|
Zerdeşt DERSİMİ
Bir ulus
uyanıyordu…
Köyler, kasabalar, ateş çemberindeydi. Büyük kentlerin
varoşlarındaki sürgün kadınlar, erkekler, işçiler, işsizler ve
gençler taşıyordu sokaklara.
Dağlar alev alevdi. Ve gençler, yangından kaçarcasına değil, yangına
koşarcasınaydılar.
Kalaşnikof sesleri ve bomba patlamalarıyla sarsılıyordu yer gök.
Umut dağlarda gülüyordu, adına hasret bir ülkenin her yanına.
Umut yıpranmış gabardine ve yırtık mekaplara sarılıpta geliyordu.
Her gün ve her gün yiğit gençler ölüyordu.
Ellerinde kalaşnikoflarıyla, yüreğinde sevdalarıyla türkü söyler
gibi koşuyorlardı, adı konmamış ülkenin adı belli dağlarına.
Bir ülke uyanıyordu.
Çocuklar kurşunlanıyor, analar-yüreği küle dönmüş analar sokaklarda
sürükleniyordu.
Ve kılıç kadar keskin öfkemizi, volkan gibi ateşlenen yüreğimizi
yatıştıran ise barış sloganlarıydı. Ki onu da, yalnızca analarımızdı
haykıranlar.
Bir halk isyan haykırışlarıyla korku salıyordu savaş kodamanlarının
uykularına.
Onlarsa;
Tehditkar, küçümser ve kaçamaklı bakışlarla bakmaya devam
ediyorlardı bu uyanışa. Tehditler savurarak iş görmeye
çalışıyorlardı. Oysa bu halk ne tehditler savarak ve ne korku
duvarlarını parçalayarak gelmişti buralara. Ve korkular cesarete
çevrilmişti çoktan.
Şafak söküyordu… parçalanmış cesetlerimizi ardında bırakarak.
Gençler günün o muhteşem doğuşunu kaçırmamak için dağlara
koşuyorlardı. Her dağı, her taşı öpülesi mekanlara dönmüştü,
ülkemin.
Onlarsa ‘iki yüz elli bin’lik rakamların sığıntısıydı halen.
Ekonomik enflasyon, hayat enflasyonuna yol açmıştı para babalarının
ve kan tacirlerinin elinde.
Ve giderek yükseliyordu faizler…
Rakam esiri gözler, bu nedenle bakamıyorlardı yanı başında söken
şafağa.
Oysa bir halk, çoktan şafağa koşuyordu.
Ve bu GÜNEŞ, bir başka doğuyordu.
|