|
Kasım Engin
Türkiye
de bugün filizlenen bir Alevilik kültürü çok sevindiricidir. Her
yerde kendi inançsal değerlerini koruyan kurumlara gitmeleri daha da
sevindiricidir. 90’lar öncesi Alevilik sözünü ele almak nerede ise
ayıp ve günah keçisi olmak iken 90’lar sonrası kurulan onlarca cem
evi, yüzlerce etkinlik ve hatta Demirel gibi, Bahçeli gibi onlarca
faşizan siyasetçi tipi Hacı Bektaş’a giderek tavaf etmişlerdir.
Özgürlük Hareketi, Kürdistan’da Demokratik Kürt Uluslaşmasını
geliştirirken, Türkiye halklarına hiçbir zaman düşmanlık beslememiş,
tersine kardeşlik temelinde şekillenmiş olan felsefik yaklaşımını
sürdürmüştür. Kürt Özgürlük Hareketi, varlığı inkâr edilmiş olan
Aleviliğe sarılarak onun inanç değerlerinin yanı sıra, yaşam
kültüründen de ders almış ve kendi yaşam kültürüne katmayı ve bu
temelde zenginleşmeyi erdem bilerek bir parçası haline getirmiştir.
Ancak bunu yaparken diğer inanç akımlarına hakarette bulunmamış,
tersine saygı göstererek varlıklarını tanımış, eksik gördüklerini
kendi düşünsel ve yaşamsal duruşuyla dönüştürmeyi esas almıştır.
Öyle ki salt Aleviler içinde değil, Türkiye’nin gelişen bir dalgası
olarak tüm sanatçı ve aydınlar arasında ve hatta egemenlerce
popülerleştirilen bir kültür haline gelmiştir.
Hâlbuki özgürlük mücadelesi öncesi en çok aşağılanan, hakarete
mağdur kalan bir dini inanç grubu olarak, hep katledilmiş ve sürgüne
gönderilmişlerdir. Azınlıklar diye tabir edilen etnik yapılar, Türk
literatüründe en çok hakarete uğrayan, benzetmelerle alay edilen,
edebiyatı fıkra ve lakaplaştırmanın konularıydı. Lazlar Türkmenler
Ermeniler derken Kürtler hep ‘kıro’ Lazlar‘hamsi ’ve Ermeni’lerde
‘gâvur’ olmanın edebiyatı ile anılarak sıfırlama ve tasfiye olmakla
yüz yüze getirilmişlerdi. Özgürlük Mücadelesi ile bugün en çok
filizlenen renkler; yerel renklerdir. Özgürlük Hareketinin ilk
günden başlayarak yerelliği geliştirmeye çalıştığını belirtebiliriz.
Bu öyle bir yerelliktir ki genelle bütünleşmiş ve onunla çelişmeden,
ama kendi özüne de sadık kalarak bunu yapabilme yeteneğini
gösterebilmiştir. Bu gelişen dalga Kürt, Laz, Çerkez, Türkmen,
Asurî, Ermeni ve nice güzel, güzel olduğu kadar o kadar da zengin
kültürleşmedir. Bir mozaikleşmedir. Bugün etnik yapılar, kendilerini
kendi dilleri ile ifade ederken, egemen güçler çok az müdahale
etmekteler. Hâlbuki önceleri bunlar bölücülük, ilkellik vb olarak
ele alınarak yargılama ve kovuşturma konuları olmaktan
kurtulamıyorlardı.
Eskiden dini kavramları dillendirme, laikliği tartışma, kovuşturma
ve sürgün konusu iken Özgürlük Mücadelesiyle; egemen, baskıcı
iktidar odakları ayakta kalabilmek için de, bu hareketlere gelişim
yolunu açarak Özgürlük Mücadelesine karşı kullanmak istemişlerdir.
Sivil toplum hareketlerine karşı hiçbir zaman tahammül göstermeyen
Türk egemen güçleri, en iyisinin kendilerinin yapacağını söyleyerek
ve de bildikleri gibi uygulayarak, her zaman bu yönlü
demokratikleştiren kurum ve kuruluşları tasfiye etmişlerdir. Ancak
80’lerde ve daha çokta 90’larda yükselen Özgürlük Mücadelesine
karşıt olarak her yerde sivil toplum örgütlerini geliştirerek yâda
önünü açarak belli bir ilerleme sağlanmıştır. Vakıflar,
dernekleşmeler, kulüpler, çevreciler derken birçok topluma nüfus
eden kuruluş yükselişe geçmiştir.
Önemli olan demokratik değerlerin yükseliş göstermesi değil midir?
Bırakın bunları isterse Özgürlük Mücadelesine karşıt temelde
geliştirsinler ve hatta kendi ırkçı şoven politikalarını pohpohlamak
için yapsınlar. Yeter ki insanlık ve demokratik değerler kazansın.
Şuna inanmak yanlış değildir; kendine ait oldukça başkalarıyla
sağlıklı ilişki geliştirilebilir. Özelde insan toplulukları için bu
daha da geçerlidir. Örneğin bir birey kendi kültürünü tanımıyorsa
başka kültürle buluşması zordur. Buluşsa da çok çarpık ve çoğu zaman
trajik bir buluşmayı aşamaz. Buluşması nedir; ya uydu olup erimedir,
ya ret ederek asileşerek o toplumun dışına itilmedir, ya kendi içine
kapanarak asabi bir hastalıklı duruma geçmedir, ya da intihardır.
Başka yol da neredeyse yok gibidir.
Bundan yola çıkarak; kendisine ait olan, kendisini tanıyan ve kendi
benliğine, birey ya da toplum kimliğine kavuşmuş birey ya da
topluluklar, ruhsal olarak sağlıklı birey ve topluluklardır. Bu
bireyler ya da toplumlar (topluluklar) herkesle kaprislere
takılmadan ilişki kurabilir. Erimezler. Satın alınamazlar. Onlarla
kimse oynayamaz. Dogmatizme dayalı suni düşmanlıklara
girişmeyecekleri gibi kimse onları bu tür hastalıklara sürükleyemez.
Milliyetçilik ve fanatik inançlara ihtiyaç duymazlar. Çünkü onlar
dinginler, yani kendi içlerinde uyumları vardır.
Umarız son zamanlarda Çamurlu yapılara yatan ve bunlara dayanarak
kendince gelişen renkli, renkli olduğu kadar erdemli alevi
kültürleşmesine faşizan, inançlara saygısız ve ırkçı AKP’lere peşkeş
çekilmeleri hiç bir alevi yer ve geçit vermez. Nasıl da timsah
gözyaşlarını döktüklerini hepimiz TV’lerde izledik. Dahası
haramzadelerin sofrasında Hz. Hüseyinleri anmak olsa olsa bir
düzenbazlık ve sahtekârlıktır. Haramzadelerin sofralarında
yemeklemek de olsa olsa aynı haramzadelerle suç ortaklığı olacaktır.
Bizim yöredeki Alevilerde şöyle bir gelenek olduğu söylenirdi; alevi
toplumunda ahlaksızlık yapan bir birey bu ahlaksızlığını gidermek
için Cem evinde bir nevi özeleştiri anlamına gelen itiraf ve
pişmanlık göstermedi mi o birey toplum dışı edilir. Ve evinin önüne
üst üste taş koyarlar. Ve alevi toplumunda Dede bu taşları
kaldırmadıkça kimse onunla konuşmaz. Bir nevi uygulanan sosyal
tecrit oluyor.
Bizde, vampir ve vantuz ağızlı haramzadelerle aynı masada oturan ve
onlarla yemekleyen tipleri halkımıza, canlara özeleştiri vermedikçe
evlerinin önüne üst üste taş koyalım ve toplumumuza almayalım. Kendi
birliğimizi daha da güçlendirelim!
|