Geri
<<< |
>>> İleri

Seven
kalptir, besleyen ise gönüldür. Kalpten gelen sevgiyi besleyen
gönüldür. Yaşam hırsını geliştiren. Kuşkusuz gönüller
hareketidir hareketimiz. Şüphesiz ölüme gidecek kadar gönüllüdür
yoldaşlarımız. Bu onura ulaşanlardan bir tanesi de Dılşer
arkadaştır.
Şubede tanıştık Dılşer arkadaşla. Moral düzeyi yüksek,
coşkuluydu. Kararlı duruşu, candan yaklaşımıyla kendisini
herkese sevdirmişti. Dört yıl aradan sonra Nisan ayında Haftanin
alanında karşılaşmıştık. Yeni değildi. Artık gelişmişti. Bir
iddia hırsı da görünüyordu. Kuzey grubundaydı ve kuzeye gitmek
için de can atıyordu. Düzenlemesi bizim bulunduğumuz Hakkari
grubuna yapıldı. Tecrübesizliğine rağmen timin sorumluluğunu
üstlenmişti. İstikrarlı duruşu, fedakarlığı ve mütevaziliği,
örnek alınacak bir düzeydeydi. Yirmiye yakın bir grup arkadaş
ile Gera Berana üzeri Hakkkari’ye geçtik. Hakkari ilkbaharının
zor koşulları, Gera Berana’nın bitmeyen karı, yüksek
zirvelerinin dondurucu soğukluğu ve bitmeyen zor, uzun
yolculuğuna rağmen hiç belli ettirmiyordu yorgunluğunu. O örnek
özelliklerini hiç kaybetmemişti. Yok olmamış ve hiç eksilmemişti
yüzündeki yoldaşı kucaklayan tebessümü.
Bir
haftalık yol yürüyüşünden sonra Anitos’a ulaştık. İkinci
durağımız ise tarihten beri direniş ve zafer kalesi olarak
bilinen Kato Marinos idi. Kato’ya ulaştığımızda alandaki
arkadaşlar karşıladı bizi. Sınırı aşmanın rahatlığı ve sağ salim
Kato’ya ulaşmanın sevinci ve heyecanıyla. Bundan sonrası vakit
kaybetmeden belirlenen alanlara gidip pratiğe başlamaktı. Yani
Haziran hamlesine katılmaktı. Hamleye ilişkin Kato’da bölge
komutanı tarafından tüm arkadaşların hazır bulunduğu bir
toplantı gerçekleşti. Düşmanın imha ve baskılarına karşı altı
yıldan sonra ilk cevap geliştiriliyordu. Haziran hamlesi bu
denli önemliydi. Bunu gerçekleştirecek olan yoldaşlar da bir o
kadar mutlu, coşkulu ve kararlıydılar. Dılşer arkadaş da zor
alanlara gidip zorluğu, açlığı, susuzluğu ve birçok arkadaşın
yaşadığı duyguları yaşayarak onların yoldaşı olmak istiyordu.
Bir ay sonra Garzan grubu Besta’dan gelmişti. Bu grup için
Hakkari gücünden iki arkadaş belirlenmişti. Sayı az olduğu için
iki arkadaş daha gerekiyordu. Grup için düzenlemesi olan üçüncü
ve dördüncü arkadaşlara ulaşılamamıştı. Grup Faraşin’e
ulaştığında yanlarında iki kurye arkadaş da vardı. Biri Dılşer
yoldaştı. Bu durum pratikte en zor alanlarda büyük
fedakarlıklara hazır olan Dılşer yoldaş için büyük bir fırsattı.
Garzan’ın birçok alandan farklı ve zor olduğunu biliyordu. Ona
rağmen çok ısrar ediyordu. Onun için önemli olan zorluk değil,
yeterli yoldaşlığa ulaşmaktı. Onun bu kararlılığı, doğru yaşama
ulaşmayı, yani zaferini belirleyecekti.
Önerisi
kabul edilmişti. Gruptaki arkadaşlar da tecrübesizliğine rağmen
geldiğine sevindiler. Bu tür alanlar ve küçük gruplar için en
gerekli olan, doğru ve anlayışlı yoldaşlıktı. Dılşer arkadaşta
ise bu özellikler mevcuttu. Grup komutanı B…arkadaş, “Dılşer
yoldaş hazır mısın?” Dılşer yoldaş da gülümseyerek “ben önceden
hazırdım heval” B……arkadaş “iyi o zaman akşama doğru yola
çıkıyoruz” dedi. Dılşer arkadaş daha sonra çantasını hazırlamaya
gitti. Yükleri çok ağırdı. Yanlarına bir haftalık erzak almaları
gerekiyordu. Yedi günlük zorlu bir yürüyüşten sonra Azapşer’e
ancak ulaşabildiler. Azapşer çok yüksek bir dağdı. Baharın henüz
bitmemesi su bulmalarını sağlıyordu. Yazın hiç su bulunmayan
Azapşer’de karların erimesiyle birlikte birçok su kaynakları da
çıkmıştı. Grup ikiye ayrılarak örgütlendi. Biri Azapşer diğeri
Tatvan’dı. Dılşer yoldaş Tatvan grubunda yer aldı. Dılşer,
Azapşer’in eteklerinde gözleriyle bu yüksekliği süzerek “benden
daha uzun, daha geniş ve sert olabilirsin ama yüreğim kadar
cesur, kalbim kadar temiz ve bedenim kadar genç olabilir misin”
dercesine derin bir iç geçirerek baktı. Ve Tatvan’a, Sinegir
çevrelerine, Geliye Cangeze, Endewin sırtını aşarak ulaştı. Ey
Sinegir! İhanetin olmazsa, beni bedenimden ayırabilir misin?
Tabi ki ayıramazdı. Yüzleri, binleri ayıramadığı gibi…..
Beden yok olup tükenebilir. Ruh yaşadıkça insan tükenir mi hiç?
Ruh düşünceye, düşünce dile, dil de kalpten ve düşünceden gelen
duyguları yaşatır. Ayrılmaz iki parçadırlar.
Uzun zaman oluyordu. Örgüt ile irtibatsızdılar, ne bir cihaz, ne
de telefonlar vardı. İrtibat için eski bir ilişkiden telefon
sağlanacaktı. Ve bu görev için Dılşer ile Haydar arkadaşlar
uygun görülmüştü. Zaten o hiçbir görevi ne küçük görmüş ne de
itiraz etmişti. En zor koşullarda bile görevini en iyi şekilde
yerine getirmeyi kutsal görev sayıyordu. Haydar arkadaşın da
görev arzusu ondan az değildi. Ama şunu hiç bilmeyeceklerdi.
Eskiden yurtsever olan Cangez’in, boğazına kadar ihanete
battığını ve gözlerini kırpmadan kendilerini bir halkın özgürlük
mücadelesine veren, canlarından bir parça olan insanları
çıkarları için kahpece sırtından vurabileceklerini.

Hava kararmaya doğruydu. Gitme
vakti gelmişti. Gereken perspektifler alındıktan sonra yola
çıkıldı. Sinegir’in yamacından dikkatlice aşağıya doğru
ilerliyorlardı. Karanlık tam çökmek üzereyken Sinegir’in
doğusundan daha yeni doğan ay, tüm görkemliliği ile onları
selamlarcasına görünüvermişti. Haydar arkadaş arkasından gelen
Dılşer arkadaşa “burada küçük bir ara verelim” dedi. Dılşer
arkadaş da evet dercesine başını salladı. Yanlarına aldıkları
küçük tütünden birer sigara sarıp içtiler. Ortalık çok sakindi.
Ne ürküp uçan bir kuş, ne korkup kaçan bir hayvan ve ne de öten
gece böcekleri. Az sonra oluşacak olan bulanık bir sis tabakası,
ışıl ışıl parlayan yıldızları ve ayı sarıp eski görünümünden
eser bırakmayacaktı.
Azapşer
ise sanki bu kahramanları son kez ağırlarcasına, onların
karşısında heybetli görünüşüyle dile geliyordu. Cangez, uzun ve
geniş arazisiyle, meyve ağaçları ve yamaçlarındaki sık ormanıyla
adeta bir güzellik abidesiydi. Birçok kahramanlara kucak açmış
ve onların amansız direnişlerine tarihi sahiplik etmişti.
Arkadaşlar vadiye geldiklerinde köyün ışıkları görünüyordu.
Haydar arkadaş “biraz daha yaklaşıp ara verelim” dedi. Dılşer
arkadaş da etrafta herhangi bir şeyin olup olmadığını
anlayabilmek için “iyi olur” dedi. Biraz daha yaklaştıktan sonra
uygun bir yer bulup ara verdiler. Haydar arkadaş daha eski, daha
tecrübeliydi. Dılşer arkadaş ise tecrübesi az olmasına rağmen
nasıl hareket edileceğini iyi biliyordu. Sabaha daha iki saat
vardı. Haydar arkadaş “biraz dinlenelim, sabaha keşfimizi
yaparız” dedi. Dılşer arkadaş da çantasındaki yağmurluğu
çıkararak üzerlerine örttü. Terlemiş ve yorgundular. Daha iyi
ısınabilmek için sırt sırta verip yattılar.
Köyde hayat normal akışıyla devam ediyordu. Sabah çocukların
oynama sesleri ve hayvanların gürültüleriyle u¬yandılar. Dürbün
ile köyün etrafını iyice kontrol ettiler. Herhangi bir hareketin
olmadığına emin olduktan sonra, bundan önce göreve gittikleri
köyden aldıkları ekmekten biraz yediler. Çocukların oynama
sesleri, Dılşer arkadaşın dikkatini çekmişti. Onları özlem
duyarcasına uzun uzun seyrediyordu. O Kobani’nin kenar
mahallelerinin birinde doğmuş ve çocukluğunu orada geçirmişti.
Pek farklı değildi. Oyunları değişik olsa bile saf, temiz
duygular aynıydı. Bu çocukluktan gelme saf ve temiz duygular
halen yaşanıyordu. O’nda dürüstlük bir ilkeydi. Akşama doğru son
keşiflerini yaptılar. Haydar arkadaş “19:30’da gidip köyden
birkaç günlük erzak alalım. Bu arada çok dikkatli olmalıyız, bu
köy diğer köye benzemez” dedi. Dılşer arkadaş ise “doğrudur
heval” dedi. “bu köy ile düşman çok oynamış. Düşman tarafına
geçmiş olabilirler” dedi.
Sanki ihaneti sezer gibiydiler. Hep anlatıldığını duymuştular.
Tarihten bugüne değin Kürdistan’ı geri bırakan, ihanetleri ve
ihanetin günümüzdeki merkezi haline gelen Garzan’ın diğer
yüzünü…..
Akşama doğru yola koyuldular. Köye yaklaşınca biraz etrafı
dinleyelim dediler ve mesafeli bir şekilde gidecekleri eve doğru
ilerlediler. Kapıya yetişince Dılşer arkadaş tedbir amaçlı
kenarda durdu. Haydar arkadaş ise, kapıyı çalıyordu. İçeriden
“kim o” diyen bir ses üzerine, Haydar arkadaş “biziz, Hevalız”
dedi. Bunun üzerine birkaç dakika beklemeden sonra kapı açıldı.
Ev sahibi tedirgin bir yüz ile “gelin odaya gidelim” dedi.
Oturduktan sonra biraz sohbet ettiler. Ev
görünümünden
uzak ve sessizdi. Mutfaktan gelen takırdı seslerinden başka bir
ses işitilmiyordu. Adamın tedirgin ve sahte gülüşü Dılşer
arkadaşın dikkatini çekmişti. Dılşer arkadaş, “kadın ve çocuklar
nerede?” diye sordu. Ev sahibi, “onlar mutfakta yemek
hazırlıyorlar” diye cevap verdi. Ev sahibi ikide bir mutfağa
gidip geliyordu. Bu arada her iki yoldaş da aynı görüşle “o
yemek yemeden biz de yemeyelim, işleri belli olmaz bunların”
dediler. Biraz sonra odanın kapısında yüzü örtülü bir kadın
belirdi. Elinde tepsi vardı. O içeri girmeden adam tepsiyi alıp
yere koydu. Tepside üç yemek tabağı vardı. İçlerinden belli
edilmeyecek bir tabak ustaca işaretlenmişti. Adam tabakları
dizdikten sonra “sofraya buyurun, yemek yiyin” dedi. Haydar
arkadaş “gel beraber yiyelim” dedi. Ev sahibi “ben biraz önce
yedim, hatırınız için birkaç lokma yiyebilirim” dedi. Yemek
yendikten sonra çay getirdiler. Çayın tadı değişikti. Yoksa
onlara mı öyle geliyordu. Zehir etkisini gösteriyordu.
Bedenlerine bir anda uyku çökmüştü. Kendilerini çok yorgun
hissediyorlardı. “yolumuz uzun, gidelim artık” dediler. Ev
sahibi kalmaları için çok ısrar etti. Kalleş elleriyle teslim
etmek istiyordu cansız bedenleri. Adamın çok ısrar etmesine
rağmen her iki arkadaş kalkıp gittiler. Haydar arkadaş kendini
hiç iyi hissetmiyordu. Dılşer arkadaş o kadar olmasa da o da
etkilenmişti. Haydar arkadaş artık çökmek üzereydi. Dılşer
arkadaşa seslenerek “heval dizlerim tutmuyor, yürüyemiyorum,
gözlerim kararıyor” dedi. Bunun üzerine Dılşer arkadaş Haydar
arkadaşın kolunun altına girip yürümesine yardımcı olmaya
çalıştı. O da üzerine büyük bir ağırlığın çöktüğünü
hissediyordu. Ve o da artık çökmek üzereydi. Haydar arkadaş da
tam çökmüştü, yürüyecek halde değildi. Dılşer arkadaşa
seslenerek “heval gözlerim görmüyor, artık hiç yürüyemiyorum”
dedi. Dılşer arkadaş “heval zehirlendik, herhalde burada
kalırsak ölmekten daha kötüsü, esir ele geçebiliriz, biraz daha
uzaklaşalım, şehit olsak bile cenazelerimiz düşman eline
geçmesin” dedi.
Gökyüzü
kararmış, ay cılız bir görünüme bürünmüş, yıldızlar ise eski
görünümünden uzak, yok olmaya yüz tutmuştu. Dılşer arkadaşın
aklına Sinegir’in eteklerinden indikleri gece geldi. Ama yolları
çok uzaktı. Bir saatlik çabalarına rağmen kat ettikleri mesafe
çok kısaydı. Yine de direniyorlardı. Zehirlendikten sonra bir de
ihanetin kahpe pususu atılmıştı önlerine. Az sonra ateşlenen
silahlar ve patlayan bombalarla Cangez vadisi büyük bir
gürültüyle çalkalandı. İlk atılan mermilerle Haydar arkadaştan
ahhh diye bir ses geldi ve cansız bedeni yere yattı. Dılşer
arkadaş intikam almak istercesine yerde duran silahını almak
istedi. Ama kolları silah kaldıramayacak kadar zayıflamıştı.
Gözlerinin önünde ise hep kara bulutlar geziyordu. Bir şey
yapamamanın kızgınlığı çıldırtıyordu onları.
Üst üste açılan ateş ve ardından yatan iki cansız beden, Cangez
vadisi utanırcasına suskunluğa boğulmuştu. Akan sular tedirgin,
dağlar ise öfkeliydi. İki arkadaş, kalleşçe katledilmişlerdi.
İşbirlikçiliğin, ihanetin ve komplonun çirkin yüzüydü bu. Dılşer
arkadaş ihanete karşı hep şunu söylerdi. “ihanet edip onursuz
yaşayacağıma, özgürlük uğruna özgürce her an ölmeyi tercih
ederim”
Onlar onur zincirinin iki onurlu halkasıydılar. Mazlum’un Newroz
ateşiyle ısındılar. Agitlerle canlandılar ve Beritan ile
özgürlüğün doruğuna ulaştılar.
Duygular yasa boğulur, tarih ise zılgıt çalar. Yeminleri
intikamdır yoldaşların. Unutma şunu Cangez! Tek bir APOCU olduğu
sürece tarih sayfasında hep ihanetle anılacaksın ve intikam günü
geldiğinde o zaman göreceksin, Haydar ve Dılşer yoldaşların
ölümsüz olduklarını.
Silah Arkadaşları