
Geri
<<< |
>>> İleri
18-Kasım akşamüstü, saat üçü yirmi dakika geçerken, gerilla ana
karargahı basın irtibat merkezine bir mesaj geçildi. Bu mesaj
Beşiri Ovası’nda az sonra girilecek olan çatışmanın başlangıç
zamanını gösteriyordu. Redür ve Canfeda isimli iki gerilla
silahlarını ateşlemeden az önce, son kez arkadaşlarını arayıp
son sözlerini bırakıyorlardı.
‘son mesajımız... Önderliğe bağlıyız... Selamlar...’
Bu üç cümle atmosfer boşluğunda gönderilen milyonlarca sinyal
arasından geçip geldi. O esnada kim bilir kaç milyon insan, kaç
milyon sözcüğü, kaç dilde aynı atmosfer boşluğuna gönderiyordu…
Kaç milyon duygu, kaç milyon düşünce elektronik iletişim
araçları aracılığıyla dolduruyordu dünyamızı… Acaba o an
söylenen sevgi sözleri, gönderilen mesajlar içerisinde bunun
gibi bir başka mesaj daha var mıydı…
Şüphesiz her birimizin sözleri önemlidir. Hepimiz sözlerimizin
önemli olmasını, dikkate alınmasını isteriz. Bunun için çaba
harcarız. Hiç birimiz duygularımızın düşüncelerimizin atmosfer
boşluğunda yitip gitmesini istemeyiz. Silinip giden değil, bir
an için okunan ve geçilen değil, var olan olmasını isteriz.
Çünkü sözlerimiz bizim dışa vurumumuzdur.
Karşımızdaki her hangi bir insanla konuşurken bile sözlerimizi
dinleyip dinlemediğini anlamak için yüzüne bakar, bizi gerçekten
algıladığını hissetmek için yüzünün kıvrımlarını, gözlerindeki
parıltıları görmek isteriz. Karşımızdaki insanda bunları
yakaladığımızda mutlu oluruz. Eğer konuştuğumuz o insanda
bunları görmezsek hüzünleniriz. Boşa giden sözlerimizin boşa
giden kendimiz olduğunu biliriz. Çünkü sözlerimiz ruhumuzdur.
Atmosfer, dünyamızı saran o görünmeyen kütle, şimdi sözlerin
pazarlandığı bir mekân. Gün geçtikçe daha da ucuzlayan bir
boşluk. Uluslar arası iletişim ağı bütün sözleri en hızlı ve
isabetli yerine ulaştırmanın en ucuz biçimini yaratmak için
elinden geleni yapıyor. En güzel ve en zekice televizyon
reklamları bunu pazarlıyor. Sözlerimizi en ucuza satın almanın
yolunu oluşturuyor. Günden güne kendini yenileyerek bizleri
konuşmaya teşvik ediyor, söz söylemeye itiyor.

Artık
‘sözler’ de alınır satılır bir şey bu pazar yerinde. Bir
zamanlar sözler insan ruhuna ulaşmanın en güzel yoluyken, şimdi
o ruhu satın almanın bir yolu olmuştur.Sözler yirmibirinci
yüzyıl insanının en kolay ürettiği, en hızlı tekrar ettiği ve en
çok tükettiği eşyaların başında geliyor. Bu pazarı yaratanlar
artık bunu da keşfetmiş durumdalar. Onlar için her söz
satılabilecek bir şey anlamına gelir ve her harf para demektir.
Ne kadar konuşturursa o kadar başardı demektir. Ne kadar mesaj
geçilirse o kadar tüketti anlamına gelir.
Bu pazarda söylenen şey artık bitmiştir. Pazarlanmış, satılmış
ve sonlanmıştır. Artık sıra diğerindedir. İnsan ruhunu
boşaltmanın en etkili yolu onu boş konuşturabilmektir. Ve bu
artık pazarın keşfettiği en büyük kaynaktır.
Kürdistan dağlarında yürütülen özgürlük savaşının iki dönemine
tanığım. Yirminci yüzyılın sonundaki ARGK savaşçılarını ve yirmi
birinci yüzyılın başındaki HPG gerillalarını gördüm, tanıdım ve
arkadaş oldum. Bir yüzyıldan diğer bir yüzyıla geçerken gerilla
kendini değiştirmeyi başardı. O büyük değişimin ve yeniden
yapılanmanın sancısını ve bunu başarmanın mutluluğunu onlarla
birlikte yaşadım.
21. yüzyılın gerillası kendini inşa ederken bir çok şeyi
değiştirmeyi başardı. Bir insana bakışından koca bir dünyaya
bakışına kadar, bir çocuğa dokunuşundan karşı ordunun
askerlerine dokunuşuna kadar, bir çiçeği sevmesinden bir halkı
sevmesine kadar kendine eklemeyi, kendini boyutlandırmayı,
kendini değiştirmeyi bildi.
Bütün
bu zaman içinde bir tek şey değişmedi. Gerillaların son sözleri.
Ruhumuzun saklı olduğu o son sözler o ilk gün de aynıydı, şimdi
de aynı…
Bundan yedi yıl önce Tirej isimli bir ARGK gerillasının son
sözlerine tanık olmuştum. Yaralandığı mevziden elindeki cihaz
ile arkadaşlarına sesini duyurmayı başarmış ve son sözlerini
söylemişti. O gece cihazdan O’nun o huzur dolu sesini bedenimin
bütün hücreleri ile hissetmiş, o sözlerin atmosfer içinde
dolaşan milyonlarca söz içindeki en anlamlı sözler olduğuna
karar vermiş ve gerillanın bu sözlerine bütün ruhumla
inanmıştım. Dağlarda yürüdüğüm yıllar boyu duyduğum bu sözler
kulaklarımda çınlayıp durmuştu.
Az önce, Ana karargah basın-irtibat bürosu çalışanlarından Rezan
arkadaş beni çağırıp eline ulaşan mesajı gösterdiğinde bir an
için ne söyleyeceğimi bilemedim. Redür ve Canfeda isimli
yüzlerini bile göremediğim bu iki HPG gerillasının son sözleri
beni kalbimin orta yerinden vurdu. Sanki yanı başlarında, o
kuşatmanın ortasında onlarla birlikteydim. Ve bu son sözleri
tanışma fırsatı bile bulamadığım o gerillaların seslerinden
duyuyordum. Onların az sonra başlayacak o mermi yağmuru
altındaki heyecanlarını, vurulmadan önce ele geçmesin diye
parçaladıkları eşyalarını, yaktıkları notlarını görüyordum. Gece
karanlığına az bir zaman kala sıklaştırılan kuşatmanın,
nakledilen askeri araçların, hakim tepelere yerleştirilen ağır
topların, aydınlatma projektörlerini çalıştıran jeneratörlerin
gürültüsünde onların son sözlerini duyuyordum.
Gelecek nesillere bırakılacak olan ARGK gerillalarıyla başlayan,
HPG gerillalarıyla süren o direniş geleneği bir kez daha tarihin
o büyük sahnesine çıkıyordu.
Bu gün aynı sözleri Canfeda ve Redür isimli gerillalardan
duyuyorum. Onların sözleri beni nereye götürür tam olarak
bilemiyorum. Duydum, artık unutamam…
Milyonlarca
söz atmosfer içinde dönüp dolanırken, neden bu gencecik
gerillaların sözleri gelip oturuyor kalbimin derinliklerine…
Ve bir şey daha öğreniyorum. Sözleri söz yapan onu söyleyenlerin
duruşlarıdır, bakışlarıdır, gülüşleridir. Bir tek kelime bile
olsa özgürce söylemesini bilen ve söylediği gibi yapan insanlar
kuruyor geleceği. Şüphesiz beden fani olandır. Ve bir gün
mutlaka yitip gidecektir. Ama söylediğiniz gibi yaşamayı
başarırsanız, bir gün mutlaka başka bir beden devralır sözünüzü.
Başka güzel bir insan haykırır sözlerinizi.
Tıpkı Tirej’in devraldığı sözler gibi, tıpkı o sözleri de
Tirej’den devralan Canfeda ve Redür gibi…
Bu yazıyı tamamlamak üzere olduğum şu sıralarda Batman’ın Beşiri
Ovası’ndaki çatışma son bulmuş durumda. Son mesajdan sonra
kuşatma altındaki iki gerilladan bir kez daha haber alınamadı.
Hiçbir zaman onlar gibi olamadım. Onların çemberler içinde,
bütün silahların orta yerinde soğuk kanlılıkla söylediği sözleri
sadece uzaktan duyabildim. O sözleri İletişim dünyasının
icatlarıyla duymak yerine yanı başlarında olup onların
ağızlarından duymayı, soluklarını yüzümde hissetmeyi, heyecanla
çarpan terli göğüslerine dokunmayı her şeyden çok isterdim.
Orada olamadım ama o sözler tarihin emirlerini kazıyor
bilincimize. Söylenen son üç cümle dünyayı çevreleyen her an
durmadan çoğalan sözlerin yapamadığını yapıyor ruhumuza. Üç
cümle üç emir oluyor ve teknolojinin yarattığı bütün iletişim
ağlarına rağmen, pazar yerlerinin ucuz ilişkilerini paramparça
ederek ulaşıyor bedenlerimize.
Birincisi; bir kertenkele gibi sürüm sürüm sürünsem de hiçbir
zaman dağlardan ayrılmamanın emri…
İkincisi; bütün dünya üzerimize gelse de hiçbir zaman teslim
olmamanın emri…
Üçüncüsü: o kaçınılmaz son an geldiğinde, denizler ortasına
mahkum edilmiş o büyük insana bağlılığımızı bütün varlığımızla
haykırmanın emri…
Silah Arkadaşları