|
Halil DAĞ
COBRA CELAL
Bu
dağların en kaba gerillası desem kızmazdı. Bu sözleri ben söylediğim
için kızmazdı. Ama bu sözler başka birinin ağzından çıksaydı,
sanırım affetmezdi de… Esirgemez yapıştırıverirdi cevabını…
O benim çocukluk arkadaşım. Dağlardaki çocukluğumun
ilk arkadaşı...
Aynı bu yıl olduğu gibi meşe ağaçlarının iyi palamut
tutuğu yıllar önceki bir sonbahar karşılaştım onunla. Dağlarda ilk
adımlarımı attığım ve açlığı ilk defa tattığım o günlerde bir ateşin
başında tanıdım onu. Saatlerdir beni izlediğini nereden
bilebilirdim. O günler çok yeniydim ve etrafımdakileri görmekten çok
kendimle kıyasıya bir savaş içindeydim.
Az sonra onun beni, kendisinden önce palamut ile
tanıştıracağından habersiz ateşin kıyısında kendime yatmak için yer
yaparken kaba sesiyle bana seslendiğini fark ettim. Kürtçe
anlamadığım için, çok yorgun olduğum için, çok üşüdüğüm için, çok aç
olduğum için, her şeyden öteye bir an önce uyumak istediğim için o
gece onun bana yardım etmek istediğini fark etmedim bile…
Aynı ateşin başında uyuyup sabah kalktığımda benden
önce uyanmış olduğunu da fark etmedim. Daha hepimizi uyurken o
kalkmış, karşı yamaçtan kar getirmiş, getirdiği karı çaydanlığın
içinde eritmiş ve benim gibi dağlara yeni adım atmış diğer
arkadaşların yüzlerini yıkamaları için sıcak suyu bir kenara
bırakmıştı. ancak özenle paketlemiş olduğu sabununu bana uzatınca
anladım ne demek istediğini. Sabunu alıp elimi yüzümü yıkarken, kaba
kirli ellerin ardındaki inceliği de fark edemedim…
İyi bir gerilla olup olmayacağını açlığın
sınavından geçince anlayacaksın… demiş
o sırada ama ben anlamamışım. Söylediği bu sözleri ve o günlerdeki
halimi, çok sonraları gülerek defalarca anlatırdı bana ama benim o
güne ilişkin hatırladığım tek şey cebinden çıkarıp uzattığı
palamutlardı.
O gün Cobra Celal beni elimden tutu ve meşe
ağaçlarının altına götürdü. İşbirlikçi güçler ve Türk Ordusunun
kuşatmaya aldığı, gerillanın bütün erzak kanallarını keserek açlığa
mahkum edip teslim almaya çalıştığı, 95 yılın büyük güney savaşında
ben onun ellerinden palamutları keşfettim. O benim hayatım boyunca
yaşadığım ilk açlıktı ve o palamutlar benim hayatım boyunca tattığım
ilk palamutlardı.
Cobra Celal ufak çakısıyla palamutları teker teker
yardı ve közlerin içine bıraktı. Arkadaşlar henüz uyanmamıştı ve ben
kavrulan ilk palamutu ellerim yanarak soydum. O savaş boyunca tek
besin kaynağımız palamutlar oldu ve ben yine o savaş boyunca
geçtiğim bütün alanlarda meşe ağaçlarının böylesine fazla olmasına
hayret ettim. Artık hangi ağacın palamudunun acı, hangisinin tatlı
olduğunu iyi biliyordum. Palamutun keşfi benim için dağlarda
yaptığım en büyük keşif oldu.
Cobra Celal ile ondan sonraki yıllar bir çok kez
karşılaştım. Yıllar geçip ikimiz de değişmiş olsak da, o ilk
karşılaşmamızdaki ilişkimiz hiç değişmeden sürüp gitti. Ne onun
gözünde ben, nede benim gözümde o farklılaştı. Onun gözünde ben hep
acemi gerilla olarak kaldım, benim aklımda da o hep irikıyım kaba
gerilla olarak kaldı. Arkadaşlığımıza arkadaşlık, anılarımıza anılar
eklendi ama birbirimizde bıraktığımız ilk izlenimlerimiz son anlara
kadar da sürdü.
Onunla
en son ne zaman karşılaştım, birbirimizden ne zaman nerede ayrıldık
tam olarak hatırlamıyorum ama dağlardaki yaşamıma o kadar kaba izler
bıraktı ki, şuan yaptığım her şeyde ondan bir parça hissediyorum.
Şuan beni bu yazıya getiren nedenlerin de bir türlü içinden
çıkamıyorum. Ve sanırım O’nun hakkında en az şey bilende benim.
Hangi eski gerillaya O’nu sorsanız kesin yığınla anlatılacak
hikayesi bulunur Cobra’ının. Onu yazmak bana düşmez ama birkaç söz
söylemeye de hakkım var sanırım…
İsminin Cobra oluşundan tutalım ağaç dallarıyla
yaptığı ölçümleriyle her ilk atışında isabet ettirdiği imkânsız
havanlarına kadar, iri yarı cüssesiyle yaptığı kavgalarından
tutalım, yine o iri yarı cüssesiyle öz eleştiri platformunda
çocuklar gibi ağlayışına kadar, Reber isimli bir oğlundan tutalım,
eşi Emine’yi görmek için her yıl izin istemesine kadar onlarca
hikayesi vardır O’nun bu dağlarda.
Ama benim içimde derinlerde bir yerlerde bir tanesi
saplanıp kalmıştır.
97 yılına damgasını vuran ve gerillaların yaptığı üç
gün üç gece süren Amediye şehrinin kuşatmasında havan tepesinde
titiz bir hazırlık yapması, sırtında teker teker ve sabırla taşıdığı
kırk adet 120’lik havanı özenle dizmesi ve eylemin başlayacağı son
ana kadar hiç kimseye hissettirmeden beni beklemesi ve ben
gelmeyince dayanamayıp Vasfi Arkadaşa ‘ya Halil gelip bunları
kameraya çekmeyecek mi?’ diye sorması ve diğer anlamıyla
sitem etmesi hala içimde duruyor.
Amerikan’nın Türk Ordusu’na sattığı Cobra
Helikopterlerine inat olsun diye arkadaşlarının ona taktığı bu lakap
hiçbir gerilla tarafından onun yanında söylenmeye cesaret edilmedi
ve Cobra Celal’den sonra bu dağlarda bir daha kimseye Cobra lakabı
da verilmedi.
Hayat arkadaşlıklara arkadaşlık, anılara anılar
ekler. O çok gerilerde kalmış arkadaşların simaları ise usulca
silinir, çok istesek de, hatırlayamaz oluruz seslerinin tınısını,
kahkahalarının yankısını. Zaman bir tül gibi örter her şeyin
üstünü…Ama kişi çocukluk arkadaşlarını kendisiyle hayatı boyunca
taşır. O zamanlara ait sıcak bir his hiçbir zaman terk etmez
yüreğimizi…
Şimdi ben, ne zaman yapraklar sararsa, yağmurlar
yağmaya başlasa ruhumun derinliklerinde o kaba, o sıcak duygu
hissederim.
Ve ağaçlar ne zaman o yılki gibi kıyasıya palamut
tutsa Cobra Celal’i hatırlarım…
|