|
Halil DAĞ
Eylül…
Ne düşünüyorsun…
Eylül’ü düşünüyorum…
Seyit’in
sorusuna ancak bu sözlerle cevap verebiliyorum. O da aynı sessizliğe
bürünüp oturuveriyor yanı başıma. Onun da daha fazla bir şey
beklemediğini fark ediyorum. Karanlığın içinde iki sessiz siluet yan
yanayız şimdi.
Bu gece konuşmayalım, gülmeyelim, karanlığı
yırtmayalım be Seyit!
Bazen konuşmak yerine hissetmek gerekir, değil mi?
Seyit gönül defterime yazdıklarımı okuyabiliyor musun, bilemiyorum,
ama bu gün yaşadığım, hissettiğim her şey su gibi akıyor karanlığın
içine. Bu geceki sohbetimiz sessizce olsun be, seyidim…
Sonbaharın ilk
yapraklarının dökülmeye başladığı, yeşilin yerini sarıya bırakmaya
hazırlandığı bu günlerde hüzne yenilmemek için tüm çabamla
direniyorum. Uzak dağlarda yaşayan sevdiklerimin hafızamda kalan
görünümlerini sırt çantama yükleyip yürürken, geçtiğim yamaçlarda,
bu mevsim üzülmeyeceğim diye fısıldıyorum kendi kendime. Ancak
Eylül’ün sapsarı yaprakları usulca gelip dokunuyor terleyen yüzüme,
her an ağlamaya hazır gözlerime…
Bazen insan hiç beklemediği bir hikâyenin içine düşer
ya Seyit, çok uzak olduğunu düşündüğü o hikâye bir anda kişinin
kendi hikâyesi oluverir ya, benim için Eylül’ün hikâyesi de böyle
bir hikaye… Büyüdüğümü, olgunlaştığımı düşünüyordum bu sonbahar.
Eskisi gibi olmayacağını, artık soğukkanlılığımın heyecanıma baskın
geleceği yaşlara ulaştığımı düşünüyordum. Yine yanılmışım be Seyit…
Bu gün bir kez daha henüz büyümemiş olduğumu fark
ettim ve bir kez daha içimdeki uslanmaz çocuğa teslim ettim her
şeyimi. O da beni bak nereye koşturdu…
Bu sabah bütün yükümü sırtıma alıp yola koyulurken,
yolumun ona açılacağı aklımın kıyısından bile geçmiyordu. Daha önce
görmediğim bir vadinin içinden güneşin son kızgınlığının altında
inadına yürürken, az ileride, akarsuların birleştiği aynı vadinin
ağzında bir Eylül hikâyesine çarpacağımı, bir gözyaşı fırtınasına
tutulacağımı ve bu yazının başına oturmadan az önce gerilla
ağabeyinin vuruluşuna gözyaşı döken ve yine ağabeyi gibi gerilla
olan bir kız kardeşin yanı başında gözyaşlarımı tutamayacağımı kim
bilebilirdi…
Güneşin ilk ışıklarının vurduğu Çemço deresinin
kıyısında karşılaştığımız o ilk andan, artık yıldızların parıldadığı
şu ana kadar bu gün hep onu düşündüm. Onun gülen güzel gözlerini
bekleyen hüznü hayal ettim, o farkında olmadan. O an, onu bekleyen o
büyük hüznü içime alabilmenin, sonbaharda patikalara dökülen bütün
hüzünlü yaprakları toplayabilmenin, bütün yollarını bir bir
sıraladım aklımın içinde. Sonunda kahrettim ve en iyi yapabildiğim
şeyi yaptım. Bütün çaresizliğimle kalkıp kızgın güneşin altında
çatlarcasına yürüdüm.
Seyit hâla kendi hikâyeme giremedim, biliyor musun?
Hâla sıra bana gelmedi. Bir gün kendime ait birkaç söz yazarım
diyordum ama bu gün, bir kez daha henüz o düzeye gelmediğin farkına
vardığımı gönül rahatlığıyla söyleyeyim. Bu da benim sana itirafım
olsun bu akşam. Hâla kendimizden defalarca büyük hikâyelerin yanı
başında yaşıyoruz. Kahramanların hayatlarının yanında, onların
yaşam ve ölümlerinin yanında bizimkinin lafımı olur…
On dört eylül günü Erciş kırsalında son mermisine
kadar kıyasıya çarpışan ve en sonunda kimyasal silahlarla ancak
durdurulabilen ve benim birlikte yemek yediğim, aynı battaniye
altında uyuduğum, aynı şakaya aynı coşkuyla güldüğüm arkadaşlarımın
isimlerini radyolardan tek tek dinlerken böylesine hüzünlenmedim.
Bir sızı gelip çarptı kalbimi, tüylerim diken diken oldu ama gururla
doldum. Nasıl insanlarla arkadaşlık yapmış olduğumu düşünerek sevinç
duydum. Onların yoldaşlığını tatmış, hikâyelerine bir köşesinden de
olsa katılmış olduğum için onur duydum…
Ama bu gün Eylül isimli bu kız kardeşin yanında
tarifsiz bir hüzne ve gözyaşı nehirlerine bir kez daha yuvarlandım.
Seyit vurulanların ardından gözyaşı dökmemeye yıllar önce karar
verdim. Bu gün de gözyaşlarımı dökmezdim. Gel gör ki, bu kız
kardeşin haber saatini hüzünle bekleyişine, Erciş’de şehit
düşenlerin isimlerini tek tek izleyişine, Karker arkadaşın
fotoğrafının gösterildiği, Erkin Balıkçı isminin telaffuz edildiği o
an gözyaşlarını tutamayışına, haykırarak ağlamak isteyip
ağlayamayışına dayanamadım.
Bu gün, sabahın erken saatlerde karşılaştığımızda, o
sade gülümsemesiyle gelip oturdu benim yaslanmakta olduğum duvarın
üzerine. Hemen ileride çalışmakta olan arkadaşları birlikte
seyretmeye koyulduk. O an orada çalışan çalışmayan, orada duran veya
geçmekte olan herkes biliyordu. Ve en acı olanı ben de biliyordum…
Bir tek Eylül bilmiyordu. O sarı hüzün hepimizi
teslim almıştı bu sabah ama onun yanında hepimiz güler yüzlü
oluyorduk. O kaçınılmaz haberi ondan ve birbirimizden saklıyorduk.
Ufak, temiz bir oyunun parçasıydık hepimiz bu sabah. Ama hiç
birimizde rolümüzü yerli yerinde oynayamıyorduk. Açıklarla doluydu
oyunculuğumuz. Ve Eylül bizimle birlikte gülüyordu ama bütün
açıklarımızın da farkındaydı…
Neden kimse haberleri dinlememiş, kimden
istesem kimsenin radyosu yok. Bütün çatışmaları anı anına takip eden
arkadaşlar neden Erciş çatışmasından haberdar değiller, ya senin
radyon var mı…
Seyit sen olsaydın nasıl cevaplardın bu soruları? Rol
de olsa yalan söyleyemiyor gerillalar. Bir şeyler eveleyip
geveliyoruz ağzımızda ama kim inanır. Hisleri daha inandırıcı
konuşuyor bu sabah. Ve gülüşlerinin arasında bir yerde Erciş’te
çatışmanın yaşandığı o gece bir rüya gördüğünü söylüyor. Ve henüz
çatışma haberleri HPG muhabere birimine ulaşmadan günler önce
ağabeyinin vurulduğunu anlatıyor. Ve o günden sonraki bütün haberler
ardı ardına doğruluyor bu kız kardeşi.
Kadının hisleri bir kez daha doğruları söylüyor…
Bu hikâyenin içinde daha fazla kalamazdım Seyit. Sırt
çantamı alıp hafızamın labirentlerine dalarcasına yürüdüm
patikaların çatallanan yollarına. Benim zayıf kalbim Eylül’ün bu
hikâyesini daha fazla kaldıramaz, gözyaşlarım daha fazla duramazdı
yataklarında.
Yürümek bütün acıların ilacıdır dağlarda. Yürüyerek
çıkmak istedim bu hikâyeden. Güneş altında ne yapacağımı bilemeden
yordum bedenimi. Yoruldukça kurtulurum sandım.
Hikayenin gerisini sen biliyorsun. Karanlığın içinde
gelip yanıma oturmuştun, elinde iki bardak çay vardı.
Ne düşünüyorsun Halil?
diye sormuştun…
Ben Eylül’ü düşünüyorum… diye başlamış
ve tamamlayamamıştım. Tam sana bu gün yaşadıklarımı anlatmak
üzereyken, karanlığın içinden Eylül bütün sessizliğiyle çıkıp
gelmişti. Karanlıkta göremediğimiz gözyaşlarıyla dolu hikâyenin yine
tam orta yerinde bulmuştuk kendimizi. Onun sessiz bekleyişinin
yanında bizim kelimelerimiz boğazımıza takılıp kalmıştı.
O gece haberlerden sonra bir daha konuşmadık. O gece
kimse konuşmadı…
|