|
Halil DAĞ
SABRİ AGİT
On
yıldır içimde taşıdığım bu hikayeye bir tek kelime bile ekleyemeden
tekrar başa döndüm. Şimdi on yıl önceki halinden hiçbir şekilde
değişmeden, ne eksilmeyi, ne de eklenmeyi kabul etmeden hikaye bütün
gücüyle karşımda duruyor. Öylesine bir dayanılmazlığı, öylesine bir
meydan okuyuşu var ki, artık bu acımasızlık karşısında boyun
eğiyorum.
Bir kez daha Zağroslara doğru yol alırken, o
yollardan, o mekanlardan bir kez daha geçerken, bu coğrafyanın bütün
ayrıntılarına sinmiş, sarı otların, dere yataklarındaki yosunların,
en korkunç sürüngenlerin duruşlarına sarılmış, hayatımızı hayat
yapan o derin seslenişi bir kez daha duyumsuyorum. On yıl önce aynı
yaz sıcağında içine yuvarlandığım ve henüz erkendir diye, yıllarca
kendimle sakladığım, yıllar ilerledikçe ve ben eksik olanı bir türlü
bulamadıkça, girdiğim bütün kuytu ormanlarda kaybetmeye çalıştığım,
unutursam büyür diye düşündüğüm, ama her karşılaştığımda
tamamlanmadığını bir kez daha fark ettiğim hikayeye tekrar aynı
yollardan yürüyorum.
Zap nehrinin aktığı derin ve kayalıklı vadiyi aşıp,
Yahudi suyu ismini alan Çemçu’daki eski değirmeni geçtikten sonra
kuzey doğru dönüyorum. Dizlerim eskisi kadar güçlü olmasa da yaz
sıcağında hala zirveleri karlarla kaplı dağlara doğru ilerlerken, on
yıl önce bastığım bu kayaları tanıyan bir duygu kaplıyor içimi. Bu
eski değirmene gelip öğütülmüş nohut ununu sırtladığımız o günü,
nohut unundan ekmek yapmaya çalıştığımız ve peşmergelerin erzak
kaynağımız olan bu değirmeni ele geçirmek için saldırdıkları o
geceleri, bir bölüklük yeni savaşçılardan oluşan, henüz silahlarının
emniyetini açmasını bilmeyen bir bölükle, Mahmut isimli bir
komutanın kıyasıya direnişini dün gibi hatırlıyorum.
Bütün beyaz taşların, faraşin yaylalarının o güzel
kızının söylediği gibi, bana güler gibi baktığını fark ediyorum.
Hikaye, 94’yılının yaz aylarında yalnız ve bir
yabancı olarak yaşadığım Almanya’nın bir şehrinde, ismi Sabri Agit
olan sessiz bir Kürt genciyle karşılaşmamla başlıyor.
O şehre ve birbirine de yabancı olan iki arkadaş
olarak dolaşıyoruz kalabalık caddelerde. Bir tek cümle bile
konuşmadan Sabri Agit’e eşlik ediyorum. Onu bir yerden bir başka
yere götürmem ve bazı ihtiyaçları karşılamam için
görevlendirilmişim. Kendimin de çok az tanıdığı bu şehirde, alış
veriş merkezlerinin orta yerinde ayakkabıcıları dolaşıyoruz. Ondan
biraz sıkılsam da, yanımda duran bu çocuğu sessizce izliyorum.
Sanırım onunla aynı yaşlardayız. Akran sayılırız…
Kediliğinden açılıp kapanan kapılardan geçip
girdiğimiz her mağazada spor ayakkabılarını eline alıp tek tek
inceliyor. Yürüyen merdivenlerden üst katlara çıkarken az da olsa
meraklandığını fark ediyorum. O an O’nu daha fazla tanımak için
hiçbir ilgi duymuyorum. O’nun hakkında daha fazla bir şey öğrenmek
aklıma bile gelmiyor. Reklam filmlerinde gördüğüm bazı markaları ona
önererek yardımcı olmaya çalışıyorum. Ayakkabıları zaman zaman
ayağında deniyor. Zor beğeneceğini hissediyorum ve sabırla bu esmer
çocuğu bekliyorum. Ama bir tek kelime bile olsun konuşmak gelmiyor
içimden. Onunla konuşabileceğim ortak bir şey bulamıyorum. Bir an
önce işimi tamamlayıp onu aldığım yere bırakmayı düşünüyorum.
Bu benim onunla geçirdiğim ilk ve son günüm oluyor.
Akşam güzel, sağlam bir ayakkabı seçtikten sonra, markayı dün gibi
hatırlıyorum, adidas streetball, bundan tam bir yıl sonra ben de
aynı ayakkabıyı alacaktım, sabah onu aldığım yere bırakıyorum.
Akşam ayrılırken, onda hiç göreceğimi tahmin etmediğim bir sevinç
ifadesinin yüzüne yerleşmiş olduğunu, belki de, bütün gün bu
ifadeyle dolaştığını, o kalabalık mağazalarda aynı sevinçle
ayakkabılarını aradığını yeni fark ediyorum. Heyecanla elini omzuma
koyuyor ve gözlerimin içine bütün sevinciyle bakıyor. Onun yüzüne
bakarken tenimi bir utanç kaplıyor. O an terlediğimi hissediyorum.
Bütün gün kendimden küçük bir çocuğu gezdirir gibi
baktığım bu çocuk, ne kadar sürdüğünü bilemediğim, ama bana saatler
gelen bu bakış esnasında büyüyor. Benden çok uzaklara, çok öteye
taşınıyor. Gözleri beni ve benimle birlikte o koca şehri kucaklıyor.
Onun omzumu sıkıca tutan ellerinden müthiş bir akım geçiyor
bedenime. O an bana kızmasını beklerken, gözlerinde gördüğüm sevinç
ile bana dokunmakta olduğunu fark ediyorum. Yavaş yavaş
sersemlediğimi hissederken, hayal meyal sözlerini duyuyorum.
Ülkeme gidiyorum…
Ondan ayrılıp aynı kalabalıklara daldığım, ve şaşkın
şaşkın dolaştığım mağazalarda Sabri Agit’in sevinçli gözlerini
düşünüyorum. Bir de yeni aldığı ayakkabılarını. Bir insanın ötekine
ilgisizliğinin, aslında kendine yabancılaşması olduğunu, o gün o
kalabalık caddede yanımdan hızla geçip giden insanların arasında
öğreniyorum.
Sabri Agit’ten tam bir yıl sonra ben de, daha önce
hiç görmediğim dağlara, ülkeme geldim. Henüz mekap ile tanışmadığım
için aynı ayakkabılar ayağımdaydı. Ve onu merak ediyordum.
O günlerde isminden öte hakkında hiçbir şey
bilmediğim o esmer çocuğu görmek için can atıyorum. Bu dağlarda bir
yerlerde olduğunu iyi biliyorum. 95 Güney Savaşının kıyasıya
sürdüğü o günlerde dağdan dağa dolaşırken, bir yerlerde onunla
karşılaşmak için uğraşıyorum. Henüz yürümeyi iyice öğrenemediğim
halde yine de önüme gelen her gerillaya onu soruyorum. Çemçu’daki
nohut öğüten değirmene un getirmeye, diğer bölüklerden gelecek olan
gerillalarla karşılaşır ve belki Sabri Agit ile karşılaşırım diye,
Mahmut arkadaşın şaşkın bakışları içinde, her defasında kendimi
gönüllü öneriyorum.
Beni görsün istiyorum. Beni duysun istiyorum. Onu
görüp elimi onun omzuna koyup, gözlerinin içine bakıp, işte
ben de geldim, demek istiyorum. Bir türlü olmuyor, bir türlü
karşılaşamıyoruz. Savaşın yoğunluğu ve henüz alışamadığım sert
coğrafya hafızamı kaplıyor. Kürdistan ormanlarında kaybolup
gidiyorum. Kendimle uğraşırken, yavaş yavaş Sabri Agit’i unutuyorum.
Ama seçtiğimiz ayakkabı gerçekten sağlam çıkıyor. O kışı ve gelecek
baharı o ayakkabılarla geçiriyorum. Paramparça olup atmak zorunda
kalıncaya kadar giyiyorum. Ve lojistikçimiz tarafından yeni bir
mekap verilince ayakkabılarımı atmaya kıyamıyor, yerini hala çok iyi
bildiğim bir kaya aralığına saklıyorum.
96 yılının Kasım ayının ilk günlerinde Çukurca’ya
bağlı Ertuş karakoluna saldıracak gerilla güçlerine katılmak üzere
tekrar Zağros Eyaletine geçiyorum. Eylem için Gerdi ve Oramar
güçlerinin de geldiğini öğreniyorum. Büyük bir eylem olacağı
kulaktan kulağa yayılıyor. Kameramı, fotoğraf makinamı ve yanıma
alabildiğim kadar kamera kaseti alıp yollara koyuluyorum. Bana yol
gösteren gerillalarla birlikte bir gece Çemçu’daki değirmeni geçip Kinyaniş
vadisinde konumlanmış eylem güçlerine ulaşıyorum.
Eylem saatini bekleyen gerillaların bütün
düzenlemeleri yapılmış. Eylemde yer alacak bütün gruplar
belirlenmiş. Artık karanlık iyice bastırdığı için çekim yapamıyorum.
Bütün grupların dinlenmeye ayrıldıklarını öğreniyorum. Yanımdan
geçen bir gerillaya saldırı grubunun nerede olduğunu soruyorum.
Karanlığın içinde bir kayanın ardını işaret ediyor.
Kayayı dönüp saldırı grubunun yanına geçerken yirmi
beş silahın şarjörleri bantlanmış şekilde kayaya dayalı beklediğini
görüyorum. Yirmi beş gerilla yan yana uzanmış közlerin başında
uyurken ayak uçlarına, közlerin diğer tarafına çöküyorum. Uyuyan bu
yirmi beş gerillayı, karanlığın bu en sessiz şiirini, iç içe
kıvrılmış bu yirmi beş çocuğu, belleğime kazınan bu görünümü hayatım
boyunca bir daha unutamayacağımı bilmeden seyrediyorum.
Birkaç saat sonra, Ertuş Karkolunun, bin beş yüze
yakın askerinin konumlandığı Şehit Cihat tepesine saldıracak bu
yirmi beş Kürt çocuğa, isimlerini bilmeden, yüzlerini bir kez olsun
görmeden bir rüyadaymış gibi sessizce bakıyorum. Seyrettiğim bu
rüyanın sessizliği ve bu sessizliğin içindeki dehşetin belleğimin en
vazgeçilmez parçası olacağının o gece hiçbir şekilde farkında
değilim.
Orada ne kadar oturduğumu ve bu rüyanın ne kadar
sürdüğünü bilemiyorum. Bir zaman sonra uyuyan gerillalardan bir
tanesi kefiyesini hafifçe kaldırıyor ve yavaşça doğruluyor.
Karanlıktaki yüzü ateşin közlerine yaklaşınca gülümsediğini ve bu
gülümsemeyi çok iyi tanıdığımı fark ediyorum.
Sabri Agit usulca doğrulup karşımda oturuyor. Yine
bütün sessizliği ve bütün içtenliği ile rüyamın içinde gülümsüyor.
Karanlık içinde birbirimizi tanıyoruz, birbirimizi selamlıyoruz.
Sanki beni bekliyormuş gibi bütün sakinliğiyle karşımda
oturuveriyor. Onunla konuşmaya başlamak için can atıyorum. Ama
konuşacak bir tek kelime bulamıyorum. Konuşmak istiyorum, ama zaten
bu karanlık, eylem öncesinin bu sessizliği her şeyi anlatmaya
yetiyor.
Onun şuan dinlenmesi gerektiğini de çok iyi
biliyorum. Bu gece O’nu kıyasıya bir çarpışma bekliyor. Sabri Agit
ellerini közlere uzatıp usulca ısınıyor. Yine aynı gülümsemesiyle
gözlerime bakıp, eylemden sonra konuşuruz diyor.
Tamam, eylemden sonra konuşuruz diye onaylıyorum. Sabri
Agit, kefiyesini üzerine çekip arkadaşlarının arasına uzanıyor. O
gece orada daha ne kadar oturduğumu ve közlerin başında hayatlarının
en güzel rüyalarını gören bu çocukları daha ne kadar seyrettiğimi
tam olarak hatırlamıyorum.
Yarın güzel bir sabah olacak. Sabri Agit ile birlikte
serin sularıyla değirmeni döndüren derenin kenarında oturacağız.
Çantalarımızda sakladığım cevizleri çıkarıp teker teker çıkarıp
önüne sereceğim. Varsa bir de çay yapacağım. Çünkü ceviz çay ile
birlikte çok güzel gider. Doyasıya bir sohbete başlayacağız.
Konuşmadıklarımızı konuşacak, söylemediklerimizi söyleyeceğiz.
Etraftan gülüşlerimizi duyan arkadaşlar da katılacaklar sohbetimize.
Ama yağma yok, sohbetimizi dağıtmayacağız. Birer bardak çay da
onlara ikram edeceğiz. Kırdığımız cevizlerden onlara da vereceğiz.
Ona her şeyi soracağım, hakkında her şeyi öğreneceğim. Bir tek
sırrını bile gizleyemeyecek benden. Sohbetimizi dinleyen arkadaşlar
şaşacaklar, hatta biraz kıskanacaklar. Neden böylesine Sabri Agit
ile ilgilendiğimi öğrenmek isteyecekler. Başta söylemeyeceğim. Israr
etmelerini bekleyeceğim. Yeterince ısrar ettiklerine kanaat
getirdikten sonra usul usul bu hikayeyi anlatacağım…
Sabri Agit o gece Ertuş Karakolu’nun Şehit Cihat
tepesinden dönmedi. Eylem sabahı geri çekilen gruplar arasında onu
çok aradım, bulamadım. Bir tek kişiye bile sormaya dilim varmadı.
Duymaya dayanamayacağımı bildiğim için eylem sonuçlarını kimse
soramadım. Kalabalıklar içinde gülüşünü aradım, göremedim.
Sessizliğini aradım, duyamadım…
Daha sonra, başka taraftan geri çekildiğine kendimi
ikna ettim. Ve biz karşılaşmadan ait olduğu taburuyla birlikte
yeniden Gerdi alanına geçmek zorunda kaldığını, buradan ayrılmadan
Çemçu’daki değirmene gelip nohut unu aldığını ve son anda rastladığı
bir arkadaşıyla kameraman Halile selam gönderdiğini hayal ettim.
|