|
15 Ağustos'ta
Neden Şemdinli? (2)
15 Ağustos Atılımının ilk yankıları
nasıl oldu? Sonrası gelişmeler ne idi?
Üç beş çapulcu
dediler. Tarihlerine baksınlar başlarına gelecekleri anlayacaklar
dediler. 48 saatlik ömürleri olduğunu, arkasından 72 saatlik
ömürlerinin olduğunu belirttiler. İki alanda da kapsamlı bir
operasyon eylemci güçlere yönelik geliştirdiler. Yanlış
hatırlamıyorsam, Güneş Operasyonu diyorlardı. Birkaç gün sürdü bu
operasyon. 72 saat sürdürdüler. Sonuçta başarısızlıkla sonuçlandı.
Eruh
ve Şemdinli eylemleri ardından Türkiye yönetiminin, yine ordunun
açıklamaları vardı. Zaten askeri yönetim işbaşındaydı. Kenan Evren
hem genelkurmay başkanıydı hem de cumhurbaşkanıydı. Hükümet üzerinde
de çok fazla etkisi vardı. Temel politikaları devlet yönetimi adına
o çiziyor, dillendiriyordu. Kılıç artıklarıdır dediler eylemciler
için. Üç beş çapulcu dediler. Tarihlerine baksınlar başlarına
gelecekleri anlayacaklar dediler. 48 saatlik ömürleri olduğunu,
arkasından 72 saatlik ömürlerinin olduğunu belirttiler. İki alanda
da kapsamlı bir operasyon eylemci güçlere yönelik geliştirdiler.
Yanlış hatırlamıyorsam, Güneş Operasyonu diyorlardı. Birkaç gün
sürdü bu operasyon. 72 saat sürdürdüler. Sonuçta başarısızlıkla
sonuçlandı. Ardından eylemlerin devam etmesi bu tür açıklamaları
arttırdığı gibi ordunun, TC yönetiminin Kürdistan’a daha fazla
gelmesine yol açtı. Bizzat Kenan Evren savaş alanına geldi. 84
Ekim’inde Şemdinli’ye kadar geldi. Gözdağı vermeye, eylemlerin halk
üzerindeki olumlu etkilerini silmeye çalıştı. Özgürlük güçlerini,
halkı korkutmak istedi. Kenan Evren’in konvoyu da vuruldu. Bu önemli
bir eylemdi. Onun konvoyundan birkaç asker de öldü. Amaçları tersine
çevrilmiş, boşa çıkartılmış oldu. Korkutmak isteyen, gözdağı vermek
isteyen çevreler tersine darbe yemiş oldular, Kenan Evren’in
konvoyunun da vurulması hem halk üzerinde, hem de güçlerimiz
üzerinde oldukça olumlu bir psikolojik etkide bulundu, İnanç,
kendine umut arttı. Düşman 85 baharında büyük bir operasyon yaptı.
Tekniğini kullanarak, kış mevsimini kullanarak – baharda kar
yağışının fazlalığına dayanarak – Botan’da, Zagros’ta
ayaklanmayı bastırma amaçlı çok sayıda askeri gücü, tekniği sevk
eden, seferber eden bir operasyona girdi, 85 güzüne kadar bu durum
sürdü.
Botan’da da,
Zagros’ta da bu saldırılara karşı direnişler oldu, mücadeleler oldu.
85 yazında Yüksekova, Şemdinli yolu üzerinde bir askeri aracı bir
grup arkadaş vurdu. Bu, düşmanı çok zorladı. Yine Çukurca hattında
eylemler oldu. 85 sürecinden itibaren bir savaş konumuna girildi.
Devlet, ordu tüm konumlanışını savaşa göre düzenledi. Var olan -
özellikle Kıbrıs’ta edindikleri - tecrübeyi Kürdistan’da
uygulamaya çalıştılar. Şunu umut ediyorlardı; siyasi açıdan da,
psikolojik açıdan da, askeri açıdan da gerillanın konumu mücadeleyi
uzun süreli kılmaya yetmez, nefesleri kesilir ve biterler, biraz
bastıralım, vuralım, kısa sürede çözülürler, mücadeleyi
sürdüremezler, mücadeleyi sürdürmeye güç bulamazlar, imkan
bulamazlar, mücadeleyi sürdürme iradeleri olmaz, dayanamazlar,
savaşamazlar, direnemezler savaşın uzun süreli zorlukları altında
ağır sorunlarını çözemezler,aslında hesapları, beklentileri buydu.
Biraz da
geçmişteki Kürt isyanlarını değerlendiriyorlar, böyle bir sonuca
ulaşıyorlardı. İsyanlara yönelik bir kuşatma yapıp bazı darbeler
vurunca dağıtıyorlardı. Zaten bu isyanlar birkaç aylık oluyordu.
Oradan öteye bunu yıllara yayma, bunu askeri bir örgütlenmeye
dönüştürme gibi bir sonucu isyanlar vermiyordu. Zaten bir yaşam
içindeki halka dayanan olaylardı. Dolayısıyla sonunda ezilme, teslim
olma gelişiyordu. Tekrar öyle bir duruma girilebileceği beklentisi,
umudu, hesabı çok vardı. Her ne kadar bir örgütlenme olsa,
gerilladan söz edilse de - ki parti bunun propagandasını çok
yapıyordu - PKK öyle dese de bu öyle sürmez umudundaydılar.
87 baharında
atılımın, 3. kongre ardından daha da gelişerek sürdüğünü görünce, bu
umutları, hesapları, beklentileri yıkıldı. Dolayısıyla 14 Temmuz
1987’de OHAL ilan ettiler.
Kürdistan’a vali atadılar, olağanüstü vali. Kürdistan’da savaşı
yürütmek üzere özel kolordu örgütlediler. Kürdistan’ın yönetimini
Ankara’dan ayırdılar. Diyarbakır’ı bir özel yönetim merkezi haline
getirdiler. Bir özel savaş yönetimi kurdular. Artık Kürdistan
Ankara’ya bağlı değil, Ankara Diyarbakır’a bağlı hale geldi.
Hükümeti
yönlendiren bir özel savaş yönetimi Diyarbakır merkezli olarak
oluştu. Bununla da kalmadılar, Kürdistan’daki savaş durumunu NATO
gündemine taşıdılar. NATO bunun üzerine çeşitli toplantılar yaptı.
OHAL ilanı ile birlikte kapsamlı bir saldırı planı da ortaya
çıkardılar ve 88’de bu planı uygulamaya koyuldular. İran – Irak
savaşının sona erdirilmesi bununla bağlantılıdır. Tek nedeni bu
olmayabilir ama Kürdistan’daki gerillanın gelişimi ile bağının
olduğu tartışma götürmez bir gerçek. Humeyni ateşkesi imzalarken
zehir içmekten daha zor demişti. Zorlanarak yapıyordu, isteyerek
değil. Zorlayan kuvvetler vardı, dış dünya, Avrupa, Amerika bunu
zorluyordu. Amaçlardan bir tanesi İran – Irak savaşının Kürdistan’ı
bölen sınırlar üzerindeki askeri egemenliği zayıflatma durumuna son
vermekti. Bundan gerilla yararlanıyor, ister Türkiye Irak, ister
Türkiye İran olsun iki sınırdaki boşluktan da gerilla yararlanıyor,
Kuzey’deki NATO’ya bağlı orduya karşı etkili bir savaş
geliştiriyordu. Bu savaşı zayıflatmanın, gerillayı bu savaşta zayıf
bırakmanın önemli bir yolu olarak bu sınırlar üzerindeki devlet
egemenliğinin güçlendirilmesini gördüler. Savaş durunca hem İran,
hem Irak kendi sınırlarını kontrol etmek üzere yoğun bir askeri
harekete giriştiler, yollar yaptılar, birlikler taşıdılar. Böyle
sandviç hareketi denen biçimi ile kuzeyden Türk ordusu, güneyden
Saddam kuvvetlerinin sınırı kapatması ile gerillayı arada ezmek
istediler. Böyle büyük bir operasyon 88 baharından itibaren gelişti.
Önderliğe
yönelik saldırılar geliştirdiler, tutuklamak istediler. Özellikle
Almanya bir dava açtı, NATO çerçevesinde açılan bir davaydı. PKK
yönetimi tutuklandı. Önderliği de o dava kapsamında tutuklamak
istediler.
Böylece gerillayı
zayıflat, Önderliği etkisizleştirmek, PKK yönetimini tutuklatmak
istediler, bir de bunların üstüne provakatif bir örgüt kurdurdular.
Fatma ve avukat Hüseyin Yıldırımın başını çektiği PKK devrimci
birlik adı altında bir de örgüt kurdurdular. Gerçek PKK’yiz diye bu
güçler çıktılar. PKK’nin kitle tabanını, gücünü de onların
denetimine alarak sistemin içine çekmek istediler. Böyle kapsamlı
bir planlama ile hareketin üzerine gelindi.
Buna karşı da
direnildi. Gerilla direndi, savaş her tarafa yayıldı. Gerçekten de
gerilla savaşı kökleşti. Gerillanın askeri okulu olarak Mahsum
Korkmaz Akademisi gelişti. Gerillanın kitle ile ilişkileri adım adım
gelişmeye başladı. İçten gerillayı zayıflatan çeteciliğe karşı,
feodal komplocu anlayışlara karşı yoğun bir ideolojik mücadele
yürütüldü. Parti öncülüğünün gerillada hakim kılınması için Önderlik
çok kapsamlı çalışmalar içinde oldu, önemli adımları da attırdı.
Bütün bunlar 89’un sonundan başlayarak 90’ın başlarında büyük halk
serhildanlarını gündeme getirdi.
Ulusal diriliş
devrimi dediğimiz bir devrimci yükseliş halk serhildanları temelinde
ortaya çıktı. Bu durum Güney’de de körfez krizi ve savaşı ile
birleşince körfez savaşı ardından Saddam güçleri Bağdat’a çekilip
Güney Kürdistan tümüyle boşalınca Kuzey’de, Güney’de oldukça
elverişli bir ortam meydana geldi. Buna dayalı olarak gerillanın
büyümesi, halkın serhildanının büyümesi 91, 92 yılında çok ileri
düzeyde gelişti.
Önder Apo bu
yıllara devrim yılları diyor. Türkiye genelkurmayı da böyle
tanımladı. Doğan Güreş ile Tansu Çiller’in iddiası şudur; 91 – 92 de
Türkiye Kürdistan’ı kaybetmişti, daha sonra biz savaştık ve yeniden
ele geçirdik diyorlar. Onun için kendilerine yönelik baskı
uyguladıklarına dair eleştirileri geri çeviriyorlardı. Kendilerini
Kürdistan’ın yeni fatihleri olarak ifade ediyorlardı.
Gerçekten de bu
gelişmelere karşı öyle bir topyekün savaşı Doğan Güreş, Tansu Çiller
ikilisi yürüttü. 92 Ekimindeki Güney savaşı ile başladı bu. KDP,
YNK’ye de federe devletçik kurma temelinde verilen tavize dayalı
olarak onların gücü de seferber edilerek, yine NATO’nun gücü de
arkaya alınarak PKK’ye ve gerillaya karşı çok kapsamlı bir stratejik
saldırıyı 92 Ekim’inde Türkiye geliştirdi. Bu önemli bir savaş
durumu idi. 88’de sonuç alamayınca 92’de daha kapsamlı bir uluslar
arası ittifak temelinde topyekün bir savaş planı çerçevesinde
yürüttükleri saldırı ile sonuç almak istediler. Gerilla bunlara
karşı da direndi. Bazı darbeler yediyse de ezilmedi, tasfiye olmadı.
93 baharındaki
ateşkes hareketin konumunu biraz daha güçlendirdi, askeri çatışmayı
siyasi plana taşıdı. Çözüm süreçlerini gündeme getirdi. Aslında
yepyeni bir stratejik durumunun başlangıcıydı bu. Kalıcı ateşkese
gitme, demokratik çözümü geliştirme ihtimali de vardı. Fakat bu
topyekün savaş yanlıları bunu engellediler, süreci provake ettiler.
Gerillaya
yönelik saldırıları ateşkes sürecinde de devam ettirdiler. Bu
provakatif bir yaklaşımdı, gerillayı oldukça tahrik etti. Gerilla
içinde de çeteci eğilim taşıyanların benzer biçimde tahrik edici
karşılık vermeleri ateşkesi başarısızlığa uğrattı, boşa çıkarttı,
yeniden çatışma durumunu gündeme getirdi. 93 – 94 yılları çok
amansız çatışma yılları oldu. Devlet bütün ordusunu seferber etti.
Bütün kuvvetler seferber oldular. Bütün silahlarını devreye
koydular, tankları, topları, uçakları, helikopterleri ile
Kürdistan’ın her tarafına saldırdılar. Bir yandan şehirlerde
kontrgerilla ve hizbikontraya dayalı faali meçhuller ile binlerce
insan katledildi bu temelde. Diğer yandan köy boşaltmalar, yakmalar,
yıkmalar ile binlerce köy yakıldı, yıkıldı, boşaltıldı. Bir şekilde
katliam uygulandı. Aslında gerillanın zemini kurutulmak istendi.
Balığı avlamak için suyu kurutma taktiği uygulandı. Bununla
amaçlanan Kürdistan’ı yaşanmaz hale getirmekti, halkı Kürdistan’dan
uzaklaştırmaktı. Buna karşılık gerilla direndi, Kuzey’de direndiği
gibi Güney’de de direndi. Güneydeki güçlerin Türkiye ile ittifakları
eskisi gibi sürmedi. 92’de KDP ve YNK’nin ittifakı 94’de dağıldı.
Birbirleri ile çatışmaya girdiler. Bu güneyde yeni bir durum ortaya
çıkardı dolayısıyla gerillanın Güneyde de savaşması için elverişli
bir zemin oluşturdu.
Bu durumu
ortadan kaldırmak için 19 – 20 Mart 95’de Çelik operasyonunu
başlattı Türkiye. Genelkurmay bunun amacını şöyle tanımlamıştı,
PKK’yi ezmek, KDP ile YNK’yi de kontrol altına almak. İkili bir amaç
güdüyordu.
Gerçekten de Türk
ordusu Behdinan’a bu operasyon ile yerleşti. Birçok alanda
mevzilendi. KDP’yi böyle bir mevzilenmeyi kabul etmeye zorladılar.
Türkiye’nin hala da bu askeri varlığı devam ediyor. Buna karşı
direnildi, KDP’nin Türkiye ile böyle anlaşmasına, yine Amerika ve
Türkiye’nin anlaşarak 92 deki gibi yeni bir saldırı geliştirme
eğilimine karşı 95’in ikinci yarısında KDP ile Güney Savaşı oldu.
KDP bu noktada biraz zorlandı. Tümden devreden çıkarılamadı ama en
azından o ittifak önlendi veya 97’e ertelendi. Bu 95 Güney Savaşı
ardından Önderlik yine ateşkes ilan etti. Kalıcı bir ateşkese
ulaşmak, siyasi bir diyalogu başlatmak ve böylece demokratik çözümün
önünü açmak istiyordu. Biliniyor buna karşı 6 Mayıs 96’da Önderliğe
yönelik suikast girişimi ile karşılık verildi. Kontrgerillacılar,
Yeşil yapmış dediler, basın sonradan yazdı. Türkiye’den patlayıcı
dolu bir minibüsü götürüp Parti Merkez Okulu önünde patlattılar. Bu
durum ateşkesi yeniden bozdu. Yeni bir çatışma süreci gündeme geldi.
Önderliğe yöneltilmiş böyle bir saldırıya karşı daha etkili direnme
zorunluluğu ortaya çıktı.
30 Haziran
1996’da Dersim’de Zilan arkadaşın fedai direnişi gündeme geldi.
Gerillanın bu saldırılar karşısında yeni bir açılımla direnme gücünü
arttırma anlamına geliyordu. Yeni bir taktik açılımı ifade ediyordu.
Dolayısıyla 96 direnişi 97’de de sürdü. Önderlik bir kurtarılmış
alan yaratarak Türkiye karşısında siyasi diyalogun buna dayalı bir
biçimde önünü açmayı hedefledi.
Bazı gelişmeler
olduysa da tam sonuca gitmedi bu taktik. 14 Mayıs 1997 de düşman
anakarargaha saldırdı. Anakarargah ile Zagros eyaleti birleşerek bu
saldırıyı püskürttü. Güney’deki gelişmeler bu temelde daha da
hızlandı. Bütün sınır hattında gerilla denetimi arttı. Bunu
sınırlandırmak için Türk ordusu 1997 sonunda büyük operasyonlar
başlattı. Metina’da, Zagros’ta, Zap’ta yaptı. 98’de kaçan Şemdin
Sakık’ın verdiği bilgilere de dayalı olarak operasyonlarını
sürdürdü. Botan’da, Amed’de, Dersim’de ve ardından Güney’de yaptı.
Amacı gerillayı ezmekti, tümden yok etmek istedi. Bazı darbeler
vurduysa da bunu başaramadı. Gerilla da buna karşı direndi, taktik
olarak siyasi diyalogun önünü açacak, ateşkesi gerçekleştirecek bir
adımı yaratamadı ama düşmanın ezme, imha etme amaçlı saldırılarını
da başarısız kıldı, boşa çıkardı. Böylece savaş bir pata durum ifade
etti, tıkanma ortaya çıktı. Savaşta tekrar gündeme geldi. Artık o
tarz bir mücadele ile, savaşla ne ateşkese ulaşılabilecek ne de bir
çözüm gelişebilecekti.
Önderlik bir
değişim, yenilenme gereğini hissetti. Böyle bir yaklaşım temelinde 1
Eylül 1998 ateşkesine gidildi. Aslında bu bir stratejik değişim
süreci idi. Buna karşı düşman daha kapsamlı bir uluslar arası
saldırıya yöneldi.
88’de, 92’de
oluşturduğu uluslar arası ittifakla sonuç alamaması ardından 98’in 9
Ekim’inden itibaren Önderliğe yöneltilmiş bir saldırı olarak uluslar
arası komplo dediğimiz ittifak gücünü ve onun saldırısını ortaya
çıkardı. Bütün dünyayı buna bağladı, kendi imkanlarını seferber
etti. Bütün Ortadoğu’daki güçleri kattı. Kürt işbirlikçiliğini böyle
bir komplonun içine kattı. Dolayısı ile barış ve demokratik çözüm
amaçlı tek yanlı ateşkese uluslar arası komplo temelinde saldırı ile
cevap verip PKK’yi ezmek istediler. Buna karşı Önderlik ve
hareketimiz 15 Şubat’ı önleyemediyse komplonun tümden başarısını
engelledi. Komploya karşı mücadele etme, direnme gücünü gösterdi.
Bunu sürdürecek şekilde ideolojik olarak kendisini yeniledi. Siyasi
programını yeniden geliştirdi. Stratejik değişim yaptı, yeni
taktikler belirledi. Örgütsel yeniden yapılanmayı yaşadı. Komploya
karşı mücadelenin olduğu kadar hiyerarşik devletçi sisteme karşı
mücadelenin ideolojik siyasi çizgisi olarak demokratik konfederalizm
çizgisini geliştirdi. Bu ideolojik bir yenilenmeyi ifade ediyordu,
yeni bir siyasi programdı. Yeni bir strateji ve taktikleri, yine
örgütsel yeniden yapılanmayı içeriyordu.
Bu temelde
mücadele sürdü. Demek ki; çok değişik aşamalardan geçti mücadele.
Bunun Kürt Halkı üzerinde derin etkileri var. Kürt Halkı için yeni
bir yaşamı ifade etti. Kölelik, teslimiyet psikolojisini kırdı.
Ulusal kimliğin, ruhun, psikolojinin, bilincin gelişmesine yol açtı.
Halkın kendine güvenini ortaya çıkardı. Örgütlenmesini yarattı.
Birlik olma bilincini geliştirdi. Gerçekten de demokratik ulus
çerçevesinde yeni bir toplumun ortaya çıkmasına yol açtı. Önce Kuzey
Kürdistan’da bu gelişti, ardından Güneybatı Kürdistan’a yansıdı,
sonradan Güney’de, Doğu’da bunun uzantıları biçiminde Kürt Halkının
demokratik örgütlenme sistemi ve özgürlük ve demokrasi mücadelesi
böylece gündeme geldi. Türkiye açısından ise devlet ciddi bir darbe
yedi. Aslında 90’ların başında devlet egemenliği Kürdistan’da köklü
bir biçimde sarsılmıştı. Bu bir gerçek. Eğer konjonktür ters
düşmeseydi, Türkiye bir NATO sistemi içinde olmasaydı Türkiye
devleti parçalanabilirdi, yıkılabilirdi. Yerine yeni demokratik bir
devlet yapısı gelebilirdi. O kadar ağır bir sarsıntı yaşadı. Yine
Türk ordusu da ciddi bir sarsılmayı yaşadı. Kendini hep dünyanın bir
numaralı ordusu sayan, dünyanın en iyi askeri sayan, gittiği her
yerde zafer kazanacağını, başarı kazanacağını sanan bir ruhla,
psikoloji ile dolu olan ordu, asker gerilladan darbe yiyince,
gerillayı ezemeyince, gerilla karşısında başarı sağlayamayınca ciddi
bir psikolojik gerilemeyi yaşadı. O yerim, yutarım psikolojisi
ortadan kalktı.
Şimdi hala
diyorlar PKK askeri olarak yenilmiştir, bilmem siyasi olarak
kazanmak istiyor, uydurmadır. O bazı softa niteliğindeki Türk
yazarlarının uydurması oluyor, orduyu kışkırtıyorlar aslında. Öyle
PKK karşısında askeri zafer filan kazanmış değil, kazanamadı Türk
ordusu. Bu gerçeği itiraf etmeleri gerekir. Kazanamadığı için de ilk
defa başarısız düştü. Bu böyle bir psikolojik etkiye yol açtı, bir
aşağılık kompleksi gibidir. Her girdiği yerde feth edeceğini, zafer
kazanacağını sanan ordu Kürdistan’da bunu elde edemeyince bu büyük
bir psikolojik kırılmaya yol açtı. Şimdi Türk ordusu abartılı durumu
biraz aştı, biraz gerçeğe geldi.
Aslında biraz
demokratik yaklaşım; ideolojide, siyasette, - aydınlar, yazarlar,
siyasetçiler - gelişse ordu yönetimi aşılabilir. Türkiye
yönetiminde militarizmin etkisi zayıflatılabilir. Ama öyle bir
siyasetçi, yazar, çizer tayfası var ki orduyu şovenizmle
doldurmaktan başka bir şey bilmiyorlar, tahrik ediyorlar. Tabi bu da
ordunun üst komutasının hesabına geliyor. Devlet yönetimindeki
etkinliğini buna dayalı olarak sürdürüyor. Böyle bir konum var.
Diğer yandan
psikolojik durum etkilidir. Türkiye toplumunda bu psikolojik durum
etkili oldu. Bir PKK sendromu Türkiye’de var ve bu kesindir. Aslında
Kürt ve Kürdistan sendromu var. Ama öyle ifade etmiyorlar. Kuzey
Kürdistan’ı kabul etmedikleri için söylemiyorlar ama bir PKK
sendromu var. Basına bakın bunu hemen anlarsınız. Askerlerinde oldu
bu. Çoğu, Vietnam’da dengesini kaybeden Amerikan askerlerine
benzedi. Çıldıranlar, dengesini kaybedenler, kendini, çevresini
vuranlar o süreçte çok çıktı ortaya. Toplumda da var bu sendrom.
Yani toplum hala dengeli düşünemiyor. Toplumun çok şoven milliyetçi
duygusu, ruhu da kırıldı. Bu önemli bir psikolojik değişimdir. Hala
tam olarak sonuçları tam ortaya çıkmış değil ama ciddi bir
psikolojik kırılmayı Kürdistan’da, gerilla karşısında Türk ordusunun
başarısızlığı ardından Türkiye toplumu yaşadı. Bu kesindir. Şoven
milliyetçi ruh önemli ölçüde darbe yedi. Bunu aşağılık kompleksini
andıran yaklaşımlarla kendi kendilerini pohpohlayan yaklaşımlarla
önlemeye çalışıyorlar. Mezarlıktan geçerken birinin korkudan ıslık
çalması gibi gece – gündüz radyolar, televizyonlar, gazeteler hep
moral üstünlük empoze etmeye, şovenizmi canlandırmaya çalışıyorlar
ki bu durumu önleyebilsinler. Halbuki bu boşunadır, gerekli de
değil. Gerçekçi olsalar, daha doğru yaklaşsalar, daha çözümleyici
olurlardı. Kendi gerçekleri ile daha iyi bütünleşirlerdi. Daha
demokratik bir zihniyete ve politikaya ulaşırlardı. Bu herhalde
bazılarının çıkarına değil. Bazı rantçı çevreler şovenizmden,
savaştan çıkar elde eden, rant sağlayan çevreler böyle bir gelişmeye
izin vermiyorlar. Milliyetçiliği, ırkçılığı, şovenizmi, şiddeti
tahrik ederek, propaganda ederek toplumu sürekli, şoven saldırgan
bir konumda tutmaya çalışıyorlar. O aşağılık kompleksini yenmek
istiyorlar. Daha demokratik yaklaşıma ulaşsalar, aşağılık
kompleksine de düşmezler, o üstünlük hayallerini de aşarlar aklı
başında ayakları yere basan insan ve toplum haline gelirler.
Türkiye’nin böyle bir dengesini bulmaya ihtiyacı var. iç denge
yaratmaya ihtiyacı var. Mevcut durumu ile gerçekten de biraz
hastalıklı bir durum arz ediyor. Aslında hastalığa neşteri PKK ve
Kürdistan’daki gerilla bir biçimde vurdu. O kötülükleri açığa
çıkardı ama onların doğru bir şekilde tedavi edilip toplumun
sağlıklı bir yapıya kavuşturulması gerekiyor. Yani Türkiye
toplumunun demokratik bir zihniyete ve politik bir yapılanmaya
ulaştırılması gerekiyor. Bundan sonra, mücadelenin sağlaması gereken
sonuç da budur. Bundan sonraki mücadele bu hedefi başarırsa Türkiye
toplumunu da demokratik bir yapıya kavuşturur, Kürt sorununun
çözümünü de gerçekleştirir.
1. Bölüm
<<<<
|