|
Halil
DAĞ
Bunu sorarım,
Ahura bana gerçeği söyle!
Kimin gücü taşır dünya ve gökyüzünü ayrı ayrı?
Kim bakar sulara ve bitkilere ayrı ayrı?
Kim önderlik eder rüzgara, akışlarında?
Kim yağmur yüklü karanlık bulutları ağır ağır
taşır havada?
Kim ilham verir ardisur’un sevgisine?
Peki, neden gözün
yolda? Derin bir sessizlik ama bir tek cevap yok. Onu izliyorum ve
sabırla bekliyorum. Uzun zamandır farklı mekanlarda gördüğüm bu
küçük gerilla ile ilk defa konuşma fırsatını yakaladım. Yıllar sonra
ilk soruyu sordum. Acele etmeye, onu ürkütüp kaçırmaya hiç niyetim
yok. O şuan susuyor. Sanırım henüz anlatıp anlatmamaya karar
vermedi. Kanicenge’nin düştüğü o ilk günlerden bu yana kaç kez göz
göze geldik tam olarak bilemiyorum. Ama her defasında onun
bakışlarında bendeki merakı hissettiğini hissettim.
Suam
benim gerçek ismim. Bana bu ismi nenem vermiş. Ama ben her zaman,
birilerinin beni Çavre diye çağırmasını bekledim. Bu ismi kendim
buldum ve çok sevdim. Gerillaya katıldığım ilk gün ismimi kendim
koydum. Çavre, yani gözüm yolda…
Binyılın başındaki o ilk sonbaharın son günlerinde, Kani Cenge
savaşlarının o ilk gecesinde saat tam on ikiyi vurduğunda yüz
kilometrelik bir hattın bir anda cehenneme dönüşeceğini biliyordum.
Kani Cenge’nin bu savaşın kilit noktası olacağını, savaşın kaderinin
bu cenk çeşmesinde belirleneceğini bir gerilla komutanının usulca
kulağıma fısıldamasıyla öğrenmiştim. Dağların gizli geçitlerinden
geçen gerilla birlikleri ile gizlice Kani Cenge’ye hareket etmiş,
yaşayan hiçbir şeye, hiçbir canlıya, hiçbir köylüye görünmemek için
en zirevelere saklanmıştık.
Aslında günler öncesinden savaşın başlayacağını hepimiz biliyorduk.
Dağlara çıkan peşmergelerin evlerimize misafir oldukları o günlerde
boynuzlu olan, insan yiyen dağlıları avlamaya gittiklerini
anlatıyorlardı bizlere. Tanımıyorduk, bilmiyorduk, ama evlerimizin
çok yakınlarından geçtiklerini biliyorduk. Geceleri pencerelerden
dışarıya bakmamızı yasaklamıştı. Nenem, baktığımızı görürlerse gelip
bizi alacaklarını anlatarak korku salıyordu küçücük yüreklerimize.
O soğuk rüzgarlı gecelerde gerillalar kendilerini sinsice kuşatmaya
çalışan yerli işbirlikçilerin hedeflerini tespit etmek için
köylülerin bahçelerinden usulca geçer, geçerken iz bırakmamak için
özlem duydukları sonbahar meyvelerinin bir tekine bile dokunmazlar,
karanlıklar içinde sessizce köy çeşmelerine varıp su içerlerdi.
O bahçelerden, o evlerin duvarlarının gölgesinden her geçişimde ve
sabaha karşı kan ter içinde her geri dönüşümde bir tek şey merakımı
cezbederdi. Şimdi düşlerinin koynunda usulca uyuyan köylüler savaş
başladığında ne düşüneceklerdi.
O
akşam saat tam on iki de savaş başladı. Korkuyla uyandık ve silah
seslerini dinleyerek sabaha kadar ağladık. O gece annem, babam, abim,
ablam ne yapacaklarını bilemediler. Köyümüzü çevreleyen tepelerde
kıyasıya bir savaş yaşanıyor, tepelerden yaralı kurtulan peşmergeler
sokaklarda bağıra bağıra kaçıyorlardı. Biz o dağlıları hiç
görmemiştik. Gün doğarken eşyalarımız toplayıp sokaklarımızda sabaha
kadar koşuşturan peşmergelerin arkalarına takıldık. O gün oniki
yaşındaydım. Ve o sabah ağlaya ağlaya babamın arkasından Ranya’ya
kadar yürüdüm.
Kani Cenge’nin düştüğü o sabah gün ağarırken gerillalarla birlikte
ben de köylere girdim. Kürt köylülerinin gerillalarla
karşılaştıkları o ilk anı merak ediyordum. Ama köy meydanında
toplanan köylülerin yüzende gördüğüm tek şey korkuydu. Kürt
köylüleri kendi çocuklarından, onlar için dağların soğuk derelerini
kendilerine yatak yapan, gencecik çocuklarından korkuyorlardı. Köy
meydanındaki toplantıya sadece erkekler çağrılmıştı ama kadınlar
erkeklerinin öldürüleceğini düşünerek arkalarından gelmişti…
Gece boyu kıyasıya girdiği çarpışmada sol omzundan hafif yaralanmış
bir gerilla hepsine hitaben konuştu. Yaralı haliyle kimsenin canına
ve malına dokunulmayacağını, kendilerine karşı savaşmış bile olsa
silah bırakan peşmergenin köy yaşamına istediği gibi
katılabileceğini anlatırken köylülerin yüzündeki şaşkınlık
inanılmazdı. Gerilla sadece her aileden yarım torba un istiyordu ve
hepsinin parasını ödeyecekti.
Köylüler bu kısa konuşmanın ardından sevinç ile dağılıp, yarım saat
içinde hepsi ellerinde un torbaları ve yüzlerindeki gülümsemelerle
geri döndüler. Getirilen erzak gerillalar tarafından katırlara
yüklenirken kadınlar sepetlere doldurdukları son baharın en güzel
meyvelerini, tadına doyulmayan incirleri, üzümleri, taze narları
dağlı çocukların yollarına, patikalarına bıraktılar…
Birkaç ay sonra köyden gelenlerden dinlediklerimiz üzerine babam
geri dönmeye karar verdi. Şehirden ayrılıp dağlardaki köyümüze doğru
yürürken tek merak ettiğim bu dağlılardı. İnsan yemediklerini
öğrenmiştim artık, bir de boynuzlu olmadıklarını…
Uzun bir yürüyüşten sonra eve ulaşmıştık. Ama babam evden
çıkmamamızı sıkı sıkı tembihlemişti. Özellikle ablam ve ben evden
dışarı adım atmayacaktık. Bahçede yapılacak işleri ağabeylerim
yapacak, dükkanlardan alınması gerekenleri onlar alacaktı. Köyümüzün
çevresindeki ormanlarda yaşayan bu insanlara duyulan korku beni
onlara daha da yakınlaştırıyordu. Tanımlayamadığım, adını
koyamadığım bir istem hapsolduğum bu evden çıkıp korktuğumuz o
ormana girmem için içimi yakıp kavuruyordu. Evimizin içindeydim ama
gözlerim yolda onların evimizin önünden geçeceği güne bekliyordum.
Bir gün evimizin duvarından atladım. Onların bulunduğu ormana hızla
koştum. Orada kuytularda bir yerlerde olacaklarını hissediyordum.
Kim olduklarını, ne yaptıklarını, bilmeyerek hiç beklemedikleri bir
anda ortamlarına girdim. On iki yaşıma yeni girmiştim. Ve ne PKK
harflerinin ne anlama geldiğini, ne de Apo isimli o güzel insanın
kim olduğunu biliyordum.
Bir kadın gerilla ismimi sordu. Bir an bile tereddüt etmeden Çavre,
yani gözümyolda. Güldü. Size katılmaya geldim. Çocuksun daha, evine
dön, büyüyünce gelirsin. Cebinin derinliklerinden çıkardığı bir
şekeri bana uzattı. Almadım. Dönemem. Bir kez evden çıktım. Dönersem
aşiretim beni affetmez. Kesinlikle beni öldürürler. Ne yapacaklarını
bilemediler. Elleri kolları bağlanmıştı. Kadın gerilla tekrar
gülümsedi. Ve sordu. Neden geldin, bu çocuk yaşınla bizim hakkımızda
ne biliyorusun…
O gün hiçbir şey bilmiyordum. Neden evin duvarından atladığımı ve
var gücümle o ormana koştuğumu bilmiyordum. O güne kadar bildiğim
bir tek şey vardı. O da gözlerimin yolda olduğuydu…
Çavre şimdi onyedi yaşında. Yanı başımda oturuyor. Onun siyah, büyük
kürt gözlerine bakarken bize soru sormayı ve cürretkarca cevaplamayı
öğreten Zerdüşt’ün tanrısı Ahura Mazda, o büyük alçak gönüllülüğüne
sığınarak, sana bir soru da ben sormak istiyorum.
Söyle bana Ahura! tanımlayamadığım bu gerçeği söyle…
Kim yazabilir, on iki yaşındaki kürt kızının dağlara çıkış nedenini…
Kim anlatabilir, onun yollara bakan gözlerinin neler beklediğini…
|