|
Kasım Engin
Diyarbakır
canlanmayı sürdürdükçe etraftakilere çekim merkezi oluyor.
Her ne hikmetse Diyarbakır’ın ismini unutanlar, Diyarbakır’a gelmeyi
sever oldular. Hatta “Diyarbakır’ı çok sevdiler.’
Önce Erdoğan sonra da hızını alamayıp gelen Baykal önemli mesajlar
veriyorlar. Erdoğan’ı dinlerken “vay be” diyorum. Baykal’ı dinlerken
de “vay be” ama sunturlu bir “vay be” diyorum.
Baykal; " Bu devletin temelinde kafatası, kan, ırk yoktur. İçinde
Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Arnavut vardır, hepsi vardır" dedikten
sonra ekliyor, "İnsanların bir kısmının belli bir etniğe sahip
olması devlete yönelik tehlike olarak anlaşılamaz. Devlet
karşısındaki insanı görür. İnsanın arkasındaki etnik kimliği devlet
göremez, görmemeli. Devlet etnik kör olmak durumundadır." diyor.
Güzel şeyler söylüyor değil mi. ama bu kadarıyla yetinmiyor daha da
öteye giderek "Herkesin etnik kimliği onun şerefidir. Kimse kimsenin
şerefine müdahale edemez. "
"Bu terörü yapana da, uygulayana da, uğruna yaptığını söylediği
davaya da yanlıştır. Terörü besleyen psikolojik gerginlik, husumet,
düşmanlık ortamının yerini iyi niyet, karşılıklı saygı, işbirliği ve
diyalog kültürü almalıdır. Ve bu, bilinçli olarak teşvik
edilmelidir. Şiddeti temel parametre olmaktan çıkarmamız lazım"
diyor.
Dediğim gibi ondan önce ise Erdoğan geliyor ve 12 milyarlık bir
paketi burada açıklıyor. İlginç olan ise bir işgal hükümeti gibi
neredeyse tüm bakanlarını ve bir sürü takım taklavatı da eksik
etmiyor. Hepsi Diyarbakır’ı çok severcesine cümbüş cemaat buraya
gelmişler.
İnsan kendisine sormadan edemiyor, neden bu işgal eder tarzda ki
çıkarmalar?
Kimimiz diyebilir ki bunlar seçim yatırımlarıdır. Bu ihtimal
dâhilindedir. Yakında yapılacak yerel seçimler ile birlikte son
Anayasa Mahkemesi kararıyla askıya alınan Türban olayı olası bir
erken seçimi tetikleyebilir ve bu da bir erken seçim demek olabilir.
Özcesi seçim yatırımı değerlendirmesi çok isabetsiz değildir.
Lakin ben başka bir görüş dile getirmek istiyorum. Bence Baykal’ın
Diyarbakır da yaptıkları salt seçim yatırımları değildir. En azında
klasik anlamda değildir. AKP’nin böyle bir paketi-kimine göre çanta
dan çıka çıka kabak çıktı” da olsa, önemli bir süreçte yapılan bir
“kabak çıkartmaydı.”
Büyük ZAP direnişi ardından Türkiye tümden bir krize girdi. Tarihte
ilk kez ordu prestij kaybını yaşadı. Sesi soluğu kesilir oldu.
Kayseri mantısı ve mantığı ile Erdoğan patentli Suudi ticaret
pazarlama zekâsı Büyükanıt gibi bir heykeli Dolmabahçe de gayri
meşru bir sahte İslami evlilikle bağladı. “Kazan kazan” temelinde
içerisine girilen bu ticaret anlaşması ZAP’ta çivisi düşürülerek
ipliği piyasaya çıktı. Ve o gündür bugündür Türkiye bir türlü
durulamıyor. Temize çıkamıyor. Ergenekon, Türban, Rektörler, Kapatma
davası, Yargı darbesi ve en sonda da Anayasa Mahkeme’sinin kararıyla
Meclisin boş ve içi kof bir kelleler topluluğu olduğu ortaya çıktı.
Türkiye'nin tam bir keşmekeşlik içerisinde yüzdüğünü söylemek yanlış
olmaz.
Böylesine süreçlerde diller sertleşir, hakaret ve küfürlere varır.
Bireyler gerilir. Psikolojiler nazikleşir. Hiç umulmadık taş baş
yarar misali, böylesine durumlarda hiç beklemediğiniz kişiler
aklıselimin dışında söylem ve davranışlarda bulunurlar. Dış güçler
alışılmadık bir tarzda müdahil olmaya başlar. Daha fazla söz sahibi
rolüne bürünürler. Ekonomik veriler sallanır. Dövizlerde deprem
yaşanır. Finans kapital daha nazik yaklaşmaya başlar. Toplumsal
gerilme ya da çekişme adım adım his edilir. Kavgalar, sokaklarda
linçler ve karşılıklı itişme kakışmalar baş gösterir. Meydan artık
salvo atışına müsait hale gelmiştir. Rejim çatırdar. Kılıçlar
çekilir. Hâlbuki kılıçlar erken çekilmez ve çekilmemelidir. Çünkü
bir çekilmeyi görsün yaşanacak olan kandır.
Yukarı da dediğim gibi küresel sermaye ya da finans kapital gelecek
çıkarları için daha hassas yaklaşım göstermek zorundadır.
Bu hassas yaklaşımlarından biri belki de en önemlisi bu coğrafya da
Kürt Sorunu’nu bir şekilde çözme zorunluluğunu hissetmeleridir. Aksi
takdirde kendilerince güvencesi olmayan bir Ortadoğu’nun onların
politik ve ekonomik çıkarlarına katacakları az olacaktır.
Bundan olmalıdır ki artık bu soruna kendi çözümünü dayatmaktadırlar.
Kim olursa olsun, bu soruna göstereceği positiv yaklaşımların yanı
sıra küresel sermayenin diğer hassasiyetlerini de dikkate alan
politik hareketler destekleneceklerdir.
Siz buna tüm yoğun saldırılara rağmen ayakta dimdik duran
gerillasıyla Kürt özgürlük hareketini, onun yurtsever demokratik
halk kitlesinin gösterdiği yeniden yaratılma direnişini, Kürt ulusal
birlikteliği temelinde dört parçadan gelişen önderliğine sarılma
mücadelesini ve giderek Türkiye demokrasi, emek ve aydın cephesiyle
buluşmasını da eklerseniz ortaya yeni bir durumun doğuşun şafağında
olduğumuzu göreceksiniz. Bu doğuşun çokta para babalarını,
emperyalistleri, finans kapitali sevindirmeyeceği açıktır.
Gerillanın ZAP direnişiyle yerinde oynatarak çıkardığı çivinin
böylesine gelişmelere yol açacağı beklenmiyordu. Herkesi şoke etti
bu direniş.
Tüm gelişmeler, küresel güçleri yeni planlar yapmaya zorlamıştır.
Türkiye de giderek kapatılma davasıyla yüz yüze kalacak olan
Adaletsiz Kâfirler Partisi yerine alternatif arayışları başlarken,
herkes kendi cephesinde bu aranan kişi, parti, kurum, cemaat olmak
için kıyasıya yarışıyorlar. Yarışacaklar da. Başka da çareleri
kalmamıştır.
Yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı bu aralar “Diyarbakır’ı çok
sevdiler.” Daha çokta sevecekler.
Kürt özgürlük gerillasının yaza daha görkemli açılımı, Doğu
Kürdistan gerillasını kurnazlıklarla örülü İran bukalemun siyasetini
delmesi, Kürt ve Türk demokrat, emekçi ve aydınları kardeşleşme
temelinde daha fazla eylemlilik çıkararak güçlü bir muhalefet
oluşturması ve Kürtler artık başkalarının maşaları olmadıklarını
göstermeleri durumunda “Diyarbakır çok sevilmeye” devam edecektir.
Kim ne yaparsa yapsın artık Türkiye siyasetinde turnosol kâğıdı rolü
Diyarbakır’ı sevmekten geçecektir.
|