Geri
<<< |
>>> İleri

Cilo’nun
yüreği, Çarçelanın asiliği ve ikisinin hırçınlığından ‘DOĞAN’
bir yürek. Kendini kandırmayan, gerçekliğinde onurlu bir yaşam
felsefesi anlatıyordu bize.
Bir coğrafya kutsal kitaplarda sözü edilen. Adem bahçesi yani
‘MEZOPOTAMYA’ düş değil bir gerçek. Tüm doğurganlığıyla
insanlığa beşik olan kutsal ana. Sevgiyi, barışı, özgürlüğü,
eşitliği ve adaleti bir yaşam felsefesi olarak çocuklarına
öğreten ana. Yani zaman içinde varlık olmanın mekanı. İşte böyle
bir coğrafyada var oluyorduk, severek özgürce, doğa ananın
bahşettiği şefkatle. Güzelliğinde, koynunda büyüyorduk. Geceleri
tüm parlaklığıyla yıldızlar bize göz kırpar, rüyalarımızda bize
eşlik ederdi. Güneş tüm aydınlığıyla yüreğimizi öptüğünde hep
beraber eşitçe ekmeğe koşardık. Ekmeğin kutsallığında oluşmanın
ahlaklı bir yaşamında daha da güzelleşiyorduk. Kimi zaman ay
bizi kıskanır, çocukluğumuz ona gülümsediğinde ise utanırdı.
Sonra gecede daha bir parlardı.
Bunları anlatınca gözlerinde bir ışıltı, yüzündeki gülümseme ile
doğallığından gelen tüm güzelliğinde bir çocuk saflığını
taşırdı. Anlatırken kimi zaman susar, ama suskunluğu altındaki
volkan da yürekler büyüdükçe büyür, bize taşardı. Anlatmaya
devam ederken bu sefer yüzü bir öfke, gözleri nefret seline
dönüşür bir yumruk gibi elini sıkarak. Sonra insan kılığına
bürünmüş canavarlar geldi. Kendilerince tanrılar yarattılar.
Kutsal olan her şeyimizi tanrıları adına çalmak için akın akın
geldiler. Tüm karanlık ve kötülüklerini kustular. Yarattıkları
söylencelerle insanların beyninde korkular oluşturup karartılan
zihinlere sürüklediler. Sözde kutsallıkları adına emeğimizi,
savaşlara pazarladılar. Toprak anayı, doğa anayı katlettiler.
Kendilerini gökyüzüne salarak üstümüzde karanlık bulutlar
oluşturdular. Birer birer, yüzer yüzer, biner biner yok etmeye
başlayıp bizlerden köle pazarlarını kurdular. Ve böylece bin
yıllar boyunca insanlık alemi acı dolu bir tarihin
karanlıklarına hapsettiler. Ama çalmayı unuttukları bir şeyleri
vardı. O da umut ve düşlerimiz. Karanlık bize hükmedemezdi.
Çünkü biz özgürlüğün ifadesi, yüce dağlardan ‘DOĞAN’ ateşin ve
güneşin çocuklarıydık. Bizlerden çalmak kolay olmayacaktı.
İhanet ve karanlıklara inat bin yıllarca direndik.
Mezopotamya’nın, dağların çocukları olmanın gereklilikleri
vardı.
Yüreğindeki coşku ve heyecanın yüzünde oluşturduğu sevinçler
güneşimizden, Mezopotamyalı olmanın sınırsızlığını anlatırdı. O,
Kürdün bin yıllardır parçası olmuş, acı ve ağıtlarla büyüyen
halkının çocukları gibi yaşından daha büyük bir olgunluk,
doğallığında var olan mütevazilik, Mezopotamyalı olmanın
sınırsızlığını yaşardı. Yüreğindeki sevinç ifadesinden hiçbir
şey kaybetmeden devam ediyordu konuşmasına.
‘İnsanlığın
kaybettiği umut ve düşlerden bir çocuk doğdu. O doğduğunda
karanlık tanrıların beyinlerdeki hükmü son buldu. O insanlığın
özlemlerinde büyüyerek eyleme dönüştü. Yarattığı özgürlük
mücadelesiyle Kürdün ve insanlığın yeniden doğuşu olarak
ihanetlerle dolu tarihe son verip direniş ve kahramanlığın
olduğu bir tarih yarattı. Özgürlük mücadelemizin direniş ve
kahramanlık sembolü şehitlerimize sıra gelince güneşimizin
aydınlığında kutsal bir ahlak öğretisi sözcükleri dilinden
geliyor ve yüreğinden düşüyordu. Onurlu bir yaşam,
şehitlerimizin diliyle büyümek ve bize miras olarak bıraktıkları
değerlerle doğarak, direnişlerini zafere ulaştırmaktır’ diyordu.
O öğretmeye, biz öğrenmeye devam ediyorduk. Yaşamın onlarda
gizli olanı yakalayıp süreklileşen bir eyleme dönüştürmek
olduğunu ondan öğreniyorduk. Gözleri derinlere dalıp
durgunlaştığında O, durgunluğu altındaki vicdani sorgulamasıyla
kendini Önderliğe, şehitlerimize ve halkımıza yaraşır bir
devrimci militan olarak kendini gerçekleştirmenin savaşını
veriyordu. Gerçekleşme sancılı da olsa, kendini kandırmayan,
dürüstlüğü ile verdiği iç savaşımında korkulara iradeli
yaklaşan, kişiliği ile yenik düşmeyen bir duruşu vardı. ‘Çünkü
korkuların gölgesinde büyük aşklar da yaşanır’ diyor, büyük
aşklar yaşamın ancak kişinin korkuları ile yüzleşmesi olacağını
biliyordu. Gerilla özlemini ve gerilla olmanın coşkusunu o güzel
sesiyle halaya dururken söylediği Cıle gerilla sore lo berxo lo
berxo lo berxo gerilla türküsüyle yaşadı. Duygulu bir kişiliği
vardı. Duygular büyüyüp çoğaldıkça yaşamın eyleme dönüştüğünü
vurgulardı. Eyleme dönüşmek, eylem insanı olmak, sevgi dolu bir
gidişti onun için. Ve sevgi yaşanarak, sınanarak, netleşerek
güzelleşmekti. Bazen yüreğinden akıp gelenleri kaleme dökmek
isterdi. Ama zorlanırdı. Lakin asıl telaşı ise
özeleştirisindeydi. Kendine kızıyor, çözülüyor çünkü. Pratikçe
bir cevaptı istediği. Zaman, kaybedilen tüm kutsal
değerlerlerimizi kazanma zamanı. Doğma sancılarını giderme ve
özgürlüğe doğmak için büyük bir kavga zamanıydı. Süzülecekti
kavganın içinde kendince, kavganın ‘DOĞAN’ı olmak için
koşacaktı. Çabuk geldi ölüm, varamadan tadına, haince ve çok
çabuk. Şehidan’da şehitler kervanına katıldı. Gökyüzü ülkesine
gitmek için.
‘DOĞAN’ yeni savaşçı.....şimdi ise şehit.....tüm öğrettiklerini
yüreğinde bir volkan gibi yaşayan şehit. ‘DOĞAN’ yeniydi.
Sınırsızlığın ilk anlarındaydı. Tazeydi ama her şeye rağmen
yaşam eylemliliğindeydi. Sen de biliyordun ki yeniden doğmak
kolay olmayacaktı. Ama kim korkardı ki. Paylaştıkça zulalarda
yalnızlığımızı, tek kalmazdık değil mi? Arkandan dona kaldı
bahar. Bilir misin niye? Bir çiçeğini, bir emeğini ezdiler diye.
Umuttu çünkü. Çiçeklerindeki yeniden doğuşa inanır ve bilir
bahar. Kaç kan çiçeği ile sulanmıştır. Daha temiz kalabilmek
için. Bilir yirmi birinde gelen ateşin çocuklarını. Şimdi biz
düşünüyoruz. Hem ardından, hem seninle beraber. Karanlığın
içinde erimesin diye düşlerimiz. Uğraştayız, GÜNEŞ’E doğru
beraber, ortakça. Her parçada daha bir GÜNEŞ’E tanım
getiriyoruz. Sizleri unutmadık, unutmayacağız. GÜNEŞİMİZİN
ışığıyla aydınlattığınız yolda yürümeye devam edeceğimize sonuna
kadar DİRENEREK özgürlüğü büyüteceğimize dair sözlerle söz
veriyoruz.
Silah Arkadaşları