|
Sosyalist Hamdi
Sömürgeci
Türk generallerinin Zap seferi yine gerillanın zaferiyle sonuçlandı.
Ama bu sefer sonrasında gelenler, önceki gelişimlerden bazı
çizgilerle ayrılıyor. Bu çizgilerin belirtilmesi, Türk devlet
siyasetindeki çözülme dinamiklerine işaret etmesi anlamında büyük
değer taşıyor.
Çok uzun zamandır biliniyor ki, dünyanın hiçbir askeri akademisinden
sadece Clausewitz'i okuyarak mezun olmak mümkün değildir. Mao'yu da
iyi bilmek gerekir. Clausewitz düzenli savaşın ilk teorisyeniyse,
Mao da gerillacılığın "düzensiz savaşın", moda deyimiyle "asimetrik
savaşın" ilk ve en büyük teorisyenidir. Her ikisi de sadece askeri
konularda yazdıkları için değil, yazdıklarında çatışma-siyaset
arasındaki ilişkileri koydukları için önemlidirler. Bu yüzden her
ikisi de önemli askeri stratejist sayılırlar. Ama unutmayalım,
Clausewitz Prusya ordusundan emekli olup kitap yazmış, Mao devrim
yapmıştır.
Türk generallerinin Clausewitz'i iyi çalıştıklarını biliyoruz. Sık
sık kitabın en bilinen cümlesini tekrarlıyorlar: "Savaş politikanın
başka araçlarla devamıdır." Mao'yu bazılarının okuduğunun da
farkındayız. Ama Clausewitz'i bildikleri kadar Mao'yu bilmedikleri
kesindir.
Zap seferinden sonra artık şöyle de söyleyebiliriz: Ne Clausewitz'i,
ne Mao'yu, ne de siyaseti biliyorlar. Sonuçta sömürgeci
siyasetlerini getirip bırakacakları yer işte burasıdır. Tüm fiziksel
ve moral imkanlarını tüketmemiş hiçbir güç savaşmayı terk
etmeyeceğine göre, bundan sonra Türk generallerinin gidebilecekleri
tek yer, çatışmayı halklarımız arasına yayarak yitirdikleri itibarı
kazanmak olacaktır. Bunun sonuçları yanında Zap seferinin korku ve
sefaleti hiç kalır…
Türk devlet siyasetinin Kürt meselesi bağlamında bir haftalık
operasyondan sonra bu kadar çelişkili, yüksek gerilimli, kavgalı, ne
yapacağını bilemez durumda kaldığını biz hatırlamıyoruz. Bu durum,
önemli bir kırılma eğilimine işaret etmektedir. Birkaç ay önce,
Dağlıca zaferiyle Türk siyasetinde ve faşist toplumsal yapıda
doğurulmuş olan hava, Şıkefta Brindara'nın yalçın kayalıklarında
paralanmıştır. Ordu, yarattığı sinerjiden uzak düşmüş, yalnız,
yenilgiden ve onursuzluktan sorumlu ve başarısız şekilde ortada
kalmıştır. Her şeyin ötesinde, ABD-AKP-Genelkurmay arasında
Dolmabahçe görüşmesi ile kurulan, 4 Kasım'da Bush-Erdoğan
görüşmesiyle mührü basılan mutabakattan en zararlı çıkan kesim Ordu
olmuştur. CHP ve MHP bunun hesabını sormaktadırlar. Denilmek
istenen, "sen ağa, ben maraba … " fıkrasındakinin aynıdır.
Genelkurmay Başkanı Büyükanıt bu yüzden gergin ve sinirli şekilde
"üniformayı çıkartmaktan" bahsetmektedir. İster ABD siyaseti
tarafından belirlenme açısından bakalım, ister türban meselesindeki
tavır itibariyle inceleyelim, ister sömürgeci faşist politikaları
sürdürme kararlılığı meselesini gündeme getirelim, istenirse sadece
askeri bir başarısızlık olan Zap seferinin sorumlusu olarak bakalım;
Büyükanıt'ın o üniformayı çıkartması gerekmektedir. O üniformanın
üzerinde Kürt halkının kanı kadar, kazanılması mümkün olmayan bu
savaşa sürülen Türk emekçi çocuklarının da kanı vardır ve her iki
lekenin de temizlenmesi çok zordur. Büyükanıt bu durumu çok iyi
bilmektedir. Bu yüzden sinirlidir.
Savaşın politikanın başka araçlarla devamı olduğunu ve bu saflaşmada
kendilerinin politik olarak ne kadar zararlı çıktıklarını Türk
generalleri Clausewitz'den öğreniyorlarsa, PKK gerillasını
yenemeyeceklerini de Mao'dan öğrensinler. Arazide gerilladan
aldıkları dersi sihirbazlık numaralarıyla kamuoyundan gizlemeyi
başarıyorlar ama, sonuçlarını saklamak mümkün olmuyor.
Bu gerilimi kesinlikle türban tartışmasıyla beraber düşünmek
gerekmektedir. Tablo öyle incelendiğinde, birkaç kriz dinamiğinin
üst üste bindiği açık olarak görülecektir. Buna kırılgan ekonomik
yapının dayanamayacağı uluslararası çıkışlı bir de kriz eklenirse,
yapının sadece Kürt özgürlük aranışını değil, kendisini bile
taşımakta zorlanacağı o zaman daha net olarak görülecektir.
Türk devlet yapısı, ne ABD tarafından da dile getirilmeye başlanan
"siyasi çözümü", ne faşizm ve sömürgecilik tarafından vazgeçilmediği
anlaşılan "askeri çözümü" kaldırabilecek güçte değil. Krizin bıçağı
derine doğru işliyor. Açılım yapılamazsa, Türk devlet yapısı
kaçınılmaz olarak otoriterleşecek. Bu durum, Türk ve Kürt halkları
arasında bir iç savaş eğilimini derinleştirecek. Generaller, böyle
bir fırtınan ortasında, en organize, en itibarlı, en silahlı güç
olarak, en azından varlıklarını koruyabileceklerine duydukları
içgüdüsel inanç yüzünden ucundan kanırtmaya devam ediyorlar. Ama
yolları yol değildir. Bizden söylemesi…
Tabii kitabı okumak ayrı şey, yaşam pratiği haline getirmek ayrı
şey. Malum, teori gridir ve yaşamın sonsuz ağacı yeşil… Bizler,
yavaş yavaş yeşillenmeye başlayan Zap vadisinde yeniden Türk
ordusunu beklerken boş durmayalım ve anlayamadıkları Clausewitz'den
bir hatırlatmayla anlamalarına yardımcı olmaya çalışalım.
Şöyle diyor Clausewitz: "Savaşa başvurmakla politika, savaşın
niteliğinden çıkan bütün o mantıki sonuçları bir kenara iter; son
olanaklarla uğraşacak yerde, yakın olasılıkların sınırları içinde
kalır. Kuşkusuz böyle bir savaşta şansın ve belirsizliğin payı büyük
olur ve savaş bir çeşit kumara dönüşür; fakat bütün hükümetler,
kendi yetenek ve uzak görüşlülüklerinin rakiplerinden üstün olduğuna
güvenirler ve bu sayede kumarı kendilerinin kazanacağına inanırlar."
Generaller, bakanlar, bürokratlar, siz bu kumarı oynadınız ve
kaybettiniz. Çünkü elinizde sömürgecilikten, Kürt halkını ve
gerillasını inkardan başka kart yok. Hep onun üzerine oynuyorsunuz.
Yine onun üzerine oynarsanız, yine kaybedeceksiniz. Gerilla Zap'ta,
Clausewitz kütüphanenizde. Bundan ötesini siz bilirsiniz… |