|
Nehir
Daha
birkaç gün öncesinden güneş tenimizi yakıyordu. Neredeyse baharı
soluyacaktık. Ama beyaz karlar öyle bir örttü ki etrafımızdaki
dağları, bir anda kışın içinde bulduk kendimizi. Bulunduğumuz alanın
yapısı çığ tehlikesini taşıdığından hepimiz olağanüstü bir
hareketliğin içine girdik. Yorucu ama bol kahkahalı anları içinde
taşıyan uzun bir gün... Arkadaşlarla içimizi ısıtan çaylarımızı
içiyoruz,çığ deneyimi olanlar sözü kimselere bırakmadan anılarını
tazelerken bir arkadaşın anısı beni çok daha uzak bir zamana ve
mekana götürüyor. Bir anda çocukluk yıllarımın geçtiği köyümüzün
tozlu yollarında geziyorum...
Hatırladıklarım ve gördüklerim öylesine büyük bir şaşkınlığa
düşürüyor ki içinde bulunduğum bu dünyaya daha sıkı sarılıyorum. Bu
dünyanın “beni”ni daha çok seviyor, onu sevdikçe “ötekini” de daha
fazla seviyorum. Parçalanmış dünyaların insanları içinde kendi
yüzümü görmeye çalışıyorum. Kaybettiklerimin,
yabancılaştırıldıklarımın bir kez daha sorgulayan bakışları arasında
şu andaki yüzüme dokunuyorum.
Ve şu anda değişen, seven, bakabilen, konuşabilen, dokunabilen
yüzümle eskiye bakıyor, onları bu halimle hatırlıyorum. Onları yani
bizim gibi olmayan “ötekileri”
Evet o birileri...
Bizden ayrı, biz olmayan birileri vardı. Küçük bir köyde iki köy...
Bir dünyada iki ayrı dünya,
Onlar ayrı, biz ise ayrı bir dünyanın insanlarıydık. Aramızda
görülmeyen sınırlar vardı. O sınırları kimler ne zaman ve neden
örmüştü? Bunu o zamanlar hiç öğrenemedim. O sınırların ardına geçmek
yürek isterdi geleneklerin sana bakan gözleri altında. Çünkü
sınırları geçmek alayla karşılanacak bir durumdu. Onların dünyasında
misafir olmak ancak delilerin, işe yaramazların işi olabilirdi.
Onlara dokunmak “kirletirdi” bizi. Bu yüzden onların çocuklarından
birine elimiz değdiğinde bir iz kaldı mı diye elimize bakmak ya da
hemen yıkamak kendiliğinden gerçekleşen bir davranış, alışkanlık
olmuştu. Onlardan bir şey alınmayacak, nezaketten alınsa bile onlar
arkasını döndükten sonra dökülecekti.
Onlar “kirli” biz ise “temizdik”.
Onlar “garip varlıklardı”, biz ise “normal insanlardık”. Onlar bizim
bayramlarımıza ya da düğünlerimize katılamazlardı. Kendilerinin
dışındakilerden kız alıp veremezlerdi. Çünkü onlar çingene ya da
kendi dilimizde mirtifdi. Biz ancak onlara acıyabilirdik. Bunun
dışında onlarla paylaşacak bir insani ve toplumsal duygumuz
olamazdı.
O zamanlar tanıyamadığım bu insanları uzun bir süre sonra geldiğim
yeni bir yaşamın içinde daha yakından tanıyacaktım.”Onları”
tanıdıkça “bizi” de tanıyacaktım. Onlarla aramızdaki sınıra
dokunacak, bu sınırın soğukluğunda ürperecektim.”Biz” ve “onlar”
arasındaki dünyanın nasıl oluştuğunu öğrenecektim.
Onların “garip” bizim ise “normal” olan farkımızı görecektim.
Onların “kirli” bizim ise “temiz” olan ellerine dokunacaktım.
Acımanın nasıl bir duygu olduğunu ve neye, kime acımamız gerektiğini
öğrenecektim. Öğrendikçe ve tanıdıkça kendimi ve insanlığımı daha
çok sorgulayacaktım. Sorguladıkça onları, o dünyanın çocuklarıyla
oynayamadığım oyunları oynamayı özleyecektim. Onlardan birini bir
kez daha görürsem sımsıkı sarılarak onların “kiriyle” kirlenmeyi
isteyecektim. Hep bir sır olarak kalan o ayrı dünyanın arkasındaki
yaşamın gizini güzelliklerini, renklerini tatmayı arzulayacaktım.
Gerçekten “biz “ve” onlar” diye ikiye ayrılan bu dünya kimin
eseriydi. Bu sınırları, yasakları kimler koymuştu. Bizimle aynı
olmayan bu “ötekiler” yanı başımızda nasıl bu kadar bize uzak bir
dünyada yalnız yaşamaya bırakılmışlardı. Birbirimizden nasıl bu
kadar yabancılaştırılmış, onları kendi dünyamızdan dışlamıştık. Bu
bizim belki de çokça yabancısı olmadığımız ama farkına varmakta geç
kaldığımız, yani şaşırmadan bakıp geçtiğimiz gerçeğimiz.
Onlar belki yeryüzünde büyük imparatorluklar, uygarlıklar
yaratamadılar. Dillere destan kentler, saraylar kuramadılar. Yine
tarihe adlarını büyük savaş ve fetih hareketleri ile yazdıracak
destanlara sahip olamadılar. Ben bu güne kadar çingenelerin bir yere
savaş açtığına dair bir şey duymadım. Onlar kentleşmenin ve
“uygarlaşmanın” büyük nimetlerinden nasibini alamayanlar olarak
“uygarlığın” içinde hep dışlanan “ötekiler” olarak yaşamaya mahkum
edildiler. Bu “uygarlığın kendileri gibi olmayanları tanımayan
yasasının hüküm sürdüğü bir dünyada onların tek ve sadık dostları
doğa oldu hep.
Çingenelerin doğal yaşama çok yakın insanlar olduklarını
öğrendiğimde onların doğal ve kaybedilen insan yüzünü neden bu kadar
kolay kaybetmediklerini görecektim. Kendi sınırlarımızın içine
almadığımız o yaşamın insanları, ruhlarını ve yüreklerini o kadar
diri tutabilmişlerdi ki en güzel çiçekleri insanlara onlar
uzatabiliyordu ancak. Doğayla sürekli bir iç içeliği yaşayan bu
insanların bize çok kaba gelen, ama içinde duygu yüklü yaşamlarını
görmek için onları biraz daha yakından tanımak, dünyalarına girmek
gerekir. Sürekli dünyanın bir ucundan öbür ucuna göç ederek,
yaşamlarını devam ettirmek isteyen bu insanların bütün zorluklara,
açlıklara, dışlanmışlıklara rağmen kendi yaşam anlayışlarından
vazgeçmemeleri onları bu günlere onlar olarak taşıyan yönleri.Acaba
bize benzemedikleri, kendilerini unutup biz olmadıkları için mi
onlar hep bize yabancı ve dışlanan “ötekiler” olarak kaldılar
bilincimizde? Kendi kültürlerinin ve yaşam biçimlerinin koyduğu
yasalar içinde “uygarlığın” kentleri arasında yalnız olma pahasına
da olsa “onlar” olarak yaşamayı hala başardıkları için mi? Yoksa
bize “kirli” görünen ellerini dünyanın ve diğerlerinin efendisi
olmak için insanların kanıyla kirletmediklerinden mi?
Bu gün hala en güzel türküleri söyleyen, çalgıları çalabilen bu
insanlarla aramızdaki fark belki de biz onlar gibi olamadığımız
içindi. Onlar gibi her şeye rağmen gülmeyi, türkü söylemeyi
başaramadığımız içindi. Onlara benzemediğimiz için onları
dışlıyorduk aslında. Onlar gibi insan yüzümüzü koruyamadığımız için.
Evet onlar bizim gibi olamadıkları için değil, biz onlar gibi
olamadığımız için aramıza sınırlar çizmiştik. Kaybettiklerimizin
öfkesinden yükselen bir duvardı aslında aramızdaki.
Şu anda bu insanları ve bu dünyayı kendime daha yakın hissediyorum.
Onlar ve bizler aslında yaşadıklarımızla çok da birbirimizden uzak
sayılmazdık. Şu anda onlardan bir parça kendimde bulduğumu daha çok
hissediyorum.
Bunlar farkında olmadığımız o kadar çok uçurumlar yarattı ki
ruhlarımızda insan yüzümüzde. Bu insan yüzümüzün uçurumlarında bir
gün birbirimizi kucaklamak için kanatlanacağımız ve sınırlara
takılmadan birbirimizin dünyalarında kanat çırpacağımız günlerin
özlemini taşıyarak onları özlüyorum.
Gerillanın not defterinden….
|