Geri
<<< |
>>> İleri


Sevgili yoldaş Anter, gerçek isminin Abdullah olduğunu bugün
öğrendim.
Zap suyunun fısıldayışlarını dinlediğim bu akşam üstü Dersim
Dağlarında vurulduğunu duydum. Zap’ı görmüş müydün, bilemiyorum.
O derin vadi içinde usulca akışını görmeni, fısıltılarını
dinlemeni ne de çok isterdim. Zap herkese bir şeyler fısıldar,
bir şeyler anlatır. Onun kıyısına oturunca insan binlerce yıllık
aşıkların seslerini, onun sularına gönül kaptıranların sözlerini
duyar. Baktıkça o akıntının içinde yüzler gelir, yüzler geçer...
Hepsine tanık olur, hepsini dinlersin. Hikayeler anlatır Zap,
binlerce yıllık aşıkların hikayeleri dile gelir, onun kayalara
çarpan fısıltılarında...
Bu akşamüstü onun kıyısına oturduğumda çok eskilerden bir
arkadaşı dinlemek istercesine sessizliğime bürünmüştüm. Zap’ın
her zaman anlatacak çok şeyi vardır, dinlemek isteyenlere... Ama
bu nehrin bu akşam üstü bana seni anlatacağı aklımdan
geçmiyordu. Nerede karşılaşmışsınız bilemiyorum. Herhalde çok
uzaklarda bir yerde, onun henüz küçük bir derecik olduğu bir
yerde sularından içmişsin, binlerce gerilla gibi terli yüzünü
onunla yıkamışsın. O seni tanıyor... Vurulduğunu onun
kayalarında yankılanan sözlerinde duydum. Sessizce fısıldadı...
Anter vuruldu...
Nereden
nereye Anter yoldaş...
Gitmeden önce bana yazdığın mektubun geldi aklıma. Yeleğimin iç
cebinde saklıyordum. Arkadaşlarımın bana yazdığı yazıları her
zaman saklarım. Güzel bir duygudur onların kırık dökük, ama
gerçek sözlerini saklamak. Yanımda taşıdıkça büyük bir huzuru
yaşarım. O yazılar benimle olduğu sürece mesafeler ne olursa
olsun arkadaşlarımla birlikte olduğumu hisseder, sanki onlar
yanı başımdaymış gibi yaşarım. Bir hata yaparsam, bir
yetersizliği yaşarsam elimi o yazılara atar arkadaşlarımı
hatırlarım. Bir vicdan olur onlar benim yeleğimin iç cebimde.
Yazılan yazılar ne kadar çoğalırsa, bu yazılara, bu
arkadaşlıklara layık olma gerekliliği kaçınılmaz olur benim
için.
Elimi cebime attığımda yazılar orada duruyordu. İçinden
seninkini çıkardım. Katlanmış ve yol yürüyüşlerindeki terim ile
ıslanmış, mürekkebi de biraz yayılmıştı. Ama yazıların hala
okunur haldeydi. Zap’ın fısıldayışları içinde okumaya başladım.
Sanırım bu sırada Zap sessizleşti, eşsiz sözlerini dinlemeye
başladı. Zap aynı zamanda iyi bir dinleyendir. Herkesi büyük bir
ilgi ile dinlemesini bilir. Biz insanlar belki her şeye tahammül
edemeyiz ama o eşsiz yeşil sularına her şeyi ve herkesi
sığdırmasını bilir. Zap’ın kalbi herkese açıktır...
‘Gidiyorum, görmeyi çok isterdim ama olmadı ‘ diyorsun.
Ya ben... Seni görmeyi ne de çok isterdim bir bilsen. Geçip
gittiğini duyunca
nasılda
üzülmüştüm. Birkaç saatlik mesafeyle birbirimizi görememiştik.
Şimdi Zap, bütün huzuru ile yanı başımda akarken yine aynı
duyguları yaşıyorum. Yüzün beliriyor Zap’ın yeşil sularında. O
bembeyaz saçlarını görüyorum. Arkadaşlar nasıl takılırdı sana,
yaşlanmışsın diye. Ama sen bunun ırsi olduğunu bir tek bana
söylemiştin. Gözlerinin içine bakınca insan farkederdi nasılda
genç olduğunu. Parıldayan gözlerin aydınlatırdı gencecik yüzünü.
Onlara gülerdin dudaklarının arasından.
Adın neden Anterdi, onu da uzun zaman merak etmiştim. Ne kadar
sorduysam bir türlü söylememiştin. Bu akşamüstü Zap onu da
anlattı. Anter kabadayı anlamına gelirmiş. Çocukken çok kavga
edermişsin. Eve bir kez olsun kavgasız gelmezmişsin. Bu nedenle
sana Anter demeye başlamışlar. Sen kavga ettikçe, meydan
okudukça bu isim yerleşmiş hafızalara. Artık dışardaki insanları
bırak evdekiler bile unutmuşlar gerçek ismini ve onlarda Anter
diye seslenmeye başlamışlar sana. Dağa gelince de devam etmiş bu
isim. Herhalde sende çok sevmişsin ki, sürdürmüşsün bu isimle
yaşamayı.
Ama gerçeği söylemek gerekirse Anter, biz hiç görmedik bu
kavgalarını. Bırak kavga etmeyi bir kez tartıştığını bile
duymadık arkadaşlar içinde. Yahu, hiç kızmazdın bile... Aşk
olsun, ne büyük bir mütevazilik içinde yaşadın içimizde.
Arkadaşların gönlünde bu alçak gönüllülüğün ile taht kurmayı
başardın. Demek kavganı Dersim Dağlarına saklıyordun. Hem de
ölümüne kavga edeceğin anı bekliyordun.
İşte
bütün bunları usulca akan o deli nehir anlatıyor. Zap fısıldıyor
seni...
Seni yeterince tanıyamadım sevgili yoldaş. Ama o fırtınalı
sonbaharı birlikte yaşadık. Bin yılın başlangıcındaki o
fırtınalı sonbaharda, o güney savaşında birlikteydik. O buz gibi
gecelerde birbirimizi tanımadığımız halde birbirimize sokularak
uyuduk. İsimlerimizi bile bilmeden birbirimizi soluğumuz ile
ısıttık. O bir parça ekmeği, o bir tutamlık tuzu önce
birbirimize uzattık. Birbirimizle böyle tanıştık ve birbirimizi
böyle sevdik...
Şimdi o yazın ellerimde. Dersim’e yol almadan kısa bir süre önce
yazdığın yazıya bakıp bakıp düşünüyorum. Tırbespi’den Dersim
dağlarına uzanan yolculuğunu hayal etmeye çalışıyorum. Bu bin
yılın başında insanların, ülkemizi, halkımızı, davamızı pazara
sunduğu bu çağ başlangıcında yalçın kayalıklarda yürüyen
bedenini, karanlık gecelerde ateş gibi terleyen göğsünü, o derin
soluğunu getiriyorum gözlerimin önüne. O bilmediğin
coğrafyalardaki heyecan içindeki bakışlarını düşlüyorum.
Bu çağa, bu pazara, bu alçaklığın tarihine meydan okuyan o küçük
Anteri düşlüyorum, o küçük dev adamı, o küçük kabadayıyı... Bir
arkadaşın senin için söylediği gibi o beyaz saçlı küçük bilgeyi
düşlüyorum.
Hayallerimize sahip çıktın Anter... Aldatmanın pervasızlaştığı
şu bin yılın başlangıcında bir halkı savunmak nasıl olur
hepimize gösterdin. Sadakat nedir, bir halka nasıl sadık kalınır
bize işaret ettin, yol gösterdin.
Anneni,
Tırbespi’deki o yaşlı kadını düşünüyorum. Belki henüz
öğrenmemiştir beyaz saçlı Anter’inin vurulduğunu, kanlar içinde
toprağa düştüğünü. Belki de çıkıp geleceğin, ona sarılacağın
günün hayalini kuruyor her akşamüstü. Ama çok uzaktaki analar
kendi oğullarına ağlarcasına ağlıyorlar başucunda, gözyaşları
ile ıslattılar gömüldüğün toprakları...
Çok uzakta isimlerini bile bilmediğin insanlar için vurulmayı
ölmeyi bildin. Çok uzakta ismini bile bilmeyen insanlar kanlar
içindeki bedenine dokundular, kucakladılar...
Güney’de büyümüştün Anter, ama kuzeyde yürüdün. Güneyin
topraklarında doğmuştun Anter, ama Kuzeyin topraklarına
gömüldün. Yüzlerini bile görmediğin insanların ellerinde
sevgiyle sarıp sarmalandın.
Bütün çorak diyarları sulayan, bütün çöllere akan, kurumuş
kalpleri ferahlatan bu nehir değil mi... Seni ona bırakıyorum.
Dağlara hiçbir zaman yüz çevirmeyen akarsular sular
kalplerimizin çölünü ve onun fısıltıları uzanır o en büyük
denizlere. Ve en güzel nehirler anlatır onun sularında beyaz
saçlarını ıslatan o gencecik insanları.
Bu nedenle binlerce yıldır akan ve binlerce yıl akacak olan
Zap’ın sularına, o yeşil nehre bırakıyorum göz yaşlarımla
ıslanan el yazılarını...
Silah Arkadaşları