|
Armanc KERBORANİ
- Azize’nin
Mumları -
Adı unutulmuş, yüzü ve elleri de… Kendisine dair bir tasvir yok,
uçurumlara sığınmış küçücük ama heybetli kilisesinde… Bazı izleri
var hala, bazı işaretler ama onların da bir tercümesi yok henüz…
O yüzden O’nu istediğin kimseye benzetebilirsin… Kendi sevdiğinin
suretine koyabilirsin O’nu... - zaten ben de ben küçükken beni
yerlerde bırakıp, meleklerin yanına giden ve hayal ile gerçek arası
bir yerde hatırladığım küçük ve sevgili anneme benzettim…-
*****
Dinini hangi tanrılara, hangi kelimelerle ibadet ettiğini ve
dualarını kimse hatırlamıyor, göklerin mavisine yakın kilisesinde
yankılanan sesini de… Rafları dursa da hala kitapları, zamanın
acımasız rüzgarıyla uçup gitmiş…
Hıristiyan olduğuna dair rivayet var. Kapısında zamanla silikleşse
de İsa’ın acılarını hatırlamak isteyen için, anımsatmaya yeter haç
hala duruyor. Ama Asuriler hatırlayamıyor O’nu…
Uçurumdaki kaya yarığına ustaca yerleşmiş mütevazı mabedinin hemen
kapısındaki çember, ışık ve aydınlığa sarılan Medyalı’ların
atişgahlarına benzese de O’unu gerçeğini bize söyleyecek bir şahit
bulunmuyor…
Ne yaşlanıp zamana boyun eğmiş ve tüm bir ömürlerini Azize’in
bahçelerinde geçirmiş yaşlılar; ne de dev bir uyanışın şoku ile
geçmiş bin yılların tarihini, bir nefeste yutmaya hazır genç
Gerillalar… kimse O’nu alışılmış bir çerçeveye koyamıyor…
Gerçeği bu yüzden ipek gibi yumuşak ve Dola Ahmed Rapo’nun yalçın
kayaları gibi sert… Bir yanı, gören her insanın içindeki aydınlık
sevgi ve umutla beraber renkten renge girerken; diğer yanı, amansız
zamana, yalnızlığa ve unutulmanın çirkin karanlığına direniyor…
******
Derin uçurumun kenarından yabancıların ve görmeyi bilmeyen gözlerin
göremeyeceği kadar ince olan patikasında yalın ayaklarının izi hala
canlı. Belki de her gün oradan gelip, Kaniya Êrê’ye iniyor, daha çok
acı çekip, bilmeyen insanların günahlarını daha çok affettirmek için
çarıksız tutuğu, nasırlı ve kanamış ayaklarını, her anne gibi
yumuşak ve sıcak ellerini yıkayıp, suyunu alıyor, bir daha bu günün
yaşayan insanlarına bakıp, hüzün ve umutla mabedine geri dönüyor…
Belki sözlerimiz dinliyor, bizimle gülüp seviniyor, acılarımıza
ağlayıp bizim içinde kocaman eller ve ayakların sahibi güçlü
tanrılara yalvarıyor…
Her şeyi bilemez insan… Her şeyi anlamaya yetmez gücü… hem ömrü
kısacık ve böyle bakınca ah! Ne kadar da fakirim bir şey...!
Ama yanıyor hala, yanıyor adı unutulmuş Azize’nin mumları, ışık
saçıyor. Hala umut etmek isteyenlere uzanıyor elleri... İnanan,
hayattan ve ışıktan vazgeçmeyenler için uzanmış dalları ağacında
duruyor...
Mabedinin küçük penceresinin hemen kenarında koyu karanlığın
yüreğine aydınlıktan ve umuttan altın ve gümüş oklarla hücum eden
ışıklar süzülüyor hala… Işığın ele geçirdiği küçük köşede insanların
dileklerinden oluşan renk cümbüşünü sabırla taşıyan demiri de
duruyor…
Özgürlük savaşındaki Gerillalar için bir tanrıçanın hala canlı ve
değerli bir gölgesi. Hakkı ile anlamak ve değerini bilmek için ciddi
bir araştırma konusu… Ulaşılması gereken yüksekler için bir tırmanış
kapısı ve başarılmış bir sınav aynı zamanda.
Haftanin köylerinin Asuri, Ermeni ve Kürt yaşlıları için bir
çocukluk miti ve tanrı yolunda ulaşılmaz mesafeler almış gıpta
edilerek anılan, tanrının aziz bir kulu…
Belki de dünyayı kucaklayacak kadar geniş bir yürek. Ve iyi olmada,
ışığı bulmada yol arayan, karanlıkla savaşa girmiş her bir kimse
için bir rehber…
Her neyse ve her kimse, ne için savaşıp çile çektiyse, kimlerle
gülüp kimlerle coştuysa bir zamanda, O şimdi hala yaşıyor. Gezip
duruyor genç savaşçıların kanları ile kırmızı ve coşku; ruhu huzura
yaklaşmış yaşlıların emekçi elleri ile yeşil ve huzurun rengine
giren Geliyé Haftanîné’in bağ, bahçe ve patikalarında…
Diken ve keskin taşların hışmını umursamadan, yalınayak genç
gerillalarla beraber yürüyor,yorulduklarında yüklerini gizlice
taşıyor omuzlarında… kanlarını döktüklerinde yaralarını ve bazen
boylarından büyük hayallerini…
Tarlalarda köylülerle çalışıyor ve ceviz ağaçlarının altında
annelerin unuttuğu bebeklerin yalnızlık çığlıklarına yetişiyor. Rüya
elleri ile pembe yanaklarını okşuyor, gerçek memeleri ile minik
yavrucaklara süt veriyor… Sanki hepsinin annesi O.
Her sabah uçuyor Azize, tanrıların insanı kanatsız yarattığını
umursamıyor.. Şehit Beritan Boğazı’ndan Qesroké’ye boydan boya
uçarken, heybetli Xantur Dağı’nda duruyor, bilgi ve hayatın güç
kattığı gözlerle bakıp etrafına, ülkesiyle gurur duyuyor… sanki bu
toprakların sahibi O.
Ve yaşıyor bin yıllardır Azizemiz, tanrıların kendisine bir ömür
biçtiğini görmezden gelerek…
******
Ben de bir mum yaktım bir dilek diledim Azize Annemden… Ama dileğimi
söyleyemem!!! Azizem gülümseyen güzel gözlerin hemen üstünde
kaşlarını bana çatar diye bunu sizden saklamalıyım!
Sadece bunu diyeceğim: Dilediğim daha içimdeyken, güneş, toprak ve
yüreğim arasında üçe bölündü. Ve ne çok şey isteyen ruhuma kızmak
istedim ne de onlardan birini tercih edebildim…
|