|
Sevgili yoldaşım Şehit Nûcan’ın
(Cennet Dirlik) anısına...
O rüzgar getirdi seni
bana...
gözümden
gizlice
bir damla yaş aktı
ağlamadım
biliyordum bu bir vedaydı...
Yaşamımız bir ayrılığın güncesi... ve sen benden
ayrılırken bu günceyi yazmaya başladım...
Tarihte zifiri bir umut olan Kürdistan’ın derin
vadilerde yolunu yitirmiş sulara yazdım... Saçlarına kırağı düşmüş
mor dağlara... Göçmen kuşların konakladığı ovalara... Adını rüzgâra
yazdım bir de... Esintilerini kaybetmiş fırtınaya...
O rüzgar getirdi seni bana, on bir yıldan sonra... ve
seni gördüm. Gençliğimin ilkçağının gözleriyle gördüğü, ilk
tanışmamızda... O yıllarda da böyle miydi buğday tenli cennet yüzün?
Alnının serinliği? Kirpiklerinin karası? Parmak uçlarının
yumuşaklığı? Saçların? Ki her dokunuşumda nice yaralar açardı
kalbimde, yetim kalan yüreğimde...
Ve gözlerin?.. Doğa’nın tüm güzelliklerini bir elmas
gibi yansıtan ... Gözlerin! Ki karanlığında yerini yurdunu yitirirdi
bakışlarım... Ve yüreğim nasıl bir heyecanla çarpardı gözlerinin
ışığı gözlerime değince... Ben, nasıl çarpardım kendimi çıkmaz
düşlere... Denizlerin tuzuna, gözlerindeki yosun kokusuna ...
Gurbetlerin hüznüne... Hüzünlerin sılasına... nasıl çarpardım...
Hatırlıyorum, son defa bedenini haritadan silinmiş bir dağ yamacında
oturduk, serin bir Temmuz akşamında... Rüzgar vardı, esintisi
bambaşka... Başımı omzuna dayardım, ağlardım... Hissederdim yaşamı,
heyecanla demlenmiş her nefes alışında... Sana dünyanın bütün
şiirlerini okurdum. Senin şiirini okurdum.
Gökyüzünün
en karanlık gecesinden en aydınlık yıldızını çalardım senin için...
O yıldızı kalbinin üzerine koyardım. O yıldızın aydınlığı ile
aydınlanırdı senin geçmişin, benim geleceğim... O yıldızın aydınlığı
ile sana yaşanmamış sevdalar biçerdim, bana avuçları buz tutmuş
karasevdalar... sana sevinçler...
... yine bir ayrılık düştü aramıza...
Adını rüzgâra yazdım... Esintilerini kaybetmiş
fırtınaya... O rüzgâr getirdi seni bana, on bir yıldan sonra... Ve
on bir yıldan sonra yine bir ayrılık ateşi düştü aramıza,
acımasızca...
Oysa bir sonbahar değildi zaman... yabancı değildik
ayrılıklara... Acısını tüm çıplaklığıyla iki defa yaşamıştık... İki
defa semahlar tarafından ıraklara uğurlanmıştık... acı çektik,
ağladık... karar verdik, yemin ettik... yüreğimize işlenmiş ve
gerçeğe dönüşmüş bir paslı yaraydı artık ayrılık...
Zaman akıp geçti, çevreme baktım... doğanın her
gelişmesinde seni bir ayin gibi andım... güneş ışınlarında
saçlarını, yıldızlarda bakışını, ay ışında suretini aradım... ve
düşlerimde yüreğimin kalbine işleyen o güzel gülüşünü sakladım...
ara sıra umudun kanatlarına sarıldım, umutla yaşadım...
Şahadetin düşlerimde doğdu
Ve Ağustos’tu... Zaman uyumadan şahadetin doğdu
düşlerime... uyandım... zaman akıp geçti, inanamadım... hayatı
tanıyamadım... yüreğinde eksilen her hayat damlası, gözlerimde artık
bir gözyaşı... çevreme baktım... doğanın her gelişmesi ürküttü
beni... ıssız topraklar, kurşunlanmış bulutlar ve çıplak ağaçlar...
hepsi
ürküttü beni, düşlerimi... ardından ıraklara daldım... uzaklarda
ağlayan bir kenti gördüm... kutsal bir kitabın yırtılmış sayfalarına
benzeyen bir kalabalık, bir halkı izledim... keder verici olaylar
gördüm... umutlu melekleri’yle zalim şeytanları savaşmaktaydılar...
kan gördüm, acıyı duydum ... Senin düşlerin ve bedenin aralarında
kalmıştı... kenti izledim yeniden, masalları hayal eden bir çocuk
gibi... Uzaklarda senin için yas tutan güzel halkımın acılarımıza
ağlamakta olduğunu gördüm... Duygulandım, gururlandım... ve
şahadetinin önünde kalbinin üzerine koyduğum yıldızlara bir kez daha
boyun eğdim...
Ah, benim geçmişimin hatırasından hatırıma bir daha
gelen sevgili yoldaşım... Seni kalbimin hangi kuytusunda
saklamalıyım şimdi? Seni hangi vadilerin rüzgârına yazmalıyım? Hangi
patikaların izine işlemeliyim? Hangi rüzgârların elvedasına?
Biliyorum yoldaşım, şimdi çok uzaklardasın... sana dokunmayacak ama
hissedecek kadar... ya destanlara geçmiş meçhul bir ovada ya da
umudu haritadan silinmiş bir Kürdistan coğrafyasında... Belki de
benden habersiz ortak düşlerimizin eceli olan kara topraklarda...
Biliyorum yoldaşım, şimdi benden çok uzaklardasın...
Zaman geçiyor ve ayrılıyoruz seninle... Ülkemde kaç
mevsim geçse de, bekleyeceğim seni içimde yaşayan yine “sen”le... Ve
unutma sevgili yoldaşım, adını rüzgâra yazdım... Esintilerini
kaybetmiş fırtınaya... O rüzgâr getirdi seni bana, on bir yıldan
sonra... Ve on bir yıldan sonra o rüzgârın esintisine kapılacağım,
saracağım kendimi sana, sonsuzluğa...
Yerin “Cennet” olsun...
Seni her zaman kalbimin doğusunda yaşatacağım...
Ve seveceğim sonsuza dek...
Mücadele yoldaşın ve arkadaşın
Şoreş Toprak
Ey Cennet’im,
Bir sabah uyanır mıyım
yeniden,
asırlardır hür
kalan bağrında?
İyileşir mi söyle,
Beşiri’de kartalların
yağmaladığı
göğsün avucumda?
Çalınır mı yeniden
şarkılarımız dağlarda?
Işıldar mı yine gümüş
kaman gün ışığında?
Gülümser mi
yine anasız çocuklar,
başları okşandığında?
Veya kırmızı bir bilye
kazandığında
Sokak arasında oynanan bir
çocuk oyununda?”
Söyle ne kadar uzağa varır
yolun, sevdan
bende durdukça?
Nereye gidersin
ey Cennet’im,
atını sürüp uzaklara?
Dönüp gelir misin yine,
yeryüzüne çıkıp
Sevdamızı yıllardır bir giz
olarak sakladığımız
Nurhak dağlarına...
Bu yüzden
bekliyorum seni,
Dört mevsimlik
bir umutla...
Omzunda mevsim dönen
kahramanın masalında,
zulme başkaldıran
savaşçılarda,
Sevdalı genç
kızların aşklarında, Bu yüzden
bekliyorum
seni hala,
hüzün çalan şarkılarda,
Ve cephe gerisinde yazılmış,
hasret taşıyan bir mektupta...
*Batman’ın
Beşiri İlçesi kırsalında Türk ordusu tarafından yürütülen operasyon
sonucu yaşamını yitiren 7 HPG’liden Nûcan Nurhak (Cennet
Dirlik-1973), 1 Eylül 2005’te Nurhak dağlarının etekleri olan
Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Karadoğanlı köyünde toprağa
verildi. |