|
Mazlum GAP
Son dönemde iyice gündeme giren GAP barajı, daha doğrusu yıllardır
gündemde olan GAP barajı veya GAP projesi veya adına ne denilirse,
geçtiğimiz günlerde Diyarbakır (AMED) e gelen Erdoğan’ın cazibesi
oldu.
Konunun su tarafı Tanrı tarafından da, kulları tarafından da gümbür
gümbür mavi vaatler ifade ettiği kuşkusuz cezp edicidir. Tam da
kuraklığın bastığı bir dönemde bu projeyi hayata geçirmeye gelen
başbakanı bir kurtarıcı olarak görmek mümkündür. Hele hele söz
konusu Kürtler olunca doğrudan doğruya samimiyet ve dürüstlük
demektir, bu da şu demektir ki oldu bitti bu iş. Başbakanı bir
kurtarıcı olarak görmek bu anlamıyla o kadar da zor olmaz. Çok iyi
bilindiği gibi karın tokluğuyla geçinen ve susuzluğun diz boyu
olduğu bu bölgeye oluk oluk su akıtacağını, neredeyse işsizliğe son
demeye getiren iddialı konuşmalar yaptı başbakan. Maalesef ne tuhaf
ki; bölge halkının asık suratına bu masmavi umutlar vadeden
konuşmadan, şu muazzam mavi gelecekten, şu bolluk bereketten hiçbir
şey eklenmedi. Şu bölge halkını anlamaktan da insan gerçekten zorluk
çekiyor. Gerçeği bölge halkının dürüstlüğüne ve samimiyetine bir
diyecek yok ve başbakan da bunu iyi biliyor. Kısacası yüreği sağlam
ve inancı tam olan bir halktır. Bunu dostta düşman da iyi bilir!
Burada dost kim düşman kim asıl konu bu değil de, başbakan bunu
herkesten daha iyi bilir. Hani seçim sürecinden önceki dönemlerde
bir takım sözler hatırlardadır. Verilen o sözler üzerine bölge halkı
( Kürtler ) sadece oylarıyla değil, yürekleriyle sandığa katıldılar.
Kürtler niye bunu yaptı demeye getirmeye gerek yok. Bu çok uzun bir
konuşma mevzusu. Muhakkak bir beklentileri bir bildikleri vardır.
Zaten Kürtlerin bir özelliği gibi; toplumsal bir gerçekliktir ki
konuşmazlar. Hatta çok konuşanı da fazla sevmezler. Mesele bu
değildir de meselenin bu yüzü yüzde yüz bir dezavantajdır. Uzun
lafın kısası Kürtler yüreklerini ortaya koydular. Bu gerçek, yani
her zaman ve her yerde yüreklerini ortaya koymak, onların
alışılagelmiş natürel bir gerçeklikleri olsada bir kez daha
yüreklerini ortaya koydular. Pekiyi seçimlerden sonra ne oldu?
Sonrası Tanrıya havale edildi! Gerisi o kadar önemli mi şimdi?
Önemli değil tabi!... Şuraya bir parantez açalım konuya döneceğiz.
Bugün kuraklığın elinden çeken Kürt halkının arşa kadar çıkan
isyanına koşup gelen başbakanın bu cezp edici muazzam mavi gelecek
startı bölge halkının yüzünü güldürmedi! Başbakanın daha geçenlerde
de Kürtlere önemli mesajları olmuştu ve bunu Avrupa Birliği bile
sevmişti.
Pekiyi Kürtlerin bu sevinmezliği neden? Hani bu mesajlar daha dün
verildiği için, daha sımsıcak olduğu için tanrıya havale edilmişse
de kesin şimdi yoldadır. Yani daha yerine ulaşmış değildir. Yolda
olduğuna göre de konuşulup tartışılabilir.
Bilindiği gibi geçen süreçte başbakan Kürtçe dilini serbest
edeceğini söylemişti. Kendisine sorulsa büyük ihtimalle şimdi
kendiside hatırlıyordur! Yani Kürtçeyi serbest edeceğine karar verdi
başbakan!... Tam da Kürtçe dilini serbest ediyorum dediği ertesi
günün gazetelerde resimli manşeti vardı. bir tesadüf müydü
değilmiydi bilemiyorum ama başbakanın verdiği karar ve ondan bir ay
önceki Newroz mitinglerinde asılan dövizlerin, W harfi kabahati aynı
sayfada bulunuyordu. Gazete sayfasında Kürtçe diline özgürlük
getirmeye karar veren başbakanın bir şövalyeyi andıran görüntüsünün
dibinde de hayalleri tutsak, hakikatleri mahkûm bir kocaman W harfi
bulunuyordu. Biri altta, biri yukarıda. Başbakan yukarıda W harfi
ise altta. Zavallı W harfinin içler acısı bir manzarası vardı. Hani
üzülmemek elde değildir denilir ya öyle bir şey. Kurtarıcı şövalye
görüntüsünün dibindeki öksüz manzarasıyla W harfinin hemen yan
tarafında da suçlu Newroz görüntüleri vardı.
Gazete bütün hüneriyle bu görüntülerin ismine dikkat çekiyordu!
Öksüz W harfinin altında da yüzeysel, güncel ama keskin bir dille
kendisinin günahlarını sayan satırlar işlenmişti. Bu satırlar her ne
kadar güncelliğin ne bir adım gerisine, ne de bir adım ilerisine
düşemediyse de aslında çok derin ve tarihi bir gerçeği ifade
ediyordu. Bana sorsalar, belki de gazete işin gerçeğini ifade etmeye
kalkışsaydı bu kadar gerçekçi düşemezdi. Bu tabloya bakıldığında
sanırım hayret etmemek hiç kimsenin elinde değildir. Gazete, bir
yandan başbakanın toplumsal yaşama geçişin dillerinden biri olan bir
dili yeniden dillendirilme özgürlüğüne karar veriyor, bir yandan da
Kürt çocuklarının beşikten kefene kadarki bütün ömürleri boyunca,
bir gelir de kendi orijinal isimleriyle anılacakları günü beklediği
– W harfiyle başlayan isimler – in özlemiyle T.C. kimliklerine
tutuklu kaldığını aslında istemese de yazıyordu. Biz buna bir zaman
tüneli diyelim, ama işte zaman da akıp gittiğine göre, gel zaman,
git zaman bu zaman da bir gün bir yerde duracak ve tünel de sona
erecek.
Yürü zaman, dur zaman; yirmi birinci yüzyılın 2008 Newroz’una
dayanıp durmuş. Ateşten bir Newroz halkı gibi meydanlara dökülen
Kürt halkının ayyuka çıkan talepleri yeri göğü sarsarken W harfinin
kabahati nedir?... İki zıt kutuplar kadar birbirlerine uzak duran bu
evcil gazetenin sayfasındaki manzarayı görmek gerçek bir cesaret işi
oluyordu. Gazete bir yandan taa Sümer tabletlerinde bile konuşan,
tarihin en kadim dillerinden birine hem böylece serbestlik
getiriyordu, hem de bir yandan da Newroz mitinglerinin organizasyon
komisyonlarında yer alan kişileri ağrı ceza mahkemelerine sevk
ediyordu. Çelişkiler ikiz kardeşler kadar yakın ve uzak, ikiz
kardeşler gibi yan yana yatarken, bu kadar tesadüfü de Türk medyası
bağışlasın. GAP projesi de Kürtlerin yüzünü güldüremediyse suç
Kürtlerin. Başbakan ne yapsın! Yalanı varsa, sadece sayın kendileri
değil, bütün Kürtler başbakan olsun!... Neyse asil konu bu değil.
Şimdi esas konuya gelince:
GAP projesinin niyetinin açıklandığı günleri de hatırlıyoruz. Biz
şurada GAP projesini bir su barajı olarak anlayalım. Zaten Kürtler
böyle anlıyorlar. Bunda bir suç varsa, o da Kürtlerin olduğu
tartışmasızdır. Belki de böyle anlamak zorundayız! Ama başka bir
zorunluluğu da vardır. GAP projesi PKK’nin çıktığı noktaya
kilitlendiğini de bilmek zorundayız. Tarihi temelleri çok daha
eskilere dayanıyorsa bile, olmazsa olmaz kabilinden PKK’ye
kilitlendi. Bu meselenin altında İsrail’in yattığı, bu gerçeğin püf
noktası olduğu bir gerçektir gerçek olmasına da, sonraki yıllar ve
PKK’nin doğuşuyla bu gerçeğe yeni yeni anlamlar ve misyonlar
yüklendi. Şimdi İsrail’in derdini irdelemeden önce, PKK’den önceki
Kürt gerçekliğini irdelemekle bu meseleye neden bu kadar sarıldığını
da daha rahat anlamaya çalışacağız.
1970 lerden önceki Kürt gerçekliği, şöyle iki güzel cümleyle ifade
edilebilinir. Kendini inkâr eden, kendinden kaçan, kendinden korkan,
kendine yabancılaşan bir Kürt gerçekliği olarak tanımlanabilinir.
Buna karşılık olarak da, PKK gerçeği ise bu konumu kökten
kaldırmanın adı oldu. Biliyoruz ki, eski Kürtler – PKK den önceki
Kürtler – herkesin işine yarar ama bir tek kendisine yaramayan bir
realiteye sahipti. Bazı Türk subaylarının deyimiyle allahlık
Kürtler. Allahlık Kürtler demek, iradesiz, yapay, sunulmuş,
kurbanlık Kürtler demektir anlamına geliyor. Tanrı tarafından
birilerine armağan edilmiş bir gerçeklik anlamına geliyor. Bu
konumun tersi ise, allahlık konumundan çıkıp taze bir gerçekliğe,
yani ruha, iradeye, beyine ve duyguya kavuşması anlamına geliyor.
Şimdi bu ters konumun suçlu ve sorumlusu PKK dir. PKK ise Kürt halk
Önderi Abdullah Öcalan’dır. O zaman Abdullah Öcalan’a ne yapmak
lazım?... Şimdi Türk devletinin yarası derindir. Derdini anlamak
gerekir. APO, allahlık Kürtleri onların elinden aldı. APO, allahlık
Kürtlere taze kan, taze ruh, taze beyin vererek kendi Kürtleri
haline getirdi. Burada yüzde yüz bir dönüşüm söz konusudur. Burada
yeni bir din ve iman söz konusudur. Artık Kürtlere otur denildiğinde
oturmaz, kalk denildiğinde kalkmaz, gel denildiğinde gelmez, git
denildiğinde gitmez. O zaman bu Kürtlere bir çare bulmak lazım!
Burada Türk devletinin yarası ağır. Burada bir haklılık payı var.
Bugün Kürtler dahi, yediden yetmişe tüm Kürtlerin bu konuya bakış
açısı, son derece trajik bir itiraf olsa bile gene de Kürtler bu
mevzu için Türk devleti haklı diyor. Koyunun kasaba acıması kadar
trajikomik bir tablo olmasa gerek. Koyun gitti, ette bitti. Şimdi
Türk devletinin derdi bu iken, başkalarının derdi ne?...
Kuşkusuz İsrail’den bahsediyoruz. İsrail’in dünya üstü bir tabakada
oturduğu uzayıp, akıp, gidiyor. Lobiler, fobiler, hobiler… Tarihin
sayfaları arasından da olsa, İbrani kabilesinin bugün ki Urfa
yöresinde yaşadığı, yerleştiği, gelip geçtiği bilinmektedir.
Medeniyetlerin çatışması, yolculukları, yaşam arayışları, varlık ve
yoklukları hemen her ülkenin toprakları üzerine iz düşürmüştür.
Hangi ırkın veya kabilenin hangi topraklar üzerinden geçtiği,
günümüz dünyası için sadece bir kronolojik değerdir. Onun ötesine
geçti mi kötü niyetlidir. Dolayısıyla yeni bir muammaya ya da bir
işgale neden olması son derece korkunç bir durum arz eder. Örneğin,
Osmanlıların yayılması ve bugünkü Türkiye’nin Kerkük saptaması gibi
bir şey… Günümüz dünyasının kölecilik anlayışı ile sömürgecilik
anlayışının araç gerecini tespit etmek belki de sosyolojik alanın
bugün için en acil görevlerinden birisidir. Çağdaş kölecilik veya
çağdaş sömürgecilik. Tarih boyunca gerçekleşen işgaller ve
istilaların klasik yöntemleri bilinmektedir. Bunu bugün beş
yaşındaki bir çocukta kavrıyor. Ama bugün kavranılması gereken bu
değildir. Zaten bugün hiç kimse kolay kolay buna teşebbüs etmiyor.
Bu yöntem işgalci niyetlere dahi altın tepside sunulsa almazlar.
Cesaret ve kılıcın yerinde küresel çapta bir ekonomi ve teknoloji
konuşur. Şimdi bizim burada anlamaya çalıştığımız GAP konusuydu. GAP
barajı bir su projesi midir? Buraya geleceğiz.
İlk kez 1992 yılının başlarıydı ve kavrayış düzeyimin el verdiği
kadarıyla GAP hakkında ciddi bir şekilde düşünmüştüm. Hatta daha
yeni yeni GAP’ın Güney Doğu Anadolu Projesi söyleminin kısaltılış
biçimi olduğunu anladım. Yanılmıyorsam Kürtlerin de yüzde sekseninin
kavrayış düzeyi oydu. O zaman, ilgi ve bilgi kaynaklarımızdan
edindiğimiz dünya gelişmelerinden reel sosyalizmin çözülüş sancıları
ve sonrasında olası gelişmeler ilgi odağı oluyordu. Reel sosyalizmin
çözülüşü ve yenidünya düzeninin oturtulma planları oluyordu. O
zaman, Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın GAP hakkında yaptığı
durum değerlendirmeleri hatırımdadır.
O zaman Türk devlet yetkilileri “Biz GAP ı APO’ya karşı kurduk”
diyorlardı. Tabi o zaman GAP neden APO’ya karşı kurulacak buna anlam
veremiyordum. Ben bu sözlerden bunun PKK ye karşı kurulmak istendiği
anlamını çıkarıyordum. O zaman önder APO, Türkiye’de dönemin
başbakanı Turgut Özal’ın yenidünya düzeni temsilciliğini yaptığını
söylüyordu. Bu süreçte PKK nin tasfiyesi hakkında değerlendirmeler
de vardı. Sovyet bloğunun dağılmasıyla NATO’nun zaferi ilan
ediliyordu. Bu nedenle dünyadaki bütün örgütlerin, özellikle de sol
örgütlerin mutlaka tasfiye olmaları gerektiği iddia ediliyordu. Ya
tasfiye edilecekler ya da sisteme uyarlanıp eritilmeleri
öngörülüyordu. Bu konuda PKK hakkında çok çarpıcı bir tespit
yapıldığını hatırlıyorum. Yenidünya sisteminin kurucularına göre
dünyadaki bütün örgütlerin bir tadı veya lezzeti vardı, ama PKK nin
hiçbir lezzeti yok deniliyordu. PKK bir çakıl taşı gibidir,
tespitinin yapıldığını hatırlıyorum. Bu tespit PKK nin mutlaka
tasfiye edilmesi gerektiği anlamına geliyordu. Bu, bugün çok daha
iyi anlaşılıyor. O zaman Türk devleti tarafından PKK ye çağrı
konusunda tuhaf bir ilan yapılmıştı. Önce “Kürt halkının taleplerine
evet PKK ye hayır” denildi. Ondan sonra “PKK ye de evet APO’ya
hayır” denildi. Önder APO’nun yeniden yarattığı Kürt ve Kürdistan
gerçekliği, birçok dış güçlerin Türkiye üzerinden kendi niyetlerini
plan ve projelere dönüştürmeye yol açtı. Bunlardan bir tanesi de,
vazgeçilmez olan GAP projesi oldu.
Şimdi bu GAP projesine karşı alternatif bir GAP’tan söz etmek
istiyorum. Yani APO’ya karşı kurulan GAP’ın alternatifi olandan.
Gerilla saflarına katılışımın henüz altıncı ayı oluyordu. PKK’nin
gerilla mücadelesinin eyalet sistemlerine göre yeni bir eyalet
kurulmaya karar veriliyordu. Bu eyalet, o zamanki Mardin eyaletinin
yarısını ve Urfa’yı kapsayan bir eyalet olacağı planlandı. Bu
eyaletin kurulması için bir konferans düzenlendi ve Adına Devrimci
GAP Eyaleti verildi. Bir gerilla savaşçısı olarak ben de o zaman bu
konferansta yer aldım ve GAP’ların ideolojik, siyasal, toplumsal,
örgütsel ve sosyal temellerinin atıldığı gerçekler hakkında kendi
çapımda bir takipçi olmaya başladım. Devrimci GAP Eyaleti bir yandan
diğer gerilla sahaları için bir öz savunma alanı, bir alt yapı alanı
gibi örgütlendi, bir yandan da GAP barajı projesinin tarihsel ve
toplumsal alternatifi amacını güdüyordu. O yıllardan sonra hem karşı
cephenin GAP anlayışını hem de devrim cephesinin GAP anlayışını o
gün bugündür gelişim tarihleriyle birlikte takip etmeye çalıştım.
Tüm bunlar benim GAP’ı anlamaya çalıştığım ilk veriler oluyordu.
Şimdi bu da bir GAP…
GAP’ın kurulduğu yer çok önemlidir! Burası İbranilerin üzerinde
yaşadığı topraklardır. İbranilerin İsrail geçmişi olduğu doğrudur.
Ama burada yaşadılar diye İsrail kılıç zoruyla gelip buraları işgal
edecek kadar enayi değildir. Kaldı ki GAP’ın bir İsrail kuruluşu
olduğunu çok iyi biliyoruz. Herhalde İbraniler gelip İsrail’i bu
topraklara getirecek değildir. İsrail’i bu topraklara ancak GAP
projesi getirebilir. Bunun da bir dili ve yöntemi vardır. Bu dili
Türkler ve Kürtler anlamasa bile bütün dünya bugün bu dili iyi
biliyor. Kürtler ve Türkler bunu anlamasalar bile, Önder APO
tarafından daha GAP niyetinin açıklandığı ilk adımda bu dil deşifre
oldu. İşte bugün bu dilin en ince telaffuzu konuşuluyor. Suyun da,
paranın da ötesinde aşk konuşuyor. Harran Belediye Başkanının bugün
ki aşk meselesi GAP niyetinin belki de yüzyıl sonra anlaşılacağı bir
konudur. Harran belediyesinin su gibi para akıtacağı kuşkusuzdur.
Zaten kimsenin buna kuşkusu yoktur. Paradan bol ne var! Önemli olan
GAP’tır. Şimdi GAP projesinin suya atılan asil temeli bu. Yarını
bilemeyiz ama aşk, para ve su bugün için tatlıdır! Bu GAP gerçek
GAP’tır.
Türkiye’nin GAP’ına gelirsek; APO’ya karşı kurulması kuşkusuz ki
Türkiye’nin sözünü ettiğimiz ağır yarasına merhem gibidir. “Biz
GAP’ı APO’ya karşı kuruyoruz” sözü son derece ustacadır. Türkiye
için bundan daha büyük bir dostluk olamaz. Böyle bir dostluk için
kapılar ardına kadar açılır. Türkiye’nin de yaptığı budur zaten.
İbranilerin kökleri üzerine kurulan GAP taarruzunun son seferberliği
ve en çağdaş hediyesi ise casus uçaklardır. Esas GAP mimarları GAP’ı
kime karşı kurduklarının sözünü de tutuyorlar.
Şimdi geçtiğimiz günlerde GAP’ın hayata geçeceği resmen ilan edildi.
Başbakan bir şövalye havasıyla bunu tüm dünyaya ilan etti. Bütün
dünya bu ilanı sevdi ama, ilanda tahmin edilen bolluk ve bereketin
muhatapları olacak kitle bu ilanı hiç sevmedi. Muhataplarca GAP 1970
lerden önce bir su barajı olduğu biliniyor ey başbakan!...
|