Geri
<<< |
>>> İleri


’Her
ölüm erken ölüm’müş. Doğru, yaşamın kısalığı, insanın her zaman
yapmak istediklerinin yaptıklarına göre çok fazla olması, her
ölümün erken olduğunu düşündürür. Hele de ölenin yakınları için
daha doğrudur bu. Bir dava için mücadele eden, yaşamını bu
uğurda verenlerin ölümü karşısında ise bu söz bir yönüyle
anlamını yitirir. Ölümün erkenliği, yaşamın uğrunda verildiği
davanın başkaları tarafından sürdürülmesi ile bir yana
itilebilir. Ama yine de her ölümle yaşayanlar da bir parçalarını
yitirirler.
Hele bazı ölümler vardır ki; hem zamanlaması hem de ölenin
kişiliği, yarattığı etkiler açısından çok daha derin yaralara
yol açar. İlk elden niye şimdi? Niye O? diye düşünür insan.
Giden ile kalanları karşılaştırır. Her yaşam ve ölüm kendi
içinde anlama sahiptir fakat bir dava savunucularının yaşamları
da, ölümleri da bu anlam sınırını zorlar. Bazı kişiler yaşamları
ile olduğu gibi, ölümleri ile de bir dönemeci ifade ederler.
İşte son 20 yılın her Ağustosu gibi bu Ağustos’a da böylesi bir
dönemeçten geçerek girdik. En azından ben böyle hissettim. Seyit
Rıza (Serdar Morsümbül) ve iki yoldaşı Dersim’de sehit
düşmüşler!
Seyit’in şahadetini duyar duymaz aklıma gelen ilk düşünce
kalite, insan kalitesi oldu. Artık bulmanın daha da zor olduğu
her bakımdan kaliteli bir insandı. Kişisel bellek ve vicdanımda
Mehmet Şenol’dan Cafer (Ali Ekber Yaylagül), Gurbetelli Ersöz,
Selçuk (Enver Polat), Vasfi (HamzaYavuz) ve Erdal’a (Engin
Sincer) uzanan zincirin bir halkasıydı. Onu 10 yıl önce ilk
gördüğüm Orta Doğu’nun kadim şehri Şam ve ardından ayağından ve
yüreğinden yaralı olduğu Zap’taki karşılaşmalarımızdan, 99
yılının Temmuz ayında bir arada olduğumuz Kandil

dağının Kasır-Çoman’a bakan yamaçlarından; 2 yıldır Dersim
dağlarından yaptığımız telefon konuşmaları ve son olarak bir kaç
ay önce gönderdiği selamdan da hep aklımda kalan ondaki insan
kalitesi oldu.
95 baharını Şam’da birlikte karşılamıştık. Yaklaşık 3 yıllık bir
savaş tecrübesi ardından kendisini düşünsel olarak yeniden
yaratmaya çalışan genç ama olgunluğu, hatta deyim yerindeyse
oturaklılığını elden bırakmayan biri olarak hemen dikkat
çekiyordu. En açık deyimle insanda sonsuz güven
uyandıranlardandı. Özel bir çabası yoktu bunun için. Bu açıdan
da kısa sürede kaynaşabiliyordunuz. Daha sonra ayrıldık ama hep
uzaktan uzağa takip ettim. İkinci karşılaşmamız 97 sonbaharında
Zap vadisindeki bir gerilla hastanesinde oldu. O yaralıydı ben
ziyaretçi. Ayağı kırıktı, Zağros’un meşhur dağlarında kayalardan
düşmüştü. O dönemin asker geçinen ama asıl kıyıcılıklarını bir
dönem yoldaş olduklarına karşı kontra olarak sergilemekte daha
sonra çekinmeyen tipleri tarafından Zagros’ta oldukça
zorlanmıştı. Ama kırık ayağına, yaralı yüreğine rağmen
ayaktaydı. Yüreğinin yaralılığı 97 sonbaharında gerçekleşen
operasyonda Avaşin kıyılarında 17 yoldaşının gözleri önünde
asker, korucu ve KDPlilerce kurşuna dizilmesindendi. Bir de niye
zamanında önlem alınmadı diye, o dönem sorumlu olan arkadaşa
kızgındı.
Operasyon çıkacak aynı durumlar yine yaşanacak kaygısını 10
civarında ayağı kesik arkadaşla beraber bir kaç gün Zap’ta da
yaşadık. Seyit Rıza soğukkanlılığı, metaneti ve gururlu duruşu
ile o zaman da onların komutanıydı. Ardından soğuk bir Kasım
gecesi, birlikte Metina’ya geçtik. Yaralıların bir kısmını Şam’a
gönderiyorlardı. Seyit Rıza’nın durumunu, özelikle
yaşadıklarından dolayı bazı arkadaşlara öfkeli olduğunu
aktarınca, sırf tepki duyduğu arkadaşı şikayet eder diye
yolladıkları Akademiden 15 Şubat öncesinin o karmaşalı
günlerinde geri dönmüştü. Artık ayağı aksıyordu.
Son olarak 99 yazında Kandil’in Kasır-Çoman’a bakan yamaçlarında
bir arada olduk. Genelde kendisi gibi fiziki zorlanmaları olan
arkadaşların bir arada olduğu bir
bölgeydi.
Arazi ise hiç buna uygun değildi ama Seyit Rıza da, diğer
arkadaşları da sözünü bile etmiyorlardı. İşte o zaman anlattı;
97 sonunda kendisini Akademiye sorumlu arkadaşı şikayet etmesi
için gönderdiklerini, bunu bildiğini fakat böyle bir şeyi
yapmayı da kendisine yediremediğini...Seyit Rıza buydu. Daha
sonra Temmuz 99’da gündüz gözü ile Çoman’a baskın yapan sözüm
ona askeri dehalara (!) karşı tavır alışında da tekrar gösterdi
kalitesini. Hem eleştiren, tutum alan; hem de doğru bildiğini
pratikleştirmek için kendisini sınırsız katanlardandı. Daha da
önemlisi hep bir kendi rengi vardı. Tavrı vardı.
Sanırım 2001’e girerken bu tavır, aslında fiziki durumu çok
uygun olmasa da, Dersim’e gitme ısrarına yol açtı. Dersim’den
açtığı ilk telefonda coşkusu, kararlılığı her zamankinden daha
çok gösteriyordu bunu.
Seyit
Rıza, yaşanan savaşta ortaya çıkan, kimi lümpen, kimi çeteci,
daha çok da dar askeri yaklaşıma karşı kişilik ve pratik olarak
doğru tutumun temsilcisiydi. Üstelik de bunu sözü ve pratiğiyle
birlikte yapıyordu. Bu ise, en çok asker, komutan kesilen
kimilerinin gerçek yüzlerini ortaya koyuyordu. Üstelik sadece
askeri alandaki yaklaşımı ile değil; örgütsel sorunlar
karşısındaki duruşu ile de gerçek arkadaşlık, bağlılık ve
dürüstlüğün örneği idi. Doğru bildiğini her koşul altında
savunan, savundukları ile yaşadıklarını birleştirenlerdendi.
Özellikle yaşam tarzları, kişilikleri ile güven vermeyen; özleri
ile sözleri bir olmayanların makamları, yetkileri ne olursa
olsun her zaman karşılarına dikilir; açık ve net tutumunu ortaya
koyardı.
Bakıyorum da, tesadüf mü acaba diyorum: Seyit Rıza’nın
karşılarına çıktığı, tavır aldıklarının aşağı yukarı hepsi bugün
yollarını ayırmışlar onun inandığı davadan. Anlı şanlı komutan,
gerillacı, siyasal lider diye ismi çıkanlar bugün ne halde?
Güneyin de güneyine kaçan ‘Çoman fatihleri’ne nispet; Seyit Rıza
Dersim dağlarının asiliklerinde dipdiri ayakta. Hem yaşamı, hem
de şahadeti -biçimiyle, yeriyle- onların yüzüne inen bir tokat
olmalı. Anlarlarsa tabii.
Karşısında savaştıkları onu ve kim olduğunu doğru anlamış
gözüküyor. En azından adı ve yaşı devlete denk gazete boşuna
atmadı o başlığı: ‘Seyit Rıza öldürüldü; PKK’ya darbe!…..’
Silah Arkadaşları
İçimden
son birkaç gündür hep şu geçiyor. Acaba bu dağlarda
yaşadıklarımızı, onca kahraman yoldaşımızı gelecek kuşaklar
bilecek mi, hatırlayacaklar mı, yoksa unutulacak mı? Bu
topraklarda en güzel, en fedakar, en kahraman çocukların tek tek
nasıl şehit düştüklerini nasıl bilecekler?
Geleceğe yazılı belgeler bırakma isteğim her zamankinden daha
fazla içimden geliyor. Şehit düşen her yoldaş arkasından bu
istem daha çok beliriyor, bu duygu daha da kabarıyor. Ama
yazamıyorum. Yazıya dökmek de sanat işidir, bir ustalık işidir.
Onlarca şehit arkadaşı tanıdım ama onların anılarını yazamadığım
için kahroluyorum. 1996 yılından bugüne kadar bazen yazdım. Ama
yazdıklarımı hep
kendimde
sakladım. Avaşin’de, güneyde, en son Beyazdağ’da vurulan
Erdalımı, (Muradımı) yazmak istedim. Ama olmadı, beceremedim.
Murat arkadaşın şahadetinin arkasından sekiz yıl geçti. Evet,
koca sekiz yıl. Sekiz yıl, hep Muradımın yokluğunun dayanılmaz
özlemi, hasreti ve acısıyla gelip geçti.
“Abi bir gün Munzurları da göreceğiz” demişti. Bir gün iş
dönüşünün yorgunluğundan sonsuzluğa uzanan denizin mağrur
sularına bakarken “Acele etme ufaklık, ben senden önce gideceğim
Munzurlara” demiştim. Ve sekiz yıl önce Amed’de aramızdan
ayrıldı. Bir defacık olsun O’nu görmeden, doyasıya
kucaklayamadan, yine eskiden olduğu gibi daraldım.
Ülkemizin, yoldaşlarımızın içindeyim. Munzur dağlarına birlikte
gideceğiz diyemeden 22 Kasım 1996 yılında şehitler kervanına
katıldın. Anılar, anılar, anılar....ve çocukluğumuza, okul
yıllarımıza layık birkaç fotoğraf, yüreğimde, hafızamda kalan,
kalacak olan. Son nefesime kadar da kalacak. Acıyla, özlem ve
hasretle bağlı kalacağım en güzel duygularım.
En değerli duygular, en değerli ve en güzel yaşamlar şehitlere
dair olanlardır. Bugün bana sorulsa, en değerli eşya nedir senin
için bu dünyada? Hiç durmam, şehit düşen yoldaşlarımızın, o
güzel insanların, o yiğit insanların birer fotoğrafıdır
derim.
Bir fotoğraf sende varsa, yüreğinin dünü, bugünü ve geleceğini
sana en yalın ve sade olarak o gösterir. Şehidin yaşamı en
temiz, en kutsal, en dürüst ve en özlü yaşamdır. Onun
fotoğrafına bakıp anlayacaktır. Yüreğinde, anıları da olunca,
utanır ve pişman olursun o fotoğrafın huzurunda. Bazen de fazla
ve anlamsız zorluklarla karşılaşırsın. İhanet çevrende kol
gezer. Bakarsın fotoğrafa, kendi bedenini yaşatmak için
uğraşanlardan, ihanet edenlerden nefret edersin. Yeri ve zamanı
gelince ölüm hoş gelir safa gelir.
Ey şehit yoldaş bekle, ben de geleceğim yanınıza dersin.
Yüreğindeki korkular, endişeler, kuşkular kendiliğinden dökülür.
Düşman birlikleri karşısında şehidin yanında onurlu ve
korkusuzca savaşırsın. Bazen pratiğin karmaşasında zaman
bulduğunda bakardım fotoğrafa. Muratları, Serfirazları,
Harunları, Şahanları, Serkef¬tinleri, Avaşin şehitlerini,
Şevgerleri ve daha sayamadığım binlerce can yoldaşım aklıma
gelirdi. Acı, yüreğime ve beynime iner, tüm hücrelerini sarar.
Boşluğa dalar gözlerin ve dalıp gidersin. Eski günlere, Muratla
çocukluğumuz, okul yıllarımız, ekmek kavgasında geçilen
günlerimiz, mücadeleye, geleceğe, birbirimize dair
konuşmalarımız...O’nun saf, tertemiz yüreği, siması gözlerimin
önüne gelir.
İhanete karşı kahramanca direnerek şehit düşen genç Kadirleri ve
Dersim’de tanıdığım genç komutan, düşman karşısında korkusuzca,
yoldaşlarına, savaşçılarına her zaman güven veren Şevger yoldaşı
hatırlarsın. İnanmak istemezsin. Ama onlar artık yoklar.
Hayalleri, anıları, düşünceleri ve tertemiz yaşamları bizlere.
Bazen unutamazsın, gizli gizli ağlarsın. Ağlamak özlemdir,
onlara duyduğun sonsuz sevgidir. Acı, düşmana karşı öfkeye
dönüşür. Bir fotoğraf neler neler düşündürür. Bunu ancak yaşayan
bedenin içindeki yürek bilir. Bizim için bir şehidin fotoğrafı,
en saf, en değerli varlığımızdır. Beni yıllarca ayakta tutan
işte budur.
Silah Arkadaşları