Geri
<<< |
>>> İleri

Ey
Dersim’in gözbebeği
Ey Uygarlığın beşiği
Ey Munzurun anası
Ve
Ey göklerin sevdası
Ey Kutudere
Belki hiçbirini kabul etmemiş
Belki özgürlük savaşçılarına mekan olmuş
En zorlu günlerde şaha kalkmış
Belki de zulme meydan okumuş
Ey soylu Kutudere
Çakalların korkulu rüyası
Soysuzların cehennemi
Ve
Yiğitlerin meydanı Kutudere
38’den günümüze
Seyit Rızalardan Tekoşine
En son Rohat’ım vuruldu kalleşçe
Hem de
Severken seni ölümüne.
Oysa
Ne düşleri kaldı geride
Zafere yürüyecek
büyüdüğünde
Kahpe kurşun bedenini delse de
Son nefese kadar
Direndi seninle
Çekmeden elini tetikten
Kapatır gözlerini hızlı ve sessizce
Sana and olsun Kutudere
Kadir’im rahat yatacak şehitlikte
Başımızı da versek önünde
Kanımız renk verse de derene
Göz yaşlarımız dönse de sellere
Depremler olacak kalbimizde
Alacağız ahını nefretle
Ya zaferle ya şahadetle
Bunu bilmelisin Kutudere
Bahara yetişmeden düşsek da
Sözümüz kalmayacak geride
Serhıldan çocukları
peşimizde
Halaya duracaklar
elbette
Mutlaka bir bahar
gününde
Bayrağımız çekilecek göklere
Dost ve düşman izleyecek hayretle
Esin kaynağı olacak
evrene
Söz veriyorum sana
Ve
Tüm şehitlere
***
98 Newrozuydu. Amed’in bahar kokan Batıkent meydanında cıvıl
cıvıl kuşlar, yeşeren çiçekler, Kürt kadını kesk u sor u
zerlerle kuşanmış, gençler durmadan, sağanak yağmurun altında
halay çekiyordu. Meydanın tam ortasında onlarca tekerlekten
oluşan büyük bir yangın ve şehri kapatan koca bir duman.
Camiiden okunan ezan misali Kürt halkı meydana davet edilmişti.
Öyle ki her dumanı gören meydana akın ediyordu. Amed halkı her
zamanki gibi Önderliğini ve özgürlüğünü sahiplenmişti. Yabancı
gazeteciler manzara karşısında hayretler içinde kalmış, bu büyük
coşkunun nedenini anlamaya çalışıyorlardı. Güvenlik güçleri, bu
güzel günü nasıl bozacaklarının hesapları içine girmişti. Ama
Kürtler, kölecilikten intikam alan, Demirci Kawa gibi hiçbir
şeye aldırmadan, bu kutsal bayramı kutluyorlardı. Meydanda diğer
göze çarpan, gerilla kıyafetiyle beyaz güvercin dağıtan bir
gençlik grubuydu. “Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan”
sloganlarıyla tüm meydanları dolaşıp dost ve düşmana mesaj
veriyorlardı. En önde kara gözlü, sevimli ve sempatik bir genç
vardı. Boğazını yırtarcasına herkese sesleniyor, duruşuyla, biz
de varız diyordu. Büyük umutlar vat ediyordu. Tüm kameralar ve
fotoğraf makineleri O’na dönmüş, büyük bir ilgiyle çekim
yapıyordu. Polisler kendi arasında “bu veleti temizlemeliyiz,
yoksa ileride başımıza bela olacak” diye tartışmaya
başlamışlardı. O halk gözüyle geleceğin teminatı, düşman gözüyle
ezilmesi gereken bir belaydı. Adı Kadir Kömürcü. Silvan doğumlu
orta halli bir ailenin çocuğuydu. O, yaşamı boyunca dostunun
sadık dostu, düşmanının belası olmuştu. Derken Newroz
kutlamaları bitmiş, gençler Diyarbakır cezaevine doğru yürüyüşe
geçmişti. Tansiyonlar en üst düzeye çıkmıştı. Kadir, en öndeki
yerini almıştı. Bu arada panzerler ve çelik elbiseli polisler
halkın üzerine sürülmüştü. Kadir, panzer ve polislerin ne
biçimlerine ne de silah ve coplarına aldırmadan intifada
pozisyonuna geçmişti. Akşama kadar temposunu düşürmeden düşmanı
taşlamış, karanlıkla beraber toza dumana karışıp profesyonel bir
gerilla gibi geri çekilmişti. Bu tarzı, bütün yaşamına ve
eylemlerine damgasını vuracaktı. Bu, Kadir’in ilk büyük
eylemiydi. Gerisi, sonu gelmeyen aralıksız eylemlerdi.
Kadir bir yandan ailesini geçindirmek için çalışırken, diğer
yandan halkının özgürlüğü için bıkmadan ve yorulmadan
koşturuyordu. Kadir demek, eylem demekti. Nerede eylem orada
Kadirdi. Arkadaşları ile buluştuğunda, ilk söylediği söz, nerede
eylem yapalım demekti. Olmadık yerlerde inisiyatif kullanıyor,
eylem çıkarıyordu. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay başkanı Amed’e
geldiğinde karşılama alanına asker ve polis aileleri
doldurulmuş, yoğun güvenlik önlemleri alınmıştı. Ancak buna
rağmen Kadir, tören alanına eylem grupları örgütleyip sokmuş,
gelenleri barış sloganlarıyla karşılamıştı. İstiklal marşı ile
karşılanmak istenen Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay başkanı,
Kadir’in koordinesinde tekrardan Amed karşısında boyun eğmek
zorunda kalmışlardı.
Yine Diyarbakırspor’un birinci lige çıktığı gece halkı
örgütleyip sabaha kadar serhıldan şarkılarıyla halay çektirmiş,
Diyarbakırspor’un yeşil kırmızı bayrağı arasına ERNK bayrağını
ustalıkla yerleştirmişti. Devam eden mitinglere bir yenisi daha
eklenmişti. Ünlü ve tarihe geçen 1 Mayıs işçi bayramından sonra
Türkiye’de ve Kürdistan’da ilk defa 24 yıl aradan sonra beş yüz
bin kişi toplanmış, meydan Bijî Serok APO sloganlarıyla
gümbürdüyordu. Kadir meydanın ortasında arkadaşlarıyla kule
şeklinde üst üste dizilmiş, en üste de kendisi çıkmıştı. Kadir,
hep yanında taşıdığı siyah-beyaz kefiyeyi polis kameralarından
korunmak için yüzüne sarmış, elinde Başkan APO’nun dev bir
posteri ile bir halk önderi gibi meydana hitap ediyordu. Yerli
ve yabancı birçok gazetenin sayfalarına resmini geçirtmişti.
Kadir’in yaşamında bunlar gibi bir sürü örnek vardı. Gaffar Okan
katledildiğinde cenaze törenini serhıldana çevirmiş, sıradan
konserleri miting alanına döndürmüş, hatta belediyenin açmış
olduğu normal bir köprüyü bile ateşli bir yürüyüşe çevirmişti.
Kadir, serhıldanlarda büyümesine rağmen, yönü özgürlük
dağlarınaydı. Hayallerinde hep dağlar varken, gece rüyalarında
hep gerilla gruplarıyla yaşıyordu. Öyle olmuştu ki çarşıda
yürürken bile ağzından lexın lexın gerilla sözleri kendiliğinden
çıkıyordu. Gün gelip çatmıştı. Kadir’in yaşı yirmiye dayanmış,
Türkiye Cumhuriyeti’nin askerliğini yapması gerekiyordu. Ama
bunu kendine hakaret olarak görüyordu. Atalarımın 28 isyanını
bastıran bir ordunun ve halen tüm değerlerimize saldıranların
nasıl olurda askerliğini yaparım diyor ve bunu kendine
yediremiyordu. Ailesinin sıkıntılarına rağmen 5 Eylül 2001
tarihinde kendisini Dersim’in görkemli dağlarına attı.
Hayallerine ulaşmıştı. Kadir, gerillada gün geldi anlamında
Rohat adını almıştı. Rohat yeni yaşamına yeni sayfa açmış, ama
geçmişle de yetinmeyen, ileri, hep ileri zafere kadar şiarıyla
yürümeyi hedef almıştı. Daha ilk yılında ustaca bir sızma
eylemine katılmış, düşmanı kalbinden vurmuştu.
Heval Rohat gerillada ciddi bir eğitim almamasına rağmen on
yıllık gerillaymış gibi olgundu. Yeni savaşçı olduğu hiç belli
olmuyordu. Hiçbir iç ve dış sorunu kendine dert etmeden kendini
sonuna kadar zafere kilitlemişti. Bu duruşuyla büyük bir
saygınlık yaratmıştı. Yaşamı boyunca duyarlı, sorumlu, parti
yaşamını sahiplenen, cesur ve fedakar bir yoldaştı. Duruşu,
çevresine büyük umutlar veriyordu. Sanki bir efsaneydi.
İnsanlığa sevgisiyle Hz. İsa’ya, direnişiyle Sokrates’e,
bilgeliğiyle Zerdüşt’e, sevdasıyla Derveşi Abde’ye, bağlılığıyla
Aziz Paola’ya ve askeri duruşuyla da Che Guvera’ya benziyordu.
Hedefi her zaman Başkan APO’nun yaşam tarzına ulaşmaktı. Batı
Dersim’deki bir arkadaşına gönderdiği bir mektupta şunları
yazmıştı; Onurlu insanlar, heybetli ve güzel insanlardır.
Arkadaşım, seni Başkan APO’nun iyi bir savaşçısı olarak kutlar,
yaşamında başarılar dilerim. Bir mektupta sadece iki cümle
yazmıştı. Öyle uzun uzun şatafatlı sözler ve düzgün yazı
yazmasını bilmezdi. Ama seni amacınla kilitleyecek sözler
yazardı. Bir insan nasıl olur da geldiği toplum şartlarında bu
kadar olumlu özelliklere sahip olurdu. Sanki başka dünyadan
gelmişti. Sınıflı toplumun özelliklerini almamıştı. PKK’nin
derin ruhunu yaşıyordu.
Son olarak Ekim ayında düşmana karşı amansız bir savaşa girdi ve
kahramanca şehit düştü. O’na da yakışan böyle bir şahadetti.
Şahadeti düşman basınına girecek kadar tesir yaratmışken, diğer
yandan 1 Haziran hamlesinin nasıl karşılanması gerektiğinin
mesajını vermişti. Dersim savaşçı güçlerine nasıl savaşılır
sorusunun cevabını verdiği gibi, Başkan APO’nun kendini
savunmayı bil ilkesine de sonuna kadar uymuştu. Ordulaşmaya,
askerleşmeye, savaşa yaklaşımı örnek iken, yaşamıyla da yeniden
partileşme örneği idi.
Yaşamını çok eksik anlattığımız ve güç kaynağımız Rohat arkadaş;
senin ve tüm şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz ve size
layık olacağımızın sözünü yeniliyoruz
Silah Arkadaşları