğru çekeceği kesin olan çatı
partisi örgütlenmesine hangi gerekçeyle olursa olsun uzak duran sol
“Türk” tür, çünkü sürmesine nesnel olarak hiçbir itirazda
bulunmadığı statü TC patentlidir.
Türkiye solu tarafından çatı partisi ya da herhangi bir birleşik sol
girişime getirilen en deve dişi itiraz bu oluşumlarda Türkiye işçi
sınıfının yokluğudur. Sınıfın yokluğunda oluşacak bir örgütlenmenin
siyasal sorunlara sınıfın gücü ve yöntemiyle çözüm sunması, sınıf
zeminli toplumsal çözümler üretmesi elbette mümkün değildir.
Somutumuzda, hem kadro-kitle ağırlığı, hem gündemi oluşturma gücü,
hem de süreci pratikleştirmedeki insiyatifiyle Kürt siyasallığının
yüksek düzeyinin, metropol alanlarda oluşturulacak birleşik bir
çalışmada toplumsal olandan çok ulusal olanı öne cıkartacağı
ortadadır. Demokratik bir muhalefeti örgütleme girişiminin böylesi
önemli bir eksiklikten kurtulmayı düşünmesi elbette doğrudur. Yanlış
olan sınıfın aranma tarzı, yokluğunu hissetme zamanlamasıdır..
Sol, sadece 70 Martı’nda değil, 80 Eylülü’nde de yenilgisini
mücadele ve örgütlenmede sınıfın eksikliğine bağladı. Ancak kendi
sınıfsız devrimciliğine yapısal bir otokritik getiremediği ve
Türkiye işçi sınıfının tarihsel oluşumu içindeki sosyo-siyasal
gerçeğini kavrayamadığı için siyasal hayatındaki sınıfsız seyahatini
post modern batılı bir aydın gibi sınıfın vefasızlığına,
devrimciliğini yitirmesine bağlamayı tercih etti.
Şimdi sanki bütün bu ideolojik ve siyasal yaklaşımlar yaşanmamış
gibi ya da aşılmışçasına eski sınıf aşklarının yeniden gündeme
getirilmesi eğer Kürtlerle birlikte oluşturulması önerilen bir
partiye itiraz gerekçesi olarak dile getirilmeseydi belki yalnızca
sınıf arayışlarında bir samimiyetsizlik olarak görülebilirdi. Ancak,
geçmişte nasıl “proletarya” diye diye proletaryasız “proleter
devrimci”liklere soyunulduğunun muhasebesini yapmadan, hem sınıfın
hem öncünün siyasal varlıklarının bir çözümlemesini yapmadan sınıf
siyasallığının prensipcil zeminde öne çıkarılması, bizim somutumuzda
Kürt özgürlük mücadelesiyle mesafeli bir duruşa gerekçe yaratmaktan
başka bir anlam taşıyamaz. Çatı partisini bu çerçevede olmazlayan
eleştiriler, söze özeleştiri ile başlamadıkça bize siyaset yapmanın
nesnel gerçeklerine yabancılaşıp öznelliğin kavramlar dünyasında
kaybolup gitmeyi önermektedirler.
Burada işçi sınıfının, güçlü Kürt ulusal-demokratik aksiyonunu
dengeleyecek bir olgu olarak eksikliği ve yokluğuyla hatırlandığını
sanmak bile konuya saflıkla yaklaşmak olur, çünkü Türkiye solunun,
ezilen ulusun güçlü bir ulusal-demokratik muhalefetinin sömürgeci
yapılanmada siyasal ve kurumsal gedikler açacağını ve bunun metropol
emekçi hareketinin örgütlenmesi için uygun siyasal ve örgütsel
imkanları açığa çıkartacağını kolayca kestirebilecek siyasal ve
tarihsel bir alt yapısı vardır.
Olanın adı konmalıdır; solun sınıf gerçeğini bu aşamada gündeme
getirmesi, başka herhangi bir gerekçeyle değil, kendi siyasal ve
örgütsel cılızlığı nedeniyle Kürt aksiyonunun peşine takılmayı
kendine yediremeyen, Kürt egemenliğin sosyal ve siyasal eğilimi
itibariyle kendi egemen ulus üstenciliklerine kabul ettiremeyen
sosyal şoven eğilimleri nedeniyledir. Statükoya içkinlikle güçlenen
bu eğilim ve gerekçeleri aşılmadığı sürece ne Türkiye devriminin
örgütlenmesi, ne de en dayatan demokratik mevzilenme görevlerinin
yapılması mümkün olamaz..
Diğer taraftan, elbette proletaryanın ve proleter devrimin
örgütlenmesi gibi bir konu bu zemine sığdırılamayacak kertede uzun
ve ciddi tartışmalar gerektirmekteyse de çatı partisi gibi pratik
bir adım dolayımında, bugünlerde kendini yeniden yeni bir “bahar
beklentisi” dalgasına kaptırmış görünen solumuza hemen
söylenebilecekler de vardır. En alfabesinden sınıf ve siyaset tarzı
konusunda ülke gerçeği odur ki, kendini bir irade olarak ortaya
koyamadığı sürece devrimci hareketin sınıfın ona ihtiyaç duyduğu
alanlarda ve anlamda siyasal ağırlık kazanması sözkonusu olamaz.
Kurumsal demokratik örgütlenmenin en hazır momentini geçiştirmeyi
bile “sınıf çalışması” gibi marksizm esaslı bir gerekçeye
dayandıranlar aslında her düzeyde irade olmayı erteleyen
yaklaşımlarıyla marksizmi sadece kalpazanca ele alanlardır.
Çatı partisi ortamında sınıf arayışlarını Kürt dinamiğinin
ağırlığından dolayı gündemleştirenler tam da bu noktada
Diyarbakır’ın “dağlarının aşkına güven”le “Diyarbakır” olduğunu
hatırlamalıdırlar.
Bitmedi; bu aşk onca emek ve onca kanla binlerce kez kanıtlanmış
olmasına karşın, Kürt özgürlük hareketinin yaşanmakta olan kritik
süreçte gene de birinci sorun olarak kendi eksiklerini öne
çıkarmakla işe başlaması her yeni örgütlenme aşamasında “Türk”
solcusuna değil ama “Türkiyeli devrimci”ye mutlaka örnek olmalıdır. |