|
Zilan Laç
Bir gerillanın sessiz çığlığı
Bir
bebeğin kokusundan, bir tarihin derin izlerini taşıyan ve zaman›n
sonrasına dayanmış insan tecrübesine kadar hepsini karşı konulmaz
volkan patlamasında bütünleştirdin.
Yaşamın manasına erişmenin zorluğunu anladığım an, seni anlatmanın
ifadesizliğini anladım. Yaşam sadece görülende ve o anda değildir.
Yaşam hep var olanın adıdır. Ölüm ise yaşamın kendisiyle sınırlı
tutanın yok oluşudur. Ölümsüzlük yaşamı hep var kılanın, insan
onurunu ve vicdanını yaşayanın adıdır... Dilden dile dolaşır ve
vicdana sorgusu olur insanlarda.
2002 yılında ilk karın yağışını ben de sevinçle karşılamıştım. Kar,
üç mevsimden sonra her tarafı beyazlara bürümüştü. Ama getireceği
felaketlerden habersizdim. 20 Aralık’ta aldığı can ile birlikte
sevincin yerini acı aldı. O kadar hırçın ve acımasızdı ki, her şeyi
kendi içinde boğuyor ve gülümsüyordu sanki. Öyle bir düşmandı ki,
ona karşı durmak ölümün kendisiydi.
Oysa biz o geçit vermeyen dağların asi çocukları olmayı başarmıştık.
Bize kucak açan ve bir ananın yavrusunu bağrına basar gibi bağrına
basan dağlarımızı örten beyazlık, onları etkisiz hale getirmişti.
Sanki beyazlığını kana boyamaya ve can almaya yeminliydi.
Xinere dağlarının zirvesinde birikmiş karın, sana pusu kurduğunu
bilemedik Seyit Rıza yoldaş. Özgürlüğe olan inancını, insana olan
sevgini ve umut ışığıyla parlayan gözlerini bir okyanus derinliğiyle
birleştirdiğin yüreğini, nasıl da sessiz çığlıklar içinde caresiz
bıraktı seni. Bunu ne beynim algılıyor ne de vicdanım kabullenniyor
usta. Oysa özgür yüreğinde çaresizliğe yer yoktu Seyit Rıza yoldaş.
Yoldaşlarını sadece tedavi etmeyi bir görev olarak görmüyordun.
Onların her türlü ihtiyacını karşılamayı da kendine görev bildin.
Yatakta olan yoldaşlarının susuz kalışına dayanamazdın biliyorum, Bu
nedenle, "her şey yaratılabilinir" mantığının peşine düştün. Mutlaka
bir şeyler yaratmalıydın. Bu senin yaşam biçiminin bir parçasıydı.
Mangadan
çıktığında, karın sinsi bakışlarına, fırtınanın çıkardığı öfkeli
sese hiç mi aldırmadın. Oysa öncesinde kar her tarafı örtüğünde,
bizim bir mangadan bir mangaya gidişimize bile mutlaka mudahale
edip, dikkatli olmamızı isterdin. Birşey olduğunda sana seslenmemizi
isterdin. İşte bu bana çok acı veriyor usta. Kim bilir ne kadar çok
seslenmişsindir. Göğün ve yerin duyduğu çığlıklarını, öfkeli fırtına
kendi içinde boğarak, yoldaşlarına ulaşmasını engelliyordu. O kar
seni bizden alırken, kim olduğunu bilmiyordu. Bu yüzden bu denli
acımasız olmuştu.
Sen sadece bir doktor değildin, amansız koşullar içerisinde özgürlük
mücadelesi veren bir gerillaydın. Yüreğinden akan sevgiyle, parmak
uçlarıyla çaldığın gitarının tellerinden akan ritmle yoldaşlarının
yüreğini okşayan bir sanatçıydın usta. Yanına diş tedavisi için
gelen arkadaşlar, senin yanına vardıklarında güler yüzün, yüreğinin
derinliklerinden gelen şefkatli yaklaşımlarınla iyileşirlerdi. Ne
hastalık kalırdı ne de yorgunluk. Sana gelen hastaları hiç tanımasan
da, onlara yıllarca tanıyormuş gibi sıcak ve samimi yaklaşırdın. Bu
da kısa zamanda güzel bir yoldaşlığı yaratırdı. Onları tedavi
ederken, doğal espirilerinle ortamı bir tiyatro sahnesine
çevirirdin. Bu onlar için yaralarına sürülen bir merhem olurdu.
Hiç unutmuyorum, kışın karda ayakları ıslanmış bir şekilde gelen
arkadaşların çoraplarını kurutmaları için sürekli sobayı sıcak
tutardın. Çayı sobanın üstünden eksik etmezdin. Ve bazen soba için
mazot getirmeye gitiğinde, ellerini yıkayıp dezenfekte ederek,
eldiven takmana rağmen ellerin yine mazot kokardı. Gelip çalışmaya
başladığında arkadaşlar, "heval Seyit ellerin mazot kokuyor"
derlerdi. Sense "yok heval senin burnun koku almıyor, ellerim
kolonya kokuyor" diye espiri yapardın. Herkes gülerdi.
Hastalarınla konuştuğunda onların öz geçmişlerinden başlayıp, nasıl
gerillaya katıldıklarını ve gerillada nerelerde kaldıklarını vb. tüm
her şeyi sorardın. Onlardan anılarını anlatmalarını isterdin. Doğal
sohbetinle, ifade edilemiyecek çekim gücünle insanları çekerdin.
Bundan dolayı çoğu zaman tartışırdık seninle: 'Buraya gelen her
arkadaşla böyle sohpet edersen biz işimizi bitiremeyiz" derdik sana.
Ama sen hep onlarla derin sohpetlere girmeye devam ederdin. Çünkü
insanlarla sohpet etmeden duramazdın. Her sohpetinde yeni şeyler
keşfediyordun. Bu nedenle yoldaşlarını tedavi ederken, onlarla çok
güzel dostluklar kurardın. Bazen sana takılırdık, "heval Seyit bu
gidişle anılar üzerine bir kitap yazacaksın" derdik. Sen ise, "her
bir arkadaş bir dünya gibi ve gerçekten biz o kadar renkliyiz ki,
gökyüzü bile bizden fakir" derdin. Evet doğru! Çünkü sen vardın. En
büyük, renkli dünyalardan biri de sendin.
Gerçek sevgiyle sevdiğin için çok seviliyorsun. Unutmayan olduğun
için hiçbir zaman unutulmayacaksın. Sabahtan akşama kadar bir odada
çalışmana rağmen, o dört duvarı yıkıp, dünyaları getirmiştin.
Kocaman yüreğinle, küçücük bir oda da bir dünya kurmuştun.
Gerillaların ayak bastığı her karış toprağı görmüş gibiydin. Gelen
her arkadaşın anılarını dinler, anılarla yetinmeyip dolaştığı
yerleri tarif etmesini isterdin. Bir çok yere gitmemiş olsan da,
merakın o yerleri öğrenmene neden olmuştu. Çünkü sen yürüdüğün yolun
aşığıydın. En çok bir yere gitme hayalini kurardın. Orası da
doğduğun yer olan Dersim dağlarıydı. Bize Dersim'e dair çocukluk
anılarını anlatırdın. Ayağa kalkar, espirili üslubunla babanla
yaşadıklarının taklidini yapardın. Sonra ''acaba yaşlanınca nasıl
birisi olurum'' dediğinde, bizde gülerek rahmetli dedenin
fotoğrafına bakıp, ''sen yaşlılık halini hiç merak etme. Kesin
dedene benzersin'' derdik.
Yaşama ne büyük hayallerle, ne güçlü umutlarla bakardın. Gerilla
yaşamına olan bağlılığın, yüreğindeki coşku gözlerine yansırdı.
Seninle vedalaşamadan başka bir alana gitmiştim. Bu eksikliği hep
hissettim. Seni görmeyeli iki yıl geçmişti aradan. Yeniden seninle
aynı ortamda çalışma hayalini kurar, sabırsızlıkla beraber
çalışacağımız günü beklerken, beyazlığın Xinere dağlarında fermanını
çıkarttığını bilmiyordum. Kandil dağlarında da iki yoldaşımızın
şehadetine tanık olmuştuk. Yüreğimiz kara duyduğu öfkeyle volkan
gibi kaynamaktaydı ve yaralıydı. Karın bu acımasızlığını görünce,
Xinere dağlarında sessiz çığlıklar yükseliyordu . İşte o zaman
yüreğim ağırlaştı. Bir kuş olup uçmak istedim. Xinere dağlarında
sislerin ardında yer ve göğün tanklık ettiği sessiz çığlıklara,
insanlar tanıklık edemedi. Yoldaşım sessiz çığlıklar içinde ölümle
boğuşuyordu. İçime bir his doğardı, geceleri dışarı çıkar, belki
Seyit Rıza'yı görürüm derdim. Gökte bir yıldız yüreğimize kaydı.
İşte o zaman seni içimizde yaşatmaya başladık.
Fırtınanın ortasında kalan benliğimin
Çıldırasıya haykırışnı duymaya çalışıyorum
Tanrıların kıskançlığıyla
Rüzgarın kuruttuğu
Yağmurun çamurlaştırdığı
Karın gömdüğü
Toprağımı arıyorum
Öğüttüğümüz buğdayın bize lütfettiği
Ve yaşam sanatının usta
pratisyenin Munzur suyunun duruluğunda olan
can yoldaşımı arıyorum
Arıyorum sislerden arınmış gökyüzünde
Ruhumun ve bilincimin
Aydınlanmış köşesinde…
Adı: Dr.Savaş EREN,
Kod adı: Dr. Seyit Riza Zilan Laç
Baba Adı: İsmail
Ana Adı: Gülüzar
Doğum yeri ve tarihi: 1975, Dersim
Katılım yeri ve tarihi: 1998, Yunanistan
Şehadet yeri ve tarihi: 20.12.2002, Xinêrê (Çığ Düşmesi)
Görevi: Gerilla doktoru
|