|
Melsa Botan
Bugün
savaş ve şiddet günlük bir ihtiyaç gibi toplumların hayatına
sokulmaya çalışılmakta. İnsanları buna alıştırıp gönüllü bir
katılımcısı yapabilmek içinde birçok araç-gerecin kullanılması da
meşrulaştırılmaktadır. Revaçta olan yöntem ise basın yoluyla
yayılmak istersen, plan ve politikalar yine güdümlüleştiren seyirlik
paketlerdir.
Dünya egemen güçleri pervasızlıklarını ve güçsüzlüklerini güce
dönüştürme istemlerini en iyi basın-yayın yoluyla mağduriyet
edebiyatına yüklenip geliştirecekleri şiddete hak verilmesinin
zemini sağlayarak saklayabiliyorlar.
Bunu Türkiye gerçeğine vurduğumuzda salt günümü değil, geçmişte de
Osmanlılar tarafından en geçerli politika olarak uygulandığı
görülebilir. Osmanlılar için tüm iç başarısızlıkların dış güçlerle
izah edilmesi ve bununda halklar için gerçekleştirdikleri tahakkümü
meşrulaştırmak için öne çıkardığı bir örnek olarak verilebilir.
Zaten onlara kalsa dünya sarayın sınırları demekti. Ve
saraya-iktidara en küçük yönelim o toplumun bir bütün refleksini
gerektiren toplumsa bir yönelimdi. İktidarda gelişen güçsüzlük
arttıkça dayak yiyen *Kurîbeş gibi şişen ve etrafa tehditler savuran
düzeye gelmişler.
Türkiye’de şu anda buluna iktidar güçlerinin içinde bulundukları
durum aynıdır. Bugünkü durumuyla ekonomik olarak borcu batmış
siyasal olarak tek adam atamayacak düzeyde çaresiz, sosyal olarak
parçalanmış bir toplum yapısına sahip olan, askeri olarak ise
yenilgiye doymayan pehlivan misali minderden bir türlü inmemektedir.
Bunlara rağmen halen basın-yayın yoluyla baş kesenlik yapılıyor.
Güçlerini aşar tarzda tehditler savurmaktalar. Bunlara para ettiği
her ortamda tüm güçlerini hareketimize karşı topyekun saldırıya
çağırmakta ve gelişecek şiddet ortamı için ön ayak olunmakta.
AKP ağzıyla yapılan savaş çığırtkanlığının toplum yararına
yapıldığını kanıtlamanın telaşına girilse de arka planda var olan
savaş çığırtkanlığı ve ordunun sözcülüğü çok erkenden açığa
çıkmaktadır. AKP’nin iktidarının ömrünü biraz daha uzatmak için
orduyla oluşturduğu konsensüs yüzeysel olarak ülke yararına gibi
görünse de alttan alta güdülen hesapta oldukça kapsamlı ve uzun
vadelidir. AKP kadar hesaplarla başı dönen ordu yetkilileri de aynı
telaşın içine girmiştir. Büyükanıt gerillaya karşı yürütülen savaşta
yaşadığı yenilgilere doymayarak yeni sürprizlerden dem vurmakta,
gecenin bir yarısı gördüğü kabuslardan dolayı uyanarak savaş
naralarını basın yoluyla tüm topluma duyurmaya çalışmaktadır. Görev
başından ayrılmasına kısa bir süre kaldığı bu dönemde köşeye sıkışan
hırçın kedi gibi sağa solu tırmalamakta ve son ölümcül darbeyi
vurarak köşesinden kurtulmaya çalışmakta. Bay Büyükanıt Anadolu’nun
yoksul halk çocuklarını savaşa sürerken de önüne getirilen savaş
bilançosunu oturduğu kırmızı koltuklarda öğrenmektedir. Kürdistan
dağlarının yakınına dahi gelmeye cesareti yokken, “Nefesimiz
enselerindedir” safsatasıyla basın karşısına çıkıyor. Oysa dışarıdan
dilendiği teknik yardım ile savaşın “s”sini bilmeyen gençleri savaşa
sürerek Kürdistan dağlarının kuytuluklarında özgürlük umutları
büyüten PKK savaşçılarını bırakalım bitirme, askeri düzeyde etkileme
gücünden yoksun olduğu tartışmasız bir gerçektir.
Kürt gerillasının destansı direnişine yakinen tanıklık eden güç ordu
olduğu halde, bunu hem inkâr etmekte hem de kılıftan kılıfa girerek
toplumun belleğinden silmeye çalışmaktadır. Tabi bir savaş gücü olan
ordunun bu yönlü girişimleri bir yere kadar manidardır. Ya bu
işportacı Erdoğan’ın elindeki beş para etmez sahte özgürlükleri
satma girişimine ne demeli? Bunların çöpe attığımız işe yaramaz
malların toplanıp tekrardan bize satılmak istendiği anlamına
geldiğini 5 yaşındaki bir çocuk dahi rahatlıkla anlayabilir. Yine
son çağrılarıyla gözleri korkutmaya çalışan işportacımız, aynı
zamanda savaş tehditlerini de öne çıkarmakta. Tehdidini ise dış
güçlere diplomasi adı altında girdiği dilencilik konumu sonucu
yapması ise işin asıl trajedisi oluyor. Bununla Türkiye’nin çok
olumsuz bir vizyon kazanmasına neden oluyor. Böyle bir ortamda
bırakalım siyasi kazanımların elde edilmesi dışarıda sözüne itibar
edilmeyecek düzeye gelmesine neden oluyor.
Bize son olmayan bu son çağrı yapılırken nelere dikkat çekmeye
çalıştıkları aşikar bir durumdur. Ancak Özgürlük Hareketinin 30
yıllık mücadele hayatı, yarattığı yüce değerler ve önderlik
gerçeğimizin göz ardı edildiği her çağrının aktif savunma engelimize
takılacağı açıkça görülmelidir.
Özgürlük Hareketi ve önderliğe karşı pervasızca geliştirilen bu
saldırı konseptini kırmak için bizde son olmayacak özgürlük
çağrıları yapıyoruz. Özellikle gençler, kadınlar yine demokratik
güçlerin dönemin hassasiyetlerini görerek harekete geçmeleri, inkar
ve imha politikalarına yaşam şansı tanımayacak şekilde eyleme
kalkmaları ve özgürlük dağlarının kendi meskenleri haline
getirmeleri gerekmektedir. Bugün Erdoğan’ın çağrısına verilecek en
onurlu cevap gençlerin özgürlük dağlarına akın akın gelmesi
olacaktır.
Kurîbeş: Eti yenilen, kısa ayaklı,
saldırıldığında kendini şişiren bir hayvan
|